3 Eylül 2010 Cuma
(Her perşembe güncellenir)

Avrupa Gazetesi Cebinizde


e-Avrupa
Gazetenizi internetten
okuyun

Arsiv



:: News In English ::
4 New neighbourhood housing office launched on Woodberry Down Estate
4 Trade Union Giant Takes Up New Honourable Role
4 Hackney Homes in the running for a UK Housing Award
4 Richard Tracey condemns strike action and calls on Boris to “stick to his guns”
4 Council's finance team helps local student make his summer count
4 London Councils News:
4 Hackney Lib Dems Manifesto for the New river Bye-Election
4 Are your children fully prepared to go back to school?
4 Blackwall Tunnel northbound refurbishment to be completed six months early
4 Notting Hill Carnival on streets of West London
4 Hundreds of unclaimed bikes pile up in the Capital’s police stations
4 First Olympic Park golden wildflower meadows in bloom
4 Turkish Airlines commercial set record in the sky…
4 The wounds in Pakistan are deep
4 Cyprus Turkish Investment Development Agency announces
4 Lib Dems Hackney name candidate to fight for tory seat
4 Do More to Help Pakistan - Muslim Aid’s Ramadan Message
4 Improving A-level results for Islington Sixth Form Consortium
4 Record year for A level students as borough tops national average
4 Check before you travel
4 Olympic Gold Medal swimmer pays a visit to Hackney
4 Carnival Arts at its Best & Behind the Scenes
4 London Council News…
4 UK public 'shaming world politicians' over Pakistan aid
4 IGMG Emergency Response Team has reached Pakistan Flood Disaster Region
:: Avrupa Dosyalar::

Avrupa Gazete - Konuk Yazarlar
REFERANDUM VE İŞÇİ HAKLARI
REFERANDUM VE İŞÇİ HAKLARI
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Başkanı
12 Eylül’de halkoyuna sunulması öngörülen Anayasa değişikliği metninin genel olarak demokratik düzen ve özellikle de demokratik düzenin başlıca temellerini oluşturan yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından içerdiği unsurlar ve doğurması olası ciddi tehlikeler, önemli ölçüde açıklık kazanmıştır.
Kuşkusuz, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesine ilişkin hükümler ve düzenlemeler, tüm yurttaşların yanı sıra -emeğinden başka satacak şeye sahip olmayan bir kesim oluşturmaları dolayısıyla- özellikle işçilerin gereksinim duydukları temel haklarla yakından ilgilidir. Bununla birlikte, halkoyuna sunulacak metin, işçi haklarını doğrudan ilgilendiren bazı hükümler de öngörmüştür. Bu hükümlerin, bazı siyasal iktidar temsilcileri tarafından sanki sosyal haklarda önemli genişlemeler sağlanacakmış gibi sunulmaları dolayısıyla, üzerlerinde ayrıca durulması gerekli görünmektedir.
Asıl Sorun Ekonomik
Bu konuda öncelikle bir gerçeği belirlemekte yarar vardır. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz en temel sorun, özellikle bizimki gibi ülkelerde varlığını duyuran küresel ekonomik bunalımın uzantısı olarak, giderek ağırlaşan işsizlik olgusudur. İşsizlik, yoksullaşmanın ana nedenlerinden birisini oluşturduğu gibi, çalışan kesimin en temel dayanağı olan sendikaların altını oyan ve mücadele gücünü zayıflatan başlıca etkendir. Kuşkusuz, bütün bunların gerisinde yatan ve ülkemize de dayatılmış olan ekonomik modele karşı bir direnmeyi, siyasal iktidarın genel olarak izlediği politikada ve önerdiği Anayasa değişikliği çerçevesinde aramak, boşuna bir çaba olur.
Unutmamak gerekir ki ağırlaşan ekonomik sorunların çözümü, her ülkeden çok bizim yabancısı olmadığımız bir seçeneği hayata geçirmekle sağlanabilir. Bu seçenek, ülkemizde Cumhuriyetin kuruluş yıllarında denenmiş ve hem 2. Dünya Savaşı öncesinde dünyayı kasıp kavuran Büyük Depresyon’un ve hem de ardından gelen 2. Dünya Savaşı felâketinin dışında kalabilmemizi mümkün kılmıştır. Anayasa değişikliği girişiminin bir tür yan sonucu da bu gerçeklerin gündem dışına itilmesine katkı sağlanması yönünde kendisini göstermektedir.
Bu bakımdan, halkoyuna sunulacak metninde öngörülen işçi haklarıyla doğrudan doğruya ilgili değişikliklerin gerçek niteliğinin açıklık kazanması önem taşımaktadır.
Kamu Görevlilerinin Toplu Sözleşme Hakkı
Halkoyuna sunulacak metin, geniş anlamda işçi kesiminin bir parçasını oluşturan kamu görevlilerinin toplu sözleşme hakkını tanıyan bir değişiklik getiriyormuş gibi görünmektedir. Gerçekte ise, bu konuda yeni bir hak tanınmadığı gibi mevcut düzenlemeye göre daha kısıtlayıcı bir durum ortaya çıkmaktadır.

Anayasa değişikliği metninde belirlenen düzenlemeye göre, “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde, taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir”. Grev hakkı getirilmiş değildir. Dolayısıyla, adına toplu sözleşme denilen süreçte belirleyici olan, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun kararıdır. Oluşumu ve işleyişi yasayla belirlenecek olan bu kurulun, mevcut iktidar döneminde, söz gelimi, en fazla YÖK kadar nesnel esaslara bağlı bir yapı ve işleyişe sahip olacağını tahmin etmek yanlış olmaz.
Buna karşılık, yürürlükteki düzenlemeye göre, toplu görüşmenin sonucunda taraflar anlaşmaya varamazlarsa, uyuşmazlık Uzlaştırma Kuruluna intikal etmektedir. 4688 sayılı Kanunda açıklık olmamasına karşın, son sözün Bakanlar Kurulunda ve TBMM’de olduğunun kabul edilmiş olması yanlış değildir. Kanuna göre, uyuşmazlık konusu olan ilişkileri düzenlemek üzere “Bakanlar Kurulu (…) uygun idarî ve icraî düzenlemeleri gerçekleştirir ve [gerekli] kanun tasarılarını Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar”. Bu süreç içinde, kamu görevlilerini temsil eden sendikal kuruluşların, gerektiğinde yargıya başvurmaları ve/veya kamuoyu desteğini de arkalarına alabildikleri ölçüde belli bir demokratik baskı grubu işlevi gerçekleştirmeleri mümkündür. Getirilen değişiklik bu yolları da kapatmaktadır.
Demek oluyor ki yapılmak istenen değişiklik “toplu görüşme” yerine “toplu sözleşme” sözcüklerinin kullanılmasından ibaret değildir. Daha da geriye götürücü bir düzenleme söz konusudur.
Grev Yasakları Kaldırılıyor mu?
Yürürlükteki Anayasanın 54. maddesinin 7.paragrafında “Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” hükmü yer almaktadır. Kamuoyuna sunulması öngörülen metinde, bu paragraf kaldırılmıştır.
Ne var ki aynı maddenin ilk paragrafında yer alan, grevin ancak “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde” yapılabileceği hükmü korunmaktadır. Yani, hakları kâğıda geçirmek için grev serbesttir. Ancak kâğıda geçirilmiş olan hakları hayata geçirmek için grev yasaktır. Bir başka deyişle, yalnızca “menfaat grevi”ne müsaade edilmekte; dolayısıyla yukarıda zikredilen 7.paragrafta öngörülen diğer grev türleriyle ilgili yasak devam etmektedir.
Aynı maddede yer alan “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan” sendikanın sorumlu olması hükmü kaldırılmaktadır. Bu değişiklik, sendika yönetimlerine, işçiler aleyhine bir tâviz verilmiş olması olasılığını akla getirmektedir.
Birden Fazla Sendikaya Üye Olmak
12 Eylül Anayasası ile birden fazla sendikaya üye olma yasağı getirilmiştir. Bununla güdülen amacın, o döneme özgü yöntemlerle hizaya getirilmiş(!) olan sendikalara rakip sendikaların kurulmasını zorlaştırmak olduğu tahmin edilebilir. Bugün güdülen amacın ise mevcut sendikal yapı içinde, yandaş sendikaların gelişmelerine ortam hazırlamak olduğunu tahmin etmek yanlış görünmemektedir. Böyle bir tahmini haklı kılan örnekler, mevcut iktidarın bugüne kadarki uygulamaları çerçevesinde fazlasıyla vardır.

Denilebilir ki 12 Eylül rejimi döneminde tanık olduğumuz, Anayasaya konulan ayrıntılı düzenlemelerle sendikal yaşamı düzene sokma eğilimi, aynen sürmektedir.
Yukarıda sıraladığımız örneklerden bir kere daha anlaşılacağı üzere, asıl yapılmak istenen, 12 Eylül’e karşı çıkmak görüntüsü arkasında, 12 Eylül’ün izlerini daha da derinleştirmekten ibarettir. Bir başka deyişle, aşılamayan ekonomik sorunların sonuçlarını baskı altında tutabilmek için, Anayasal yapıyı demokrasi dışı yollara sürükleme eğilimi bir kere daha canlanmış bulunmaktadır. İlk Kurşun Gazetesi, 17 Ağustos 2010.

Konutzede Sorunu Can Yakıyor

İpotekli taşınmaz malların üzerine yapılan ve ipotekleri ödenmeyen toplu konutlar, KKTC’de sonu kötüye giden konulardan bir tanesi.
Sözleşme ile taşınmaz mal satışı uygulamasının bazı özel sektör kuruluşları ve müteahhitler tarafından istismarı, hem KKTC’de can yakıyor hem de yurt dışında.
İpotek bedelleri, inşaatı yapan firma tarafından alacaklı şirkete ödenmediği için, evlerinin bedelini bir tamam söz konusu inşaatı yapan firmaya ödeyen yerli halk ve yabancılar, evlerini kaybetmekle karşı karşıya kalıyorlar.
Basına da yansıyan birçok olay, konuya KKTC’ye büyük yara verecek şekilde sınır ötesi boyutlar da kazandırdı.
Gerçekte ipotek verilip de kredi alınan taşınmaz mülk, sadece evlerin üzerine inşa edildiği arazinin kendisi. Sonradan üzerine inşa edilen evler değil.
Kredi sözleşmesine bakılırsa, üzerine yapılacak evlerin de bu ipotek kapsamına gireceği yazmamakta. Ama ipotekli araziyi ödenmeyen borca karşı sahiplenen alacaklı, hakkı olmadığı halde ve de borç senedinde yazmadığı halde, arazinin üzerinde yapılmış konutları da sahiplenmekte.
Bence haksızlık burada başlamakta.
İnsanların hayat boyu çalışıp biriktirdikleri parayla veya emekli ikramiyeleri ile satın aldıkları evlerinin bir başka şahsın veya şirketin hatası veya borcunu ödememesi nedeni ile üçüncü bir kişi veya şirket tarafından ellerinden alınması büyük bir haksızlık ve de sosyal yanlışlık.
Belli ki bu konuda bir yasal boşluk var ve bu boşluğu yakalayan kuruluşlar bundan acımasızca yararlanıyorlar. Başkalarının haklı göz yaşı kendilerini hiç ilgilendirmiyor anlaşılan.
Doğrusu ben bu uygulamayı kabullenemiyorum.
Kabullenemediğim de araziyi alan kişinin, arazinin üstünde diye evleri de sahiplenmesi.
Gerçekte söz konusu arazi, üzerine binalar yapılmadan önce bir tarla statüsünde. Ve bu tarla üzerine evler, yollar yapılıp, çağdaş bir yaşam için elektrik, su ve telefon getirildikten sonra da tarlalıktan çıkıp, imar arazisi haline gelmiş ve de “Şerefiye” kazanmış.
Yani şereflenmiş ve değeri de artmış. Buna araziye değer kazandırılmış da diyebilirsiniz.
Evler için ödenen paranın içinde inşaat ruhsatları, mimar, mühendis, plan ve proje masrafları, iç yolların, kaldırımları yapım ücreti, elektrik akımı, su boruları ve telefon hattı çekme ücretleri de var.
Mahkemenin satış emri uyarınca açık arttırmada araziyi satın alan kişi veya kurum, satışa çıkartılan araziyi satın aldığı vakit bence hakkı olmadığı halde daha tapuları çıkarılmamış evleri de, tüm yukarıda saydığım ve bedeli ev sahiplerince kuruş kuruş ödenmiş hizmetleri de sahiplenmekte. Hem de arazi bedeline ilaveten bir tek kuruş ek para ödemeden.
Doğru olan, ipotekli araziyi açık arttırmada alan kişi veya kurum söz konusu evleri, yukarıda bahsettiğim yapım bedellerini ceplerinden ödemiş ev sahiplerine veya güncel deyimle “Konutzede”lere ödeyerek sahiplenmelidir.
Arazi payı doğal olarak alacaklının ama evler değil.
Alacaklı evleri de sahiplenmek istiyorsa, bedelini ödemeli.
Evleri ödeyip almak istemiyorsa, toprağın ipotek verilirken ki tarla değerini, yani arazi şerefiye kazanmadan evvelki değerini de konut sahiplerinden talep etmeli ve her konutun payına düşen araziyi de ev sahiplerine devrederek borcunun karşılığını almalı.
Mevcut yasalarda bir boşluk var ve birileri bu yasaların arkasına saklanarak veya yasaların açığını bularak haksız kazanç sağlamakta.
Bu yasal eksikliğin, haksızlığın, istismarın veya adına ne denirse, gelecek için olduğu kadar geçmiş olaylar için de, KKTC hükümeti tarafından önlenmesi gerekmektedir.
Yaşam boyu büyük özverilerle bir araya getirmiş oldukları birikimleri ile KKTC’de taşınmaz mal alan insanlarımızın ve topraklarımızda yaşamayı seçerek bizlerin can dostu olmuş yabancı uyruklu kardeşlerimizin haklarının hem ileriye dönük, hem de geriye dönük olarak korunması KKTC Hükümetinin kaçınılmaz bir görevidir.
Öyle de olmalıdır.

NOT: Ben konutzede değilim, ama yüreğim konutzedelerimizin üzüntüsünü, acısını ve yılgınlığını derin bir şekilde hissetmektedir.


Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 
23 Ağustos 2010

....


Or’kestra...
Or’kestra...
Güzel güzel öneriler yapılıyor:
“Generaller görevden alınsın!
Albaylar kuvvet komutanı olsun.
Yarbaylar aynı işi yapmıyor mu?
Niye ordu komutanı olmasın?”
*
Haklılar aslında.
*
YÖK Başkanı mesela...
Rektör değildi.
Dekan bile değildi.
Herhangi bir üniversiteyi, hatta fakülteyi yönetmemişti, şak, bi atadılar...
Hepsini yönetiyor.
*
Albayın “tuğ, tüm, kor, or”u zırt diye atlayıp, zart diye “genelkurmay başkanı” olması değil midir bu?
*
Bana sorarsınız, “albay, yarbay” bile olmasına gerek yok aslında... Anayasa Mahkemesi Başkanımız “iktisatçı” olduğuna göre, niye “kaymakam”dan genelkurmay başkanı olmasın?
*
Kaymakamlar illa ilçe yönetecek diye bi şey yok çünkü... Sen yeter ki, fırsat ver.
*


Bak TRT genel müdürüne.
Kaymakam.
*
Daha önce?
PTT genel müdürüydü.
*
(Var mı bugün herhangi bi özel televizyonun başında kaymakam? Yok... Onun için hükümetin mektuplarını iyi yazamıyorlar zaten! Bence her televizyonun başına PTT’ci bi kaymakam gelmeli... Azz sonra’ların yerini acele posta’lar almalı.)
*
TCDD genel müdürü, İETT genel müdür yardımcısıydı...
Ha otobüs, ha tren.
*
Türk Tarih Kurumu Başkanı, tarih profesörüdür ama, esasen “polis”tir.
*
Dışişleri Bakanımız, elçilik yapmadı, konsolos değil, milletvekili bile değil; dışişlerine baktığı için dışardan...
*
Ormanları bitiren ne? İnşaat... Var mı dünyada, inşaat mühendisi orman bakanı, bizden başka?
*
İstanbul büyükşehir belediye başkanımız, muhallebici... Mimar olarak pek bi eserini hatırlamıyorum ama, sütlacı harika, profiterolü nefis.
*
Doktor var, şarkıcı.
Bankacı var, kimyager.
Fizikçi, mezeci.
Sosyolog, kameraman.
Tiyatrocu, büfeci.
Biyolog, kanepe satıyor.
Öğretmen, pazarcı.
Ziraatçı, emlakçı.
*
Köfte pişiren restoran açıyor, tornavidayı kapan elektrikçi olmuş, annem meteoroloji uzmanı, dizleri ağrıdığında yağmur yağacağını anlıyor...
Herkes teknik direktör.
Herkes her konuda otorite.
*
Hal müdürü başbakanlık yaptı bu ülkede... MİT müsteşarı, çavuş.
*
Kantin asteğmeni, demokrasi ayaklarıyla komuta kademesine karar veriyorsa, albay bile lüks... Genelkurmay’ı genel müdürlük yapın, atayın başına bi or’kestra şefi, hem çalın, hem söyleyin.
8 Ağustos 2010 – Hürriyet / YILMAZ ÖZDİL






....


Kıbrıs Bölünemeyecek Kadar Küçükmüş
Kıbrıs Bölünemeyecek Kadar Küçükmüş

Ne vakit adaya barışın gelmesi için adadaki fiili durumun resmi duruma dönüşmesinin de bir seçenek olduğunu söylesek, bir akıllı çıkar ve “Kıbrıs adası bölünemeyecek kadar küçüktür” der.
Üstelik bilgiçlikte taslarlar.
Sanki tüm adaları araştırmışlar ve benzerini bulamamışlar gibi, her ne hikmetse.
Yaptığım araştırmaya göre yer küre üzerinde bazıları ikiye bazıları da üçe bölünmüş tamı tamına 13 ada var. Dikkate değer olanlar 13 adet, bölünmüşlerin sayısı ise onüçten çok daha fazla, toplam 52 adet.
Bu dikkate değer onüç ada ile ilgili bilgiler aynen aşağıdaki gibi;
1- Yeni Gine adası: 785,753 km2
Endonezya %50, Papua Yeni Gine %50 toprak  sahibi.
2- Borneo adası: 748,168 km2
Endonezya %73, Malezya %26, Brunei %1 toprak sahibi.
3- İrlanda adası: 81,638 km2
İrlanda Cumhuriyeti %83, İngiltere %17 toprak sahibi.
4- İspanyola adası: 73,929 km2
Dominik Cumhuriyeti %65, Haiti %35 toprak sahibi.
5- Tierra Del Fuego adası: 47,992 km2
Şili %56, Arjantin %44 toprak sahibi.
6- Timor adası: 28,418 km2
Endonezya %53, Doğu Timor %47 toprak sahibi.
7- Kıbrıs adası: 9,234 km2
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti %61, KKTC %36, İngiltere %2, BM %1 toprak sahibi.
8- Sebatik adası: 452.2 km2
Endonezya %%50, Malezya %50 toprak sahibi.
9- Usedom (Almanca) veya Uznam (Lehçe) adası: 445 km2
Almanya %79, Polonya %21 toprak sahibi.
10- St. Martin (Fransızca) veya Sint Marteen (Hollandaca) adası: 91.9 km2
Fransız %61, Hollanda %39 toprak sahibi.
11- Kataya adası: 0.71 km2
Finlandiya %50, İsveç %50 toprak sahibi.
12- Kral Fahd Geçityolu :0.66 km2
Suudi Arabistan %50, Bahreyn %50 toprak sahibi.
13- Market adası: 0.03 km2
Finlandiya %50, İsveç %50 toprak sahibi.

Bunlara ilaveten irili ufaklı göller içinde ve nehir mecrasında yer alan elli iki adet daha ada var ki, neredeyse tümünün de üstünde iki ayrı devletin egemenliği mevcut.
Belli ki birileri bizleri yıllarca uyutmaya çalışmış adalar bölünemez diye.
Gerçek hiçte öyle değil.
Kıbrıs adası 20. Yüzyılın ilk üç çeyreği içinde yaşamadığı huzuru ve görmediği barışı, 1974 Mutlu barış harekatından sonra yaşadı ve gördü. 
Ada üzerinde yüzyıllardır yaşayan iki halk, ilk defa bu son 36 yılda birbirlerinin kanını dökmediler.  2003 yılından itibaren karşılıklı geçişlerin başlamasına rağmen, güney Kıbrıs’taki münferit kişisel saldırıların dışında dikkate değer pek bir çatışma olayı olmadı.
Bu adanın yakın tarihine baktığımızda, büyük bir aşama ve dikkate alınması gereken bir gelişme bu yaşananlar.
Adanın geleceğinde çocuklarımızın huzur ve barış içinde yaşayabilmeleri için  dünya üzerindeki her tür çözüm şeklini iyice gözden geçirmemiz ve ona göre adım atmamız gerekmektedir.
Adanın geleceği açısından 2010 ve 2011 yılları çok önemli kararların alınacağı kritik yıllar olacak.


Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 
4 Ağustos 2010
....


Teoride uluslararası müzakere ve pratikte AB


Teoride uluslararası müzakere ve pratikte AB
KADER SEVİNÇ
Radikal-Yorum / 17/07/2010
Müzakereler dolu bir uluslararası gündem içindeyiz.
AB'nin kendi içinde ise, müzakereler olağan, sabit, doğal ve vazgeçilmez bir süreç.
Türkiye'nin AB ile üyelik müzakereleri ise aldı başını gidiyor.
Fakat hangi başını aldı?
Nereye gidiyor?
Meçhul...
‘Müzakere’ kavramının kökleri insanlığın en ilkel dönemlerinde olsa da, bilimsel araştırmalarda bir odak noktası olarak gelişimi son yirmi yılda hızlandı. Konuya birçok açıdan yaklaşılıyor. Bireysel ilişkilerin psikolojik çerçevesinden, iş yaşamına ve siyaset sosyolojisine uzanan birçok bilimsel disiplini ilgilendiriyor. ‘Uluslararası müzakereler’ de çok eski bir kavram, bir siyaset sanatı ve bugün kabul görmüş bir bilimsel alan, ders ve tez konusu.

21. yüzyılda müzakere
Müzakereler dolu bir uluslararası gündem içindeyiz. Brüksel’de maliyesi batık Yunanistan’a para yardımı müzakereleri sert geçti. Washington ile Moskova yeniden dünya nükleer silah yönetimini ele almaktalar. Belçika’da Flamanya ile Fransızca konuşan topluluk arasında yeni bir hükümet, yeni bir devlet yapısı müzakere ediliyor. Batı ile İran arasında nükleer kapasite konusu henüz itiş kakıştan müzakere aşamasına geçemedi. İklim değişikliği için dünya yeni bir müzakere turuna hazırlanırken, doğa ile müzakerenin olanaksızlığını hâlâ anlamamış gözüküyorlar. AB’nin kendi içinde ise, müzakereler sabit, olağan ve vazgeçilmez bir süreç.


Türkiye’nin AB ile üyelik müzakereleri ise aldı başını gidiyor. Fakat hangi başını aldı? Nereye gidiyor? Meçhul.

Uluslararası müzakereler eskiden yalıtımlı bir diplomatik alan veya ekonomik ayrıcalık gibiydi. Şimdi ise, küreselleşmenin artan hızı ile doğru orantılı olarak yeni özelliklere kavuşan bir alandan bahsediyoruz:
•          Aktörler çeşitlendiler artık: Devletler, şirketler, sivil toplum kuruluşları, akademik dünya, düşünce kuruluşları, medya ve kamuoyu
•          İnternetin sanal dünyası da küresel bir etki ağı ile belirgin bir aktör haline geldi.
•          Müzakerelerin kurumsal çerçevesi çok kültürlü özellikler taşıyor: Bireyler, çalışma yöntemleri, hedef ve sonuçların değerlendirilmesinde kültürel referanslar daha karmaşık.
•          Bilginin akışı hızlı fakat paralel olarak yanlış bilgi ve yanlış anlama potansiyelleri de genişledi.
•          İç ve dış siyasi, ekonomik ve sosyal etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim arttı. Örneğin bir uluslararası müzakere halindeki bir heyet aynı zamanda iç siyasetini, medyasını, hissedarlarını, imajını da düşünmek zorunda.
•          Her konuda kendi çerçevesi dışındaki boyutlara da dikkat etmek artık kaçınılmaz. Siyaset, ekonomi, toplumsal etkenler, doğaya etkiler, ülkenin, şirketin veya kurumun marka değeri gibi birçok etken devrede
•          Gelişen demokratik arayışlar sayesinde siyasi ve ekonomik aktörlerin karar ve hareket süreçleri artık çok daha saydam, fakat aynı zamanda da çok daha karışık bir hale geldi.
Böylesine hızla değişen bir 21. yüzyıl uluslararası ortamında, Türkiye ve AB uzun süredir bir masanın etrafında oturuyorlar.  2005 yılından bugüne ‘müzakere’ kelimesi siyasal gündemimize AB referanslı olarak yerleşti. Bu kavramın etimolojik kökündeki Latince ‘negotium’  sözcüğü ‘rahat olmayan, zorlayıcı’ anlamından geliyor. Dolayısıyla müzakerenin hiçbir çeşidinin keyifli ve kolay olmasını ummak doğru olmasa gerek. Araştırmacılar bugüne kadar müzakereleri değişik bilimsel yöntemlerle incelemişler. Oyun teorilerinden, davranış analizlerine veya aktörlerin rasyonel tutumlarına uzanan öncelikler var. Müzakerenin belkemiği olan nokta, üzerinde uzlaşma sağlanacak konunun tanımı. Buna da bir dizi aşama ile ulaşılıyor.
AB ile müzakereler: Nasıl olmalı
Müzakerelerde hazırlık aşaması en genel anlamıyla bilginin gücünü keşfetme evresidir. Hem kendiniz, kurumunuz, ülkeniz, toplumunuz ile ilgili ayrıntılı bir analizi, hem de müzakere ettiğiniz taraf ile ilgili bilgilere sahip olmak için yapılacak çalışmaları içerir. Sun Tzu’nun MÖ 6. yüzyıldan günümüze yansıyan bilgeliği müzakerecilere yol gösteriyor:
“Eğer kendini ve düşmanı biliyorsan bütün mücadeleleri kazanırsın.
Eğer kendini biliyorsan düşmanı bilmiyorsan bazen kazanır, bazen kaybedersin
Eğer kendini ve düşmanı bilmiyorsan bütün mücadeleleri kaybedersin”



Tabii Sun Tzu’nun çağından bugüne müzakere taraflarının birbirine karşı konumu çok değişti. Karşımızda her zaman düşman değil, sadece bir karşıt ve çoğu zamanda halihazırda veya müstakbel bir ortak veya dost olabilmekte.
Türkiye’nin AB ile 2004-2005 yıllarında masaya otururken en temel eksiği kendisi ve AB için gerekli değerlendirmeyi yeterince yapmamış olmasıydı. AB içindeki güçler dengesini, oyun planlarını, Türkiye’nin güçlü ve zayıf yanlarını iyi analiz etmiş bir konumda olması birçok bakımdan önünü açacak ve karşı tarafın hareket alanını daraltacaktı.
İkinci aşama olan kimlik ve üslup oluşturma, kendinizi nasıl tanımladığınız ve konumlandırdığınız ile ilgili. Bu aşamada imaj yönetiminden, siyasi iletişime kadar pek çok konu devreye girmekte. Sadece sizin kendinizi nasıl gördüğünüz değil, aynı zamanda dışınızdaki çevrenin de sizi nasıl değerlendirdiği önem taşıyor.
Özetle sürekli ‘iç tribünlere oynayan’ müzakerecilik anlayışı dış tribünleri etkilemediği gibi, gün geliyor iç tribünleri de boşaltıyor. İç tezahürat, iç destek olmadan dış tribünlere karşı kendinizi, ülkenizi veya kurumunuzu da zor durumda bırakıveriyorsunuz.
Örneğin, topluma AB ile neden ve nasıl müzakere edildiğini partiler üstü bir yaklaşımla, sağduyu içinde anlatmak, toplumun desteğini ve siyasal uzlaşmayı seferber etmek bir müzakere ve siyaset sanatıdır.
Üslubun yapılandırılması ise kimliğiniz ile uyumlu bir tarza, yaklaşıma sahip olmanız anlamına gelmekte. Örneğin kendinizi Avrupa’da veya bölgenizde bir dizi alanda bir lider olarak tanımlamaktaysanız, müzakere süreci boyunca yaklaşımlarınız ve tarzınız da Avrupalı olmalıdır. Türk dış politikasında, analiz, strateji, söylem, dış görünüş ve imaj bir bütün olarak AB üyeliği hedefine hizmet etmiyorsa, AB ile müzakerelerimiz darbe alır. Aynı şekilde, Türk iç politikasından asgari bir uzlaşma ile AB üyeliği hedefinin gerekli kıldığı ‘çağdaş Türk demokrasisi ve Avrupa toplumu’ yönelimleri yansımıyorsa, AB ile müzakere sürecimizde zemin kayar.
Üçüncü aşama olan bilgi alışverişi taraflar arası etkileşimin başladığı andır. Taraflar birbirlerine yönelttikleri sorularla karşılıklı sınırları anlamaya, tutumlarını kavramaya çalışmaktadır. Bu aşamada çok soru sormaktan kaçınılmamalı. AB ile ilişkilerde Türkiye az soru soran ve sorulara başka soruların yanıtları ile yanıt veren bir konuma kendisini hapseden bir strateji izleyebilmekte. Örneğin iklim değişikliği, AB’nin 2020 Stratejisi ile yeni bir ekonomik büyüme seferberliği tasarlaması veya 2013 sonrası yeni mali perspektifleri, bütçesi gibi konular Türkiye’nin müzakere sürecini doğrudan ilgilendiren AB içi gelişmeler. Türkiye bu konuları gündeme daha derin, geniş ve etkili getirebilmeli. Önümüze konan dar müzakere gündemine sıkışmak verimsiz oluyor.


Oyunun kuralları
Oyunun kurallarının belirlenmesi aşamasında ise, herkes müzakere tutumlarını ve yerlerini alır. AB üyelik süreci ise, aday ülkenin müzakere profilini ve stratejilerini değiştiren ya da sınırlayan kendine has bazı özelliklere sahip. Çünkü:
1.        AB üyeliği bir aday ülkeyi uluslar üstü ve devletlerarası nitelikleri olan mevcut bir siyasi yapıya entegre etmekle ilgili. Yeni bir yapı kurmak ve içinde yer almak bahis konusu değil.
2.        Üstelik, AB hâlâ siyasal ve kurumsal bir yapılanma içinde. Üyeleri arası iç pazarlık sistemi zorlukla müzakere tutumu belirlemesine sebep olmakta. Bu da AB’nin politikalarını esneklikten uzak, müzakere tutumlarını değiştirilmesi güç kılıyor.
3.        AB’nin  genişlemesi yalnızca her iki taraf için de kazan-kazan hedefine erişildiğinin anlaşıldığı noktada gerçekleşecek. Fakat buna rağmen sadece aday ülkenin kriterleri yerine getirerek bu hedefe doğru ilerlemesi beklenmekte. Beklentiler hep bir taraf üzerinde. Tabii aday ülke müzakere sanatını iyi kullanarak bu durumu biraz değiştirebilir.
4.        Aslında bir pazarlık, al-ver hesabı söz konusu değil. Başlıkların çoğu aday ülkenin yasalarının, politikalarının, kurumlarının ve uygulama sonuçlarının AB müktesebatıyla uyumlulaştırılmasındaki başarının ifadesini içeriyor. Sadece kurumsal ve bütçe düzenlemelerini içeren başlıklarda gerçek bir müzakere için hareket alanı mevcut. Geçiş süreleri, ya da işgücünün serbest dolaşımı, tarım politikası ve yapısal fonlar gibi bazı alanlardaki kararlarda doğrudan müzakereler olabilecek.
AB hedefine nasıl ulaşırız?
AB’nin Türkiye’ye genişleme süreci ancak müzakerelerin verimli hale getirilmesiyle mümkün. Bunun için gerekli şartlar arasında şunları özellikle vurgulamak istiyorum:
1.        Türkiye’nin tam üyelik konusundaki kararlılığının teyidi. Bu yalnızca sözlerle değil, ölçülebilir hedeflerle tanımlanmalı. AB standartlarında yaşam şartları için reform sürecine ivme kazandırmalı. Ayrıca toplumsal uzlaşmaya dayalı bir anayasa reformu ile çağdaş, laik, kadın haklarında Avrupa’nın da ilerisini hedefleyen, teknolojiye dayalı bir sanayi politikasına inanan, sosyal haklar konusunda bağnaz olmayan, devleti bir ‘fetih alanı’ olarak değil, ‘vatandaşa hizmet aracı’ olarak gören bir siyasal anlayış gerekiyor.
2.        Ulusal bir seferberlik ve rekabet ortamının tesisi. Siyaset, sendikalar, sivil toplum, iş dünyası ve akademi müzakere sürecine gerçekten dahil edilmeli. Geniş koordinasyon toplantıları ile değil, konusuna göre ihtisaslaşmış sürekli ortak çalışma yapıları ile. Şeffaflık bu ortamın tesisinde olmazsa olmaz bir şarttır.

3.      Türkiye’nin üyeliğinin bir iç siyaset malzemesi haline getirildiği Fransa, Avusturya ve Almanya gibi geçmişte Türkiye’den göçmen almış olan ülkelerde çok daha ciddi bir iletişim ve ‘ekonomik boyutu güçlü bir diplomasi stratejisi’.
4.      Kıbrıs sorununda çözümün AB tarafından daha güçlü desteklenmesi için somut bir eylem planı. Kıbrıs konusunun teknikleştirilmesi ve Kıbrıslı Türklerin sadece adadaki değil, Avrupa’daki haklarının da korunması.
5.      Türk halkına yönelik dürüst bir iletişim stratejisi. Türkiye’nin AB’ye katılma süreci kazan-kazan felsefesine dayandığı ölçüde anlamlı. Bu topluma bilgi temelli ve sorgulayan bir bakış açısıyla anlatılmalı. İletişimin akademik bir çalışmanın içine birkaç dernek, enstitü, çalışma ve görüşme toplantılarından ibaret olmadığının yeterince anlaşılmalı. Çağdaş, dünya standartlarında bir sistem kurulmalı.
Önümüzdeki mesele insanları birleştiren liderlik gösterebilmekte. Çeşitli uluslararası çevrelerde müzakere sürecinin yönetiminde AB ve Türkiye’deki liderlik eksikliğinin bu noktaya gelinmesinde önemli rolü bulunduğu yaygın kanı. ‘İnsanlar bir kez birleştiler mi, ne cesurlar tek başlarına öne çıkabilir, ne de korkaklar tek başına geri çekilebilir’ (Sun Tzu).
Kader Sevinç Brüksel’de CHP AB Temsilcisi ve Avrupa Sosyalist Partisi yönetim kurulu üyesidir.
Bu makale kişisel görüşleri yansıtmaktadır.

www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=1008529&Date=17.07.2010&CategoryID=99




Konuk Yazarlar

CHP ve Avrupa Sosyal Demokrasisi

Mehmet Taş
Avrupa sosyal demokrat politik söylemin temelinde kapitalizmi devlet aracılığıyla reformize etme, geniş bir sosyal refah devleti yaratarak toplumda Pazar ekonomisinin yol açtığı sosyal adaletsizliği aşmak yatar. Ezilen geniş halk katmanların ve orta sınıfın sosyal konumlarını güçlendirebilmek için ulusal zenginliklerin devletin müdaheleleriyle pay vermek sosyal demokrat politikanın gelir dağılımı alanında ana yönelimidir.  Amacı eşitlik sağlamak olan sosyal demokrat hareket doğuşundan bu yana işçi sınıfına ve sendikalara dayanarak  sosyal adaleti topluma yerleştirmeyi amaçladı. Keynesçi ekenomik politikalarıyla değil daha çok işçi sınıfına yakınlıklarıyla yani “partizan” tutumlarıyla tanınır.
CHP  toplumsal yapıyı sosyal demokrat ilkelerle kurdu           
  9 Eylül 1923’te kurulan Cumhuriyet Halk Partisi ise Avrupa’daki gibi kurulu bir toplumsal yapıyı düzenlemekle sınırlı bir misyonu yoktu. Kuruluşuna öncülük ettiği ulusal yapının modern Avrupa standartlarında olmasını hedefliyordu. Bunun içindir ki 1927 yılında "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik" ve "Laiklik" CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsenmişti. 1935 yılında "Devletçilik" ve "Devrimcilik" ilkeleri de eklenerek Partinin ilkeleri altıya çıkarılmıştır. İlkelerin tamamı sosyal demokrat partilerinin de ilkeleridir. İlkelerde CHP ile Avrupa sosyal demokrasisi arasında bir fark yoktu.  CHP’nin kuruluşundan bu yana orta sınıfa dayanıyor olması işçi sınıfı partisi değil sosyal reform partisi olarak oluşumuna ve gelişmesine yol açmıştır. 
1960’lı yıllarda Türkiye’nin yaşadığı modernleşme, kentleşme, sanayileşme gibi dinamikler çerçevesinde  CHP sola açılarak kendisini siyaset yelpazesinde "ortanın solu"nda konumlandırmıştır. 1970’li yıllarda CHP, önerdiği sosyal reformlarla "düzen değişikliği"ni hedeflemiştir. Bu süreçte CHP, "devlet partisinden" "halkın partisine", düzen partisinden" "değişimin partisine" dönüşmüştür.CHP  o yıllarda “düzen değişikliği”platformunu siyaset sahnesine sokarak,Türkiyenin en köklü sosyal reformlar partisi olduğunu kanıtlamıştır.
        CHP uluslararası sosyal demokrasiye katkı yaptı
CHP bu çerçevede Uluslararası ölçekte faaliyetlerini sürdüren Sosyalist Enternasyonal ve Avrupa Sosyalistler Partisine de katılım sağlamıştır. Çağdaş sosyal demokrasinin evrensel değerleri olan "özgürlük, eşitlik, dayanışma" kavramları içinde bulunduğumuz dönemde CHP’nin Türkiye’de kurumsallaştırmaya çalıştığı ve programlarında önemle vurguladığı başlıca ilkeler arasında yer almaktadır.

Bu bağlamda,1994 yılında yapılan Kongrede 1976 Programı Türkiye’nin güncel ihtiyaçlarına uyarlanarak yeniden ele alınmış ve Partinin Sosyalist Enternasyonal üyeliği yenilenmiştir.

  Değişen CHP değil,Sosyal demokrat siyasi çizgiydi.
80 ve 90’lı yıllarda Türkiye 12 Eylül’ün ve Güneydoğudaki terörün etkisi altındaydı 2000’li yıllarda ise anti laik dini akımlar önemli bir güç kazanmıştı. CHP dahil tüm solun politik söylemi etkisiz hale gelmişti.  O yıllarda sosyal Demokratik partiler (SDP) kültürel ve ideolojik transformasyonla, tarihleri boyunca izleye geldikleri reformist  politikaların dışına çıkmanın  savaşımı içindeydiler.
Sosyal demokratik perspektifler son yıllarda büyük değişime uğradı. Artık ücretli çalışan işçi sınıfının değil etkili orta sınıfların partileri olma yoluna girdiler. Kitlelerin partileri olmaktan daha çok herkesi kapsayan gökkuşağı partileri olmaya yönelen sosyal democrat partilerin programları, liderlik anlayışları, sendikalarla ilişkileri, üyelik normları hepsi baştan aşağı değişime uğradı. 
            “sosyal liberalizm’in bedeli
Elbette her değişimin bir bedeli vardır. Son yıllarda sosyal demokrat partilerin oy kaybına uğramalarının altında yatan en önemli nedenlerin başında bu ideolojik değimdir. Sosyal refah devlet politikalarından uzaklaşıp sosyal liberalizme kaymaları veya sosyal adaletsizlikleri pazar ekonomilerini güçlendirerek önleme çabaları kapalı bir kısır döngüden öteye gidemezdi. Avrupa’da finans sektörünü sınırsız liberalleştirmek ve sosyal devleti minimuma indirebilmek için merkez sol politik felsefeyi kaydılar.
İngiliz işçi partisi önce tüzüğünün dördüncü maddesini değiştirdi, Thatcher’ın ekonomik politikalarını olduğu gibi izledi, bankaları liberalleştirdi ve en önemlisi yasal olmayan yollardan Irak’ın işgaline katıldı. Alman sosyal demokrasisi farklı metodlar kullanarak benzer biçimlerde sosyal devletin en önemli dallarını budadı .İtalyanlar ise sağ ile koalisyona giderek büyük bir politik tarihi hata sonucu tüm solun bozguna uğratılmasına neden oldu.     
Fransız sosyalist partisi hükümette olduğu yıllarda İngiliz İşçi Partisi Politikalarını harfi harfine izledi. Yabanci sermayeyi çekmek için sosyal hizmetleri özelleştirdi, zenginler için vergi indirimi yaparken yoksulların sosyal yardımından kesintiler yaptı. Rekabeti ve serbest pazarı güçlendirmek amacıyla yeni düzenlemeler getirdi, önkoşulsuz global ekonomilere destek verdi,  ilticacılara karşı acımasız yasal önlemler aldı.
                          Kılıçdaroğlu ile “köklerine dönüş”
CHP Avrupa sosyal demokrasisi gibi bir değişimi geçirmedi. CHP uzun yıllarda siyasi varlığını sürdürebilme, darbenin yarattığı erizyondan kurtulma, dağılıp bölünmenin  getirdiği politik ve kitlesel daralma sonucu Türkiye’nin batısındaki modern aydın bir orta sınıf partisi olmakla yetindi. Bu kesimin hassasiyetine uygun politikalar geliştirdi. Çalışan geniş emekçi kitle ile orta sınıfı bir arada tutamadı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle parti geleneksel çizgisine döndü. İşsize iş, köylüğü toprak ve herkese sosyal adalet ve eşitlik parti politikasının temel felsefesi oldu.
Sovyetlerin ve Doğu Avrupa’nın yıkılıp Dünya’nın tek kutuplu olmaya başladığı 1990’lı sosyal demokrasi, politik ve kültürel anlamda muhafazakar merkezci bir kimliğe büründü. O yıllarda en önde giden partiler neoliberalist politikalar uygulayarak genç ve modern olabileceklerini bekliyorlardı. Süreçler bu beklediklerinin tersini gösterdi. Herşeyden once sosyal demokrasi tarihinde ilk defa toplumu kucaklayan canlı ilerici düşünce üreten politik güç olmaktan çıkarak sağ mühalefetin ideolojisini sahiplenmeye başladı. Tarihi boyunca, işçi sınıfının sosyal ve politik haklarının mücadelesini veren, sosyal refah devletini oluşturan, 68 Mayısından sonra otoriter rejimlere karşı özgürlük söylemini yükselten, serbest Pazar ekonomisin yıkımına karşı geniş halk yığınlarının yararına alternatif politikalar üreten partilerdi yaratan sosyal demokrasiyi.     
                                  Üçüncü yol” fiyaskosu “
Sosyal Demokrat politikalar kapitalizmi yıkmayı değil reformlarla düzenlemeyi ona  insancıl bir yüz vermeyi amaçlıyordu. Ezilenlerin yoksulların daha iyi yaşayabildikleri hakça bir düzene önayak oluyordu. Emekle sermaye arasında köprü olabilecek uzlaşı toplumunun kuruluşunun politik felsefesini hazırlayanlar sosyal demokratlardır. İngiliz İşçi Partisinin zorlamasıyla sonradan kabul edilen toplumu ve bireyi güçlendireceği idea edilen Üçüncü Yol politikaları ne yazık ki yalnızca daha çok özelleştirmeye yaradı   
Bazı sosyal demokrat partiler bu durumdan çıkmak için iki başlık altında toplanabilecek hedefler önlerine koyuyorlar: birincisi kendi iç demokrasilerini canlandırmak. Üyelerin daha fazla dinlenmesini daha çok sorumluk almalarını sağlamak. Parti politikalarının yalnızca yönetici oligarşi tarafından hazırlanmasına son vermek daha fazla politize olmuş üyelerin daha fazla söz sahibi olmalarının kapısını açmak.
İkincisi; son yirmi yılda yapılanların tersine ulusal zenginliğin eşitsiz dağılımını engellemek için kurulu düzene daha çok karşı çıkmak. Çalışan emekçi çoğunluktan yana finans gurubuna karşı olan bir söylem ve toplumsal model geliştirmek. Bu yalnızca sosyal adeletin bir sorunu değil daha çok güvenli sağlıklı ve efektif bir toplumun ihtiyacıdır.   
                                  Avrupa için artık çok geç
1997-2002 yıllarında sosyal demokrat partiler 15 Avrupa Birliği üyesi ülkenin 12 sinde iktidardaydılar. Buna rağmen Birliğin geleceğine yönelik bir politika geliştiremediler. Avrupa Sosyalistleri Partisi Sosyal Avrupa için hemen hemen hiç birşey yapmadı. Üye devletler arasında dayanışma ve iş olanaklarını arayıp geliştireceklerine gerici blokla beraber üye ülkeler arasında rekabeti kızıştıran yasaların lehine oy kullandı. Sosyal Demokrasının bu tutumu, Avrupa Birliğinde yüksek işsizlik, düşük ücret ve kamu hizmetlerinin parçalanması sonucunu getirdi.
Bütün bu gelişmeler Sosyal demokrasinin çıkarlarına karşı bir ekonomik yapıyı güçlendirdi. Avrupa pazarı ve Eurozone artık Pazar ekonomisinin reformlar yoluyla düzenlenmesine izin vermiyor. Sosyal adaleti hedefleyen partilerin karşısında iki büyük engel oluşmuş durumda; serbest global Pazar ve serbest Avrupa pazarını destekleyen kurumlar.
Finans kapitalizmi insan merkezli olmadığindan çevreye büyük yıkımlar getiriyor.  2008 deki finans krizinin patlak vermesinden sonra sosyal demokrasi  M, Friedman ve F. Hayek’in neoliberal düşüncelerini  reddetmeleri için ellerine çok büyük fırsatlar geçti. Sosyal Demokrat hareket günümüzün sunduğu koşullar çerçevesinde toplumda hak ve adalet için yeni söylem ve mekanizmalar geliştirmeli.  Türkiye’de yeni CHP nin yaratacağı sosyal demokrat bir program ve onun çevresinde oluşacak düşünce akımlarından beklenen budur.   



The Cyprus Events, Greeks should also remember
Dear Mr. Chris,
I read you letter addressed to Lord Maginnis with a great surprise.
It seems your history knowledge on Cyprus starts on July 15, 1974 an not a bit earlier.
While your parents were enjoying their happy days in Australia, we the Turkish Cypriots were slaughtered by the Greek Cypriot Militia during the dark ages between 1963-1974.
103 Turkish villages were wiped from the map out and burned to soil between Dec 21, 1963 and March 1964.
60 thousand Turkish Cypriots were forced to leave their homes and lived as refugees for the next 10 years in tents, with no water and electricity. Thousands of innocent Turkish Cypriots slaughtered in the streets and fields. Economicly the Turkish Cypriots were forced to bankruptcy by the Makarios Government.
Our losses topped USD120 billion since 1963.
Why don't you mention a word on these facts.
Why don't you also mention the rule of the the than Makarios Government (March 1964) prohibiting the sales of 38 items to the Turkish Cypriots, including baby food and baby milk, which fits right into the 1948 UN Act of GENOCIDE.   
I also send you some further facts on Cyprus issue below, written by one of my collagues, which you may not like but are the bare truth.
TURKISH INTERVENTION BROUGHT PEACE TO THE ISLAND – Part 1 of 8
The Cyprus question is one of the longest-running ethnic conflicts in the world dating back to the mid-1950′s. It is the result of the Greek Cypriot armed campaign to annex the island to mainland Greece – an irredentist ambition known by the Greek term enosis –against the will of Turkish Cypriots, one of the two ethnic peoples of Cyprus for over four centuries, and against the internationally established legal status of the state of Cyprus.
CYPRUS WAS BORN OUT OF A COMPROMISE, THEN RENEGGED ON IT – Part 2 of 8
The independent Republic of Cyprus was born as a compromise solution in 1960. The Republic of Cyprus was a partnership state based on the political equality of the co-founding Turkish Cypriot and Greek Cypriot peoples. It had a Greek Cypriot president and a Turkish Cypriot vice-president, each with veto powers to ensure political equality at the executive level. The legislature reflected the demographic balance between the two communities, on the one hand (with a 70/30 per cent ratio), and their political equality and effective participation in the legislative process, on the other. The judiciary was composed of one judge from each side, with a “neutral” judge from a third country as its president. This partnership Republic was guaranteed by the three “Guarantor” powers – Turkey, Greece and the United Kingdom – under a special international treaty, the Treaty of Guarantee.
DELICATE INTERNAL BALANCE WAS DESTROYED BY GREEK ULTR-NATIONALISTS, NOT TURKS – Part 3 of 8
The “state of affairs” thus created by the Zurich and London Agreements of 1960 was based on an internal balance between the Turkish Cypriot and Greek Cypriot communities, as well as an external balance between Turkey and Greece as the respective “motherlands” of the two ethnic peoples of the
island. This seemingly perfect system of checks and balances, however, faced a serious challenge within three years of its inception, when the Greek Cypriot side attempted to amend the Constitution by removing all provisions that gave the Turkish Cypriots a meaningful say in the affairs of the State. Failing that, they launched an all-out armed attack on the Turkish Cypriots throughout the island, killing and wounding thousands, driving one-quarter of the Turkish Cypriot population out of their homes and properties in 103 villages and causing widespread destruction.
GREEKS TURNED CYPRUS INTO A SLAUGHTERHOUSE VICTIMIZING TURKISH CYPRIOTS – Part 4 of 8
The ferocity of this onslaught was described by former Undersecretary of the US State Department, George Ball, in his memories titled “The Past Has Another Pattern” by observing that Makarios, the then Greek Cypriot leader, had “turn(ed) this beautiful island into his private abattoir.” He further stated that “Makarios’ central interest was to block off any Turkish intervention so that he and his Greek Cypriotes could go on happily massacring the Turkish Cypriots.”
THE TURKISH RESCUE OPERATION SAVED THE TURKISH CYPRIOTS FROM ANNIHILATION – Part 5 of 8
The Turkish rescue operation undoubtedly saved the Turkish Cypriot community from mass-extermination; prevented the annexation of Cyprus to Greece, and thus saved the independence of the island. Turkey’s legitimate and timely action has kept the peace on the island since 1974. Today, the Constitution of the Republic is dead and the “Cyprus” government has been completely usurped and monopolized by the Greek Cypriots. Turkish Cypriots and successive Turkish Governments have worked for the achievement of a settlement and have either initiated or accepted all major United Nations documents aimed at such just and lasting solution.
THE “ANNAN PEACE PLAN”: ACCEPTED BY TURKS, REJECTED BY GREEKS – Part 6 of 8
The latest and most elaborate document in this respect was the “Annan Plan” named after former United Nations Secretary-General Kofi Annan, who was the architect of the plan. The Annan Plan was put to separate and simultaneous referenda of Turkish Cypriots and Greek Cypriots on April 24, 2004. It was overwhelmingly accepted by the Turkish Cypriot people by a 65% majority; but was rejected by the Greek Cypriot people, at the behest of their leadership, by even a greater margin of 76%.
EU AND USA FAILED TO KEEP THEIR PROMISES TO TURKISH CYPRIOTS – Part 7 of 8
Although the United States, the European Union and other members of the international community have joined in the call for the lifting of the isolation of the Turkish Cypriots, little has been done to put words into action in this regard. What is at stake is not only the long-overdue and well deserved restoration of the human rights of the Turkish Cypriots through their integration with the international community, but also the credibility of those who have made promises and took decisions to end this isolation. Concrete and meaningful steps in that direction will not only put an end to this untenable situation but will also help the unification efforts on the island by motivating the Greek Cypriot side to come to a just and lasting settlement.
NO BLOOD SPILLED FOR 36 YEARS, THANKS TO TURKISH INTERVENTION – Part 8 of 8
Despite the absence of an international solution to unify the island of Cyprus, Turkish Cypriots have been enjoying peace and tranquility and have developed strong democratic institutions, world class universities, tourism facilities and able entrepreneurs. In fact, Turkish Cyprus can be a model for other nations in that region on how to cope with hardship within the framework of democracy and respect for human rights. A beautiful country with its unspoiled nature and famous for its warm Turkish hospitality, the Turkish Republic of Northern Cyprus is a place worth visiting year around. For more information on travel and other issues related to the Turkish Republic of Northern Cyprus, please visit www.trncinfo.com.
The above are the summary of the chapters.
Would you like me to send you the ful text, so that you can refresh and enrich you history knowledge on Cyprus.
With my regards
Prof. Dr. Ata ATUN
Turkish Republic of Northern Cyrus (TRNC)



POLİSLERİN ELİNE DEMİR ÇUBUĞU KİM VERDİ
Haberler doğruysa, Çetin Doğan’ı tutuklamak için gelen polisler demir çubukluymuş... Bu polisleri bu kadar başı boş kim bıraktı? Hukuk’un olmadığı her yerde herkese hak doğar. Bunun adı ya devlet başa ya kuzgun leşe’dir. Polislerin eline demir çubuğu kimler verdi, Pensilvalya’dan mı Amerika’dan mı Tayyip Erdoğan’dan mı, kimden, kamuoyunun tanıdığı bu polisler müriddir emir almadan çalışmaz... Eline demir çubuk aldığına göre bayağı delikanlı olmalı. Sınav sorularını çalıp polis hakim olanlar, sahipsiz köylerden çocukları dersanelere doldurup sonunda polis hakim yapanlar, en sonunda, demir çubuklarla askere karşı ayaklandılar demek. Demek iş buraya kadar geldi. O polisin gözleri mi karardı yoksa. Hani bugünlerde asker görenlerin gözleri kararıyor... Eline çubuk alanlar ya da o çubuk’u birilerinin eline verenler bizim cesetlerimizi çiğnemeden o çubukları kullanamazlar. Hukuk böyle bir çubuktan bahsetmiyor, yoksa o polis on bin kişinin okumadığı Taraf Gazetesi, Yedi yüz bini bedava satılan Zaman Gazetesi’nin gücüyle mi o çubuğu eline geçirdi? Benim vergilerimle maaş alıyor sonra kimlerden emir alıp askere çubuk gösteriyorsun? Yoksa birileri Türkiye’de ışıkları söndürdü de haberimiz mi yok. Bu çubuklar ışıklar çoktan söndürüldü ve heyhat biz zavallılar hala belki birazcık devlet hukuk bir yerlerde kalmıştır diye boşuna mı bekliyoruz, o çubuğu kaldırdığınız an başka bir halk başka bir ülke yola çıkar haberiniz olsun. Yoksa o polis bey gün ortasında askere meydan dayağı mı çekecekti... Yoksa falakaya mı yatıracaktı... Bu devletten maaş alan herkes, cumhurbaşkanından esrar arayan polis köpeklerine kadar herkes, o demir çubuk’un ne olduğunu infial içindeki halkımıza anlatsın... O çubuk ‘halkı galeyana getirmek halkı infiale sürüklemek’tir, hukuk bitti devlet bitti demektir. İnceleyelim bakalım o çubuk haberi doğru mu, doğruysa, 12 Eylül referandumunu hiç beklemeyelim, biz de başımızın çaresine bakalım. O demir çubuk varsa ve birileri ona göz yumuyorsa, sadece hukuk’un değil bağımsız topraklarımızın her ferdinin düşmanı olacak, duydunuz mu Cumhurbaşkanlığı makamı, duydunuz mu Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık makamı... Ajanların tertiplerin ve iftiraların sürüklediği bir ülkede yaşamaktan yorulduk yetmedi şimdi birileri çubukları eline almaya başladı demek... Sen çok yaşa Cumhurbaşkanım, çok yaşa Tayyip Erdoğan...
HİZBULLAH'TAN BAHSEDEN YOK
Oysa başka bir şey yazmak istiyordum. Derin Devlet denince bu ülkede herkesin aklına ilk gelen Hizbullah ve onların Güneydoğu’da yüzlerce insanı domuz bağıyla öldürmesi.. Gelmiş geçmiş dünya tarihinin en vahşi evet tüm dünya tarihinin en vahşi cinayetlerini işleyen Hizbullah’tan bugünlerde hiç bahseden yok.. Yüzlerce insanı kaçırıp sığınaklarda boğazladılar, kimdir bunlar.. Devlet mi kurmuşmuş örgütmüşmüş nemişmiş bileniniz var mı?..
Sekiz yıllık iktidarınızda Hizbullah’ın cinayetlerinden tek cümleniz niye olmadı, ucu size dokunur mu diye mi, sekiz yıllık iktidarınızda Malatya ve Trabzon’daki rahip cinayetleri, Hrant, Hablemitoğlu, Uğur Mumcular, hangi cinayetleri çözdünüz... Hiçbirini... Geçin hepsini şu Madımak’ın arkasına ulaştınız mı? Hiçbir ipucu yok ortalıklarda ve sekiz yıldır sadece kakaradan laf yuvarladınız.
Bir buçuk milyon insan cemaatin ve sizin en sıkı ABD dostluğunuzla öldürüldü, ağlamadınız, Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, ağlamadınız, Madımak’a ağlamadın, Hizbullah’ın cinayetlerine ağlamadın, albaylar onur intiharıyla öldü ağlamadın, rektör yardımcısı kendini öldürdü ağlamadın, Kuddusi Okkır gözler önünde ihmalden kasıttan öldü ağlamadın... Senin ismin belli tipin belli nerden geldiğin belli, daha geçen sene Suriye sınırlarını İsrail’e satıyordun bugün Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanlı’ya ağlıyorsun.
Madem ağlamak diye bir şey var, şehit evlatlarına ağlayan annelerin görüntülerini niye yasakladın, niye RTÜK’ü devreye sokup ‘halkı galeyana getiriyor’, ağlama görüntüsü ekranlarda verilmesin diye onlarca meclis konuşması yaptın...
Yasak koymakta haklıymış, başbakan ağlayınca ‘galeyana’ kapıldık, arkasından hangi dümen hangi fırıldak tezgahları devreye girecek diye…
Sekiz yılın sekizi de asrı saadet dönemi, özgürlükler ülkesi olduk, şu Mehmet Ağar’la Erkan Mumcu tam birleşeceksin ne oldu da ‘parti dağıldı’... Şu Erbakan ve oğlu gibi yetiştirdiği Numan Kurtuluş arasında ne oldu da ‘parti dağıldı’, şu Muhsin Yazıcıoğlu’na ne oldu da ‘partisi silindi’, şu Sinan Aygün de mi bir parti kurma hazırlığı içindeydi, ne oldu, şu Haberal’ın çevresinde ya da şu Kamuran İnan’lar da parti mi kuruyordu ne, bir yarısı içeri alındı, şu Doğu Perinçek bir parti başkanıydı içerde, Tuncay Özkan da parti kurmayı deniyordu hala içerde, şu Baykal’ın tüm hayatında oy oranları ilk defa ve nihayet yükseliyordu ki Baykal perişan edilip gömüldü, şu ART TV sahibi Mustafa Özbek’in de bir Türkiyem Grubu vardı, ne oldu, içerde..
Parti, örgüt, dernek, toplanma, muhalefet yapma, direnme, haklarını savunma ‘gücü’ ‘direnci’ eline geçiren, muhtemel, potansiyel, yüksek bir olasılık, kim taşıyorsa, herkes ya içerde ya bir gizli güç dağıttı...
Yetmedi hukuk’u yargıyı piç ettiniz yetmedi makamında cumhuriyet savcıları tutukladınız yetmedi yüzlerce asker yazar, yetmedi sabahın dördünde kanser hastası Türkan Saylan’ın evine girdiniz, ne buldunuz, iddialar vardı ne oldu, Erol Manisalı’nın İlhan Selçuk’un Kanadoğu’nun Kozmik Odalar’a girdiniz flaş flaş şok şok ne oldu, Bülent Arınç’a suikast yapan inek dağa kaçmış, dağ nerde?
Nesiniz siz... Bugün indim köyden, Karadeniz’in dev ağaçlarının yanından geliyorum. Halkımız sizi tanıdı, artık dünya durdukça bir daha yüzünüzü isminizi kimse yemin billah ederek beddualar ederek görmek istemiyor.
Başka şeyler de var, artık her yerde ‘soyutlandınız’. Eskiden insanlar arasında hepimiz içinde bir yerlerde konuşur yaşardınız, şimdi, halk, şunlar var ya onlar cemaatci, şu dükkan var ya AKP’li diye korkuyor ürküyor ve kendinden ayırıyor.. Uzaktan işaret ediliyorsunuz.. Şunlar şunlar var ya.. Şol cennetin ırmakları.. şo cennet’teki şo.. İşte ‘şoo’ oldunuz…Yani ‘biz’ değil, ‘içimizdeki’ değil, komşumuz değil, bizden değil.. Bizim mahalleli bizim köylü değil, hepiniz ‘şoo’ ‘şunlar’ oldunuz, soyutlandınız..
HALK SİZİ TANIYOR
Soyutlanıyorsunuz. Mesela dört beş sene önce yandaş yaygaralar şok şok asker şunu demiş bunu yapmış dediğinde halk kulak verip merakla ne oluyor diyordu, şimdi halk bütün numaraları çözdü, tezgahı anladı, istediğiniz manşetleri atın halk artık bu iftira kumpanyasını yemiyor... İftiralarınızı şok şoklarınızı flaş flaşlarınızı soyutladı, tınmıyor, oralı olmuyor, merak etmiyor, gerçek mi diye asla düşünmüyor...
Sizler ülkeyi soydukça halk da sizleri içinden arasından çıkardı, uzaklaşıp, soyutluyor... Hangi şehre gitsem ‘bir gitsinler Allahım’ feryatlarıyla yakarışlar...
Kenan Evren’e ihtilalin o günleri biat eden mektup yazan cemaatciler, Kenan Evren’i evliya yerine koyan İslamclıar, şimdi 12 Eylül’ü yargılayacakmış.. 28 Şubat’ın Çevik Bir’ine tek laf edemeyen, 27 Nisan’ın kahramanı Büyükanıt’ın altına milyon dolarlık araba çekenler, darbeleri sorgulayacakmış... İşte dört bucak kahve kahve anlatılıp halkımızın eğlendiği konular.. Neler anlatıyorlar, bu deliler diyorlar, Ermeni’yle protokol imzaladı Ermeniler’den kazık yedi, PKK’yla el altından anlaştılar PKK’dan kazık yediler, İsrail’e arabuluculuk yapıyorlardı İsrailliler kazıkladı, Kıbrıs’ta Annan planıyla kazıklandılar, Avrupa Birliği’nde yüzlerce kez gidip gelip çocuk gibi sözlerle kandırılıp kazıklandılar...
Bir insan bu kadar kazık yer mi, bu kadar çocuk yerine konur mu, bu kadar küçük düşer mi, düşer…
Çünkü bunlar siyasi bir hükümet değil bunlar insan değil, bunlar halk hiç değil, bunlar canlı yaşayan ottan böcekten mahlukattan değil...
Bunlar sadece ‘plan’... Üstelik başkalarının birilerinin ‘planı’... Yırtılıp atılacakları günü bekliyorlar.
Tıpkı Sırplar Boşnaklar’ı soykırımdan geçirirken, Boşnaklar’ın direnci iyice kırılsın, sonra bizim boynumuza sarılsın diye katliamlara seyirci kalıp bekleyen Amerika gibi... Omurilik direnç iyice kırılsın, komutanlar dize gelsin, tıpkı Baas’a karşı İslamcılar’ı kullandıkları gibi...
Bir çok coğrafya parçasında kusursuz işlemiş bu planın bir yanlışı var, burası Balkanlar ya da Orta-Doğu değil, bu toprağa bağımsızlığı batılılar bahşetmedi, bu ülkenin haritasını efendiler çizmedi, bu topraklarda bağımsızlığı tatmış ve seksen yıldır kavgasını veren bambaşka bir halk var... Bu halk Amerikan Planı’nı işlem tamam deyip yırtma şansını Amerikan ajanlarına bırakmayacak, bu planı Türk halkı bilekleriyle yırtıp tarihin çöplüğüne atacak...
Hayır, ona yanmıyorum, bağımsız cumhuriyete demir çubuk gösterenler bir de
kalkmış ‘kandiliniz mübarek olsun’ mesajı atıyorlar cep telefonlarına... Sizin bir kandiliniz var mı? Siz oturup bunu düşünün, yolsuzluk, ihaleler, üç kağıt, nursuz gelip şerefsiz gidiyorsunuz, sizin bu topraklarda ‘kandiliniz’ kalmadı, zaten cemaatciler evanjelist dini yorumlara çoktan başladı…
Nihat Genç
Odatv.com
   

....


The Rt Hon. Irsen Kucuk Prime Minister Nicosia

The Rt Hon. Irsen Kucuk
Prime Minister
Nicosia
Turkish Republic of Northern Cyprus
12 July 2010
Dear Prime Minister,

We, the undersigned Turkish speaking civil society groups in the UK, have come together to voice our collective concern about Cyprus Turkish Airlines (CTA), to offer our support to its staff, customers and related service providers affected by the airline’s collapse, and to demand immediate action to resolve the crisis.

We understand the extensive difficulties of the airline and the challenge before new CTA partner Atlasjet, which has taken over its operations during the peak travel season. However, this crisis is adversely affecting a huge number of people here in the UK and abroad and current measures and communications are falling far short of what is required.

It is vital passengers, travel agents and the airline staff here in the UK, as well as those elsewhere, have certainty about CTA operations in the near future, thereby preventing further damage to the fragile economy and international reputation of the TRNC.

Below are our suggestions to help alleviate the stress and chaos being caused in the UK to thousands of people. We urge the TRNC Government, Atlasjet, and all other stakeholders to work together and to adopt these measures quickly before the situation deteriorates still further in a few weeks’ time when the UK schools close and tens of thousands more pre-booked and paid CTA passengers will seek to take their summer holidays in Turkey and the TRNC.

Ten Point Plan to address CTA Crisis

1. Consult with CTA UK staff and UK travel agents about their needs and short and long-term plans, to ensure all factors are taken into consideration before embarking on any new actions.

2. Increase the number of flights between the UK, Turkey and the TRNC so there are adequate means to cover the backlog of passengers who have been unable to fly as per their booking, to ensure the situation is under control before the UK schools close and the problem gets completely out of control.

3. Prioritise CTA passengers over any new bookings via Atlasjet.

4. In line with UK and EU laws, ensure all CTA passengers with pre-paid tickets can get to their original destinations or offer a full and immediate refund. In addition, those CTA passengers who can be flown to the destination they require, but not on the original dates booked and who are unable to fly at a later date must also be offered a full and immediate refund.

5. Provide CTA staff in the UK immediate, full and ongoing briefings so that they can become the primary contact point for all CTA UK passengers and travel agents, allowing a single, accessible and experienced team to deal with the affected parties in the UK.

6. Utilise the official airline websites to give immediate updates in English and Turkish about the current situation, together with the revised airline schedules, how to obtain refunds, and any other required information.


7. Advertise in the UK Turkish papers to advise all affected people about the crisis and what they need to do if they have an existing booking or are planning to fly with the airline.

8. Ensure any sensitive information is communicated directly to affected people (e.g. CTA UK staff) either in a letter or face-to-face, and not via the media or text messages.

9. Allocate a single airline spokesperson to deal with the media in an informed and succinct way – regular briefings with all media should be provided, with the spokesperson a good communicator and senior enough to deal with a range of questions.

10. Liaise with other airlines serving the TRNC and ask they do not exploit this situation with higher prices at this difficult time, to avoid a mass exodus of travel via South Cyprus.

We cannot emphasise enough the anger and stress this crisis is causing to both businesses and consumers in the UK. Timely action is a must and in this regard Mr Prime Minister, we are happy to work alongside you and your Government to help resolve this situation to this satisfaction of all affected parties.

Yours,

1. Durmus Ibrahim Durmus, Chairman, UK Cyprus Turkish Chamber of Commerce (CTCC)
2. Fevzi Hussein, Chairperson, Embargoed!
3. Şener Sağlam, Chairman, Federation of Turkish Associations UK (FTAUK)
4. Israfil Erbil, Chairman, UK Alevi Cultural Centre and Cemevi
5. Mustafa Djamgoz, Chairman, Pro Cancer Research Fund
6. Zehra Suleyman, Chairperson, Blackfen Turkish School
7. Servet Hassan, Chairperson, Association of Turkish Women in Britain
8. Esat Mustafa, Chairperson, Vroisha (Yağmuralan) Association - VYA
9. Mustafa Gençsoy, Chairman, Kıbrıs Türk Cemiyeti
10. Dr Teoman Sirri, Chairman, Famagusta Association
11. Cetin Ramadan, Chairperson, Association of Turkish Cypriots Abroad (ATCA UK)
12. The Ataturk Society, UK
13. Anatolian Cultural Centre, UK
14. The European Turkish Sport Union
15. Asim Dilaver, Chair Konsorsiyum
16. The Union of Turkish Teachers in the UK
17. Association of Turkish People in UK
18. The Mustafa Kemal Association UK
19. Turkish Religious Foundation UK
20. UK Turkish – Islamic Cultural Centre Trust
21. Independent Industrialists and Businessmen’s Association –UK
22. Pekunluler Association (UK)
23. Southwark Cyprus Turkish Association
24. Turkish Pensioners Club (UK)
25. Turkish-British Chambers of Commerce and Industry
26. Turkish Bankers Association UK
27. Textile Industry Development Association (TIDA UK)
28. Turkish Forum UK Trust
29. Waltham Forest Turkish Association
30. UK Turkish Women’s Philanthropic Association (TWPA)









Dış politikanın başarılı ülkesi Türkiye’yi güveler sarmış

Rifat Sait*
rifatsait@balkangunlugu.com

Osmanlı tarihini incelediğinizde, tahta oturan padişah önce içişlerini yola koyar, sonra sefere çıkarmış. Bu genelde böyleydi. Buna rağmen üç kıtaya hüküm sürüp, 600 yıl ayakta kalmış koskoca Osmanlı devleti, maalesef yine aynı şekilde içerdeki İrlandalıların oyunları ile yıkılıverdi. Tarih ibretlerle doludur. En önemlisi de tekerrür eder. Ders alınsa ne ala, tarihi dahi okumaktan yoksunsak daha çok tekerrür eder maazallah.

Türkiye Cumhuriyeti, başarılı dış politikası ile son günlerde dikkat çekiyor ama kimilerine göre bu bir başarı değil.!!! Amerikanın izin verdiği ölçüde ve yine onun yönlendirmeleri ile oluşan dış politikada göstermelik başarılar olduğu idda ediliyor. Hatta daha da ileri gidip, Türkiye’nin kendine özgü orijinal bir dış politikasının olmadığını da söyleyenler dahi var. Yani onlara göre aslında büyük bir kandırmaca mevcut ve danışıklı döğüş yapılıyor. Her şeyin mükemmel olmadığının farkındayım ama bu kadarına da pes doğrusu.

Dış politikada önemli gelişmeler elbette oluyor. Türkiye, geçen dönem Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi üyeliğine seçildi. Aynı şekilde bu dönem Güney Doğu Avrupa Ülkeleri (GDAÜ) işbirliği süreci dönem başkanlığını Türkiye yapıyordu. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Başkanlığına ilk kez, bir Türk olan Antalya milletvekili Sayın Mevlüt Çavuşoğlu seçildi. İslam Konferansı teşkilatının başında Genel sekreter olarak yine bir Türk, Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu bulunuyor. Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİPA) Parlamenter asamblesi Başkanı Türk milletvekili Kemalettin Göktaş.Türkiye ve İspanya hükümetlerinin öncülüğünde başlatılan Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı takdir topladı. Komşu ülke İran’ın nükleer çalışmalarına Brezilya ile birlikte arabuluculuk yaptık. Büyük savaş veren iki ülke Sırbistan ve Bosna’nın Cumhurbaşkanları Türkiye’nin girişimleri ile bir araya gelip anlaşma imzaladılar. Hatta daha da önemlisi bu yıl 15.ci yıldönümünü andığımız Srebrenica katliamına Türkiye’nin girişimleri sonunda Sırbistan Cumhurbaşkanı Tadiç te bizzat katılarak bir bakıma tarihi bir özür diledi. Türkiye'nin başarılı dış politikası sonucu en son Sırbistan ile birlikte 59 ülke Türkiye'ye vizeleri kaldırdı. Komşu olmamıza rağmen tarih boyunca düşmanca ilişkiler içinde olduğumuz Yunanistan ile önemli bir döneme girdik. Türkiye-Yunanistan arasında ciddi anlaşmalar imzalandı. İsrail’e tarihinde ilk kez bir ülke “One minute” dedi. İsrail’in son Mavi Marmara katliamından sonra Türkiye’den gelen tepkiler ve İsrail hükümetini resmen ve alenen aşağılamamıza rağmen, barışma teklifi yine İsrail’den geldi. Uzun zamandır düşünülen ve son derece gerekli olan Dış Türkler başkanlığı kurumu nihayet kuruldu.Dış politikadaki başarıyı konuşacaksak bütün bunları da konuşmamız gerek.

Hani bir takım paranoya düşüncelere göre “Amerikanın izin verdiği ölçüde ve yine onun yönlendirmeleri ile oluşan dış politikada göstermelik başarılar” elde ediliyormuş ya. Hadi bir an için bunun doğru olduğunu düşünelim. Diyelim ki yukarda saydıklarımız bundan kaynaklanıyor. Peki, ama son günlerde bu başarılı ülkeye nedense nazar değdi. Tabiri caizse ülkeyi güveler sardı. Başta terör ve suni bir takım problemlerle ülke zarara uğratılmaya çalışılıyor.Bu konuda çok endişeliyim zira çok daha büyük tehlilerden korkuyorum.Allah bu cennet ülkenin yar ve yardımcısı olsun.

Şimdi sormak istiyorum.Aynı düşünceyi ortaya koyanlara göre, yani Türkiye'nin sahte bir başarılı dış politikası olduğunu ve bunun danışıklı döğüş olduğunu söyleyenlere göre  düğmeye basan da ABD ve bazı Batılı ülkeler değil mi? O zaman bir çelişki yok mu? Amerika kendi yandaşını ve ortağını bitirmek için mi düğmeye bastı? Diğer yandan bunun başka bir açıklaması da olabilir mi? O zaman bizde biraz Şeytanın avukatlığını yapalım ve madolyanın diğer yüzünü okuyalım. Mesela Türkiye gerçekten başarılı olunca “Siz Türkler fazla oluyorsunuz” demiş olabilirler mi? Bu yüzden eğer düğmeye basıldıysa ve bundan dolayı bilerek ve isteyerek nemalananlar varsa, onlar için gaflet ve ihanet içindedirler diyebilir miyiz? Türkiye'nin bu durumunu iç siyaset malzemesi olarak kullanmak ne kadar doğrudur? Bunu, tarih gelecek nesillere gösterecektir.Atatürk'ün çok sevdiğim o çok güzel sözlerinden birinde: "Mevzubahis vatan ise gerisi teferuattır"  diyor ya, O çok kızdığınız Amerikalıların pek çok kişiden daha Atatürkçü olduğunu görürüz.Zira Amerikada ülkenin çıkarları konu olduğunda , iktidarı ve muhalefeti ile uyulan ortak bir milli Amerikan politikası vardır.

Türkiye'nin başarılı dış politikasında her hangibir siyasi adres göstermeden siyasi istikrarın önemli bir etken olduğunu düşünüyorum.Şahsi çıkarlar ve bir takım münferid siyasi beklentiler nedeniyle, ülkenin istikrarı bozulamaz.Hatta haklı olup bazı siyasileri eleştirseniz bile daha iyi projeleriniz ve liderleriniz olmadığına inanıyorsanız dikkatli olmanız ve daha iyi bir zamanı beklemeniz gerekir.İntikam duygusu ve şahsi siyasi kinler ülkenin çıkarları ile bağdaşmıyorsa yaranın üstüne gerekirse tuz basılır. Kelimelerimizden hiç bir siyasi merkez anlaşılmamalıdır.Taraf olacaksak Türkiye'nin çıkarları neyi gerektiriyorsa o taraftayız.CHP'si, MHP'si,AK Partisi, DYP'si,SP'si, BBP'si,DSP'si, Türkiye için bir çivi dahi çakacaklarsa başımızın üstünde yerleri var.Diğer yandan Türkiye’yi saran güveler için naftalin yâda diğer bir ifadeyle çözüm ilacı, aklıselim beyinlerin birlik ve beraberliğinden başka bir şey değildir.Ben bu konuda ümitvarım.

***********************************************************************************

*Rifat Sait

Gazeteci-Yazar

BASAM (Balkan Stratejik araştırmalar Merkezi ) Başkanı
....


Kabotaj ve egemenlik
Kabotaj ve egemenlik
ender erdemil

Kendi denizinde egemen olanın kabotaj hakkında söz edilir. Bizde de 1926 yılında çıkarılan 815 sayılı kanunla Türk ulusu denizlerimizde ve ülkemizdeki tüm sularda egemenliğini eline almıştır. Gemileri Türk vatandaşları işletecek, bu gemilerde ve limanlarda Türk vatandaşlarına iş verilebilecek, balıkçılık ve benzeri faaliyetleri Türk vatandaşları yapabilecektir.

Ancak kendi denizimizde egemen olmanın bir önemli koşulu da kendi limanlarımızın sahibi olmaktır. Limanlarımızın sahibi olamadığımız sürece, kendi denizimizde egemenliğimizden söz edilemez.

AKP iktidarı, limanlarımızı oldukça sıkıntılı geçen bir süreç sonunda özelleştirmeyi başardı. Özelleştirilen limanlar da birden atılım yaptı. Yıllık faaliyetleri birden ikiye, üçe katlandı. İktidar, iyi bir iş yapmış olmanın keyfiyle arkasına yaslanıp, ellerini göbeğimim üzerinde kavuşturdu.

Oysa, ihracatı ekonominin can damarı, dünyaya açılmanın vitrini olarak gören AKP iktidarı, (ve tabii ondan öncekiler) limanların hızlı çalışması için gerekli yatırımları yapmamıştı. İyi yönetilmeleri için gereken çabayı da  göstermemişlerdi.

Bu yolla imanlarımız, kullanıcılarının en çok şikayetçi olduğu kurumlardan biri haline getirilmişti. Artık “özelleştirelim” dendiğinde “Olur mu öyle iş?” diyecek kimse kalmamıştı.

Mersin limanı da bu yollardan geçirildi, özelleştirildi.

Başya Deniz Ticaret Odası olmak üzere, tüm kurum ve kuruluşlar “aman ne iyi oldu” dedi. “Bakın liman ayrık ne güzel işletiliyor” dediler. Taa ki MIP, limanda egemenin kim olduğunu onlara gösterinceye kadar.

Denz Ticaret Odası Başkanı Cihat Lokmanoğlu, “Her ne kadar bazı hizmetlere daha fazla bedel ödeyecek olsak da…” demişti. Şimdi ödemek zorunda bırakıldıkları yüksek ücretten yakınıyor.

Kentin ekonomik faaliyetlerini yürütenlerin örgütlendiği kuruluşlar, önünü arkasını düşünmeden özelleştirmeleri alkışladı. Kentin kalbi olan bu kuruluşlar; MIP kendilerine gösterdiğinde ancak, egemenliklerinin ellerinden gittiğinin farkına vardı. 

Kentin kalbi olan kuruluşların biraz da kafası olsaydı, önünü arkasını biraz düşünselerdi bu işin buraya varacağını görürlerdi.

“Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durumu göze alarak…” demenin MIP’i aldığı karardan döndürebileceğini sanmak çaresizliğin dışa vurulmasıdır. MIP, parasını vermiş, Limanı 36 yıllığına kiralamıştır. Türkiye ekonomisi umurunda değildir.

Ayrıca sorarım kentin kalbi olan kuruluşlara, para kazanmak söz konusu olunca kaçınız umursarsınız Türkiye ekonomisinin durumunu?

Liberalizmin gereği de budur. Sizler para kazandıkça ekonomik dengelerin yerine oturacağı varsayılır.

Ama tekelleşme bu hesapta yoktur. Tekelleşmenin önünü kesen bir yasa da yoktur.

Hem olsa da MIP, sorunlarını uluslar arası mahkemelerde çözecektir. Özelleştirmelere hazırlık olarak yasası çıkarıldı. (Tahkim yasası)

1 Temmuz Kabotaj Bayramı. Anlamı yok edilen bir bayramı kutlamaya gitmedim.

Çocukluğumuzda, MIP’in şimdiki idare binası önündeki iskeleye yağlı kazık bağlanırdı. Ardından da denizde ördek yakalamaca…

Liman içinde oltacılara balık avını yasaklayan MIP’in “Liman içinde ördek avlamak yasaktır.” dediğini duyar gibiyim. 




 
....


Kaldırımda Yere Çömelmiş Bir Adam
Kaldırımda Yere Çömelmiş Bir Adam
Emre Kongar
5 Temmuz 2010
Bir kazma, bir kürek urganla birbirine bağlanmış. Ama uzunca bir urgan. Bir inşaatta ya da bir bahçede amele olarak çalışırken kullanabileceği türden bir şey.

Tüm sermayesini, varlığını ve geleceğini bir bağcığa sıkıştıran bir amele. Onun her şeyi bu sermayeye bağlı; bir kazma, bir kürek ve birkaç metrelik urgan. Kaldırıma kıçı yere değecek kadar çömelmiş, sermayesini eliyle sımsıkı kavramış öylece bekliyor.

Ben bu adamı uzun yıllardan beri görüyorum. 30-40 yıldır yolumun üzerinde duruyor. Adı bazen Ahmet, bazen İbrahim ya da Osman olabilir. O bir prototip figür gibi yolumun üzerinde bir heykel misali kaldırıma çömelmiş sabahları bekler durur.

Bütün dünyalığı elinde, ona sıkı sıkıya sarılmış. Tek silahı, tek gücü ve emeğinin yanındaki tek varlığı. Hatta benliği, ruhu, geleceği, boğazından geçecek lokması.

Yeri mi? İstanbul’un merkezindeki Kasımpaşa’nın tam merkezi. Unkapanı Köprüsü’nden gelip de tek yönlü Kasımpaşa yoluna girdiğimde sol kaldırıma çömelmiş, urganla bağladığı kazması ve küreği ile orada bekler. Ne bekler, önünde işçi arayan bir kamyonet dursun da ona sorsun diye bekler.

“Günlük 10 lira, atla arkaya…” Ahmet’i ya da İbrahim’i o gün orada görmemişsem şanslı olduğunu bilirim. Bir ya da iki günlük bir iş bulmuş ve karnını doyurabilmiştir.

Yıl 2010, aylardan haziran; Çapa Hastanesi’nden eve dönüyorum, yolum Kasımpaşa’dan geçiyor. Saat öğleden sonra üç. Ahmet’lerden biri yine orada, biraz şaşırıyorum. Onlara genellikle sabahları rastlardım, bu saatte pek görülmezler. Öğleden sonra saat üçte kimse gelip onları almaz. Ama umudunu hâlâ yitirmemiş, bir iki saatliğine de olsa birileri gelip onu götürebilir diye bekliyor. Yüzü asık, biraz da kararmış, umudu kalmamış gibi.

40 yıldır gördüğüm manzara hiç değişmiyor. Her gün üniversiteye giderken gördüğüm manzara bu. İş bekleyen “birkaç amele” kaldırıma çömelmiş Kasımpaşa’nın girişinde bekler durur. Hem de bütün teçhizatıyla birlikte; bir kazma, bir kürek ve onları sarmalayan urgan.

Gökdelenlerin, dünyanın en gelişmiş alışveriş merkezlerinin, altı yedi yıldızlı dev otellerin doldurduğu İstanbul’un ortasındaki Kasımpaşa’nın da ortasında bir Ahmet ya da bir Mustafa kaldırıma çömelmiş bekler durur.

Önünden geçerken içim cız eder, gözlerim sulanır. Heykel gibi bir adam, kıçı yere değecek kadar çömelmiş, elinde sımsıkı sarıldığı sermayesi bir kazma, bir kürek, biraz da urgan…

Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un ortasında bir Ahmet, öz kimliği ile dizlerini kırıp çömelmiş Kasımpaşa’nın kaldırımlarına; onun yaşamının ve alın terinin simgesi olmuş bir kazma, bir kürek ve urganla, dünyaya meydan okurcasına, yalnız ve tek başına…
Yoğun trafikte kaldırımın önünden yavaş yavaş ilerleyen otomobillerdeki insanlardan kaçı fark eder onu? Yüzde biri, yoksa binde biri mi? Fark edenler de şaşırırlar herhalde. Bu adam burada ne arıyor, dağ başı mı burası, yolunu şaşırmış herhalde diye düşünürler içlerinden.

Ama o yolunu şaşırmamıştır, boğazından geçecek lokmanın hesabını yapar. Başka gidecek bir yeri yoktur ki. Beton yığınları arasına sıkışmış bir kelebek gibi çırpınır durur.

Bu anlattığım bire bir gerçektir, 40 yıldır gördüğüm gerçek. Dün de, 2010 yılında da…

Koca kentin göbeğinde, Avrupa kültür merkezi İstanbul’da ekmek parası peşinde koşan Ahmet’lerden biri, bir amele, bir yalnız adam, tek başına, yere çömelmiş öylece bekler… Dünyaya meydan okurcasına.
....


Uğur Mumcu Bu Yazı Yüzünden Mi Öldürüldü
Uğur Mumcu Bu Yazı Yüzünden Mi Öldürüldü

Uğur Mumcu, 24 Ocak1993 günü bir suikaste kurban gitti. Bugün Mumcu’nun ölümünün 17. yılında onu hatırlıyoruz. Uğur Mumcu cinayeti halen aydınlatılamayan ve kamuoyunda akıllarda pek çok soruyu bırakan bir cinayetti.
Mumcu yaşamının son günlerinde Kürt sorunu üzerine çalışıyordu. Mumcu, suikastten iki hafta önce önemli bir yazı yazmıştı. Yazıda Barzani ailesi ile MOSSAD ilişkisi anlatılıyordu. Eğer Mumcu öldürülmeseydi bu konudaki araştırmasını derinleştirerek yayınlayacaktı.

İşte Uğur Mumcu’nun 7 Ocak 1993 tarihinde Cumhuriyet’te yayınlanan “Mossad ve Barzani” başlıklı yazısı:

Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişkiMOSSAD-Barzani ilişkisidir. MOSSAD,İsrail 'in gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?

Barzani 'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.
MOSSAD' ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney'de yayınlanan "Israel 's Secret Wars-A History of Israel's Intelligence Services" adli kitapta sergileniyor. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington'daki Brooking Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış. Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.
Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.

* * *

Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı 'ndan sonra, MOSSAD 'ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sayfa.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel'in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak 'tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.

1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması 'ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından "Kürdistan Demokratik Partisi"ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.

Barzani 'nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dış işleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.

MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail 'in Tahran 'daki askeri ateşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.

Nimrodi 'nin üstlendiği görev ilginç: Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani 'nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sayfa. 328-329) Kitapta, MOSSAD'dan Kürtler 'e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sayfa.328)

* * *

70 'li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?
Kitaba göre sürüyor. "Körfez Savaşı sırasında Irak 'ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv'e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. (sayfa.521) Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, simdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor.
MOSSAD, Barzani'ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor. Kitapta, Mesud Barzani'nin İsrail 'e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor. Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyorki daha da sürecek...Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek...
İlgi belli...
Ilişki de belli...
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD 'ın Kürtler arasında?
Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değilmi?

Uğur MUMCU( Cumhuriyet, 7 Ocak 1993)

....


Pazarlama Gerillaları
Pazarlama Gerillaları
Çocukluğumuzda gazetelerde Amerikan yapımı mizah türünde çizgi romanlar çıkardı. Bunların içinde, bizdeki adı Basri olan bir tip vardı. Sürekli kapıdan pazarlamacı kovmaya çalışırdı. Bizler de artık günlük yaşantımızda Basri Bey gibi olmaya başladık. Her gün birinin referansı ile bizleri arayan Sigortacı, Finans Yöneticisi, Bankacı, Deterjancı, Kozmetikçi, küçük ev eşyası satıcısı vs ile karşılaşıyoruz. Cep telefonlarımıza gelen reklam ve pazarlama mesajlarından zaten bıktık usandık.
Bir tanıdığımızın referansıyla gelen bu gençlerin hepsi okumuş çocuklar. Yakışıklı delikanlılar ve alımlı kızlar. Kılık kıyafetleri son derece düzgün. Ses tonları ve konuşmaları ikna edici. Çoğu az maaş, fakat getirileri oranında sınırsız prim vaadi ile çalışıyor. Birkaç günlük acemilik süresinden sonra hemen hepsinde işler açılıyor. Çünkü her birinin eş dost akraba çevresi “destek olalım” amacıyla ilk müşterileri oluyor. Bir iki ay sonra çevrede müşteri kalmayınca işler durgunlaşıyor, ne çalışan ne de işveren tatmin oluyor. Karşılıklı anlaşarak yollar ayrılıyor. Sırayı bir başka genç’in umutları alıyor dolayısıyla müşteri olma sırası onun yakınlarına geliyor. Bu kısır döngü devam edip duruyor. Bunlara pazarlama gerillaları diyorlar. Sanırım bu deyimin üzerine fazla yorum yapmaya gerek yok çünkü her şeyi çok açık anlatıyor.
Bu da bize yüzergezer sermaye yapılarının hediyesi sanırım.

  Hikaye bu ya; Ayakkabı üreten tanınmış bir marka Pazar araştırması için Afrika’ya iki görevli göndermiş. Birbirinden ayrı çalışan iki görevli araştırma sonuçlarını şirkete getirmiş.
Biri raporunda Afrika’ya hemen fabrikaların kurulmasının gerektiğini, yılda en az bir milyar çift satılacağını, diğeri ise kesinlikle yatırım yapılmamasını, bir çift ayakkabı bile satılamayacağını yazıyormuş.
Şirket yöneticileri önce ilk raporun sahibini dinlemiş. Araştırmacı başlamış anlatmaya “Afrika’da bir miyara yakın insan yaşıyor, hiç birinin ayakkabısı yok, herkese ayakkabı satarız” . İkinci araştırmacı araya girmiş “Afrika’da insanlar açlık sınırında yaşıyor ve kimsenin cebinde bir kuruş para bile yok kimse ayakkabı alamaz”.

  Dünya teknoloji ve üretimde tepe noktasında. Kalite ve tasarımcılık mükemmel. Müşteri memnuniyeti için ne gerekliyse yerine getirilmiş.
Amaa. Her gün telaffuz edilen o milyarlarca dolar belirli tekellerde toplandığı ve dünyanın kazanımları dünya insanına geri dönmediği sürece yakın bir gelecekte kimse ayakkabı alamayacak.
Hatırlarız, eskiden hemen her dükkanda bir yazı vardı “Müşteri veli nimetimizdir” diye.
....


İLHAN SELÇUK İÇİN
İLHAN SELÇUK İÇİN


Suay Karaman     
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

Anadolu aydınlanmasına yürekten bağlı bir Kemalist olarak 85 yaşında yitirdiğimiz İlhan Selçuk için, “sol” asla vazgeçilmeyecek bir temel felsefeydi.

İlhan Selçuk, çok güçlü bir kalem, iyi bir fikir savaşçısıydı. Üstün analiz yeteneğiyle Atatürkçülerin, ulusalcıların enerji, ışık ve çekim merkeziydi. Hiçbir haksızlık, tutukluluk ve işkence onu inandığı idealler için verdiği kavgadan vazgeçiremedi. İlhan Selçuk, 12 Mart darbesi günlerinde tutuklanarak, Ziverbey Köşkü’nde işkence görmesine ve 21 Mart 2008 tarihinden sonra Ergenekon terör örgütü üyesi olmakla suçlanıp, göz altına alınmasına karşın hep dik duruş sergilemiş, hiç ödün vermemiş; tüm ulusalcılara örnek olmuştur. İlhan Selçuk’a bu eziyetleri yapanlar unutulup gidecektir ancak İlhan Selçuk adı her zaman belleklerde kalacak, tarihte yaşayacaktır.

İlhan Selçuk yaşamının son yirmi yılını, başında bulunduğu Cumhuriyet Gazetesi’ni yaşatmaya adadı. Çok çetin günlerde, çok zor ve alçakça tertiplerle karşılaştı. Gün geldi Cumhuriyet Gazetesi kağıt sıkıntısı yaşadı, ilan sıkıntısı yaşadı, maddi sıkıntılar çekildi, matbaa bulmakta zorlandı. Ama İlhan Selçuk bunların hiçbirini okuyucuya yansıtmadan gazetenin iç düzenini şahsi otoritesiyle korudu. Okuyucuları gibi gazete çalışanları da ona her zaman güven duydular.

Babamın ölümü üzerine 20 Nisan 2004 tarihinde Pencere’de “Suphi Karaman İçin” adlı yazısı şöyleydi: “Suphi Karaman'ı yakından tanımak mutluluğunu hep gönlümde taşıdım; yürekli, kültürlü, efendi, daha özel deyişiyle 'müeddep' bir insandı; laik Cumhuriyet'in çağdaşlık bayrağı her davranışında dalgalanan bir saygıdeğer kişi...
Devrim için kellesini bu nankör yola gözünü kırpmadan koymuş...
Ama içi titrememiş..
Alçakgönüllü..
Son soluğuna dek, hiçbir gocunma duymadan, özel koşullar koymadan, kendisine yüklenen görevleri yürütmek için varını yoğunu ortaya koymuş pırıl pırıl bir insandı Karaman... “

Ben de İlhan Selçuk’u yakından tanımak mutluluğunu hep gönlümde taşıdım; yürekli, kültürlü, efendi, alçakgönüllü, devrimci bilge bir insandı. Cumhuriyetin ilk kuşağında yetişen insanların büyük çoğunluğu böyleydi, hepsi vatanseverdi. İlhan Selçuk’un Kent Otel toplantılarının sonunda yaptığı kapanış konuşmalarının her biri, ulusallıktan tam bağımsızlığa, Kemalizm’den devrimciliğe doğru aydınlanma öğretisiydi.

Ulaşım sorunları ile ilgili yazdığım bir kitaba önsöz için 15 Aralık 1992 tarihinde Pencere’deki “Lokomotif ve Sol” adlı yazısını rica ettim. Kitabı okuduktan sonra “Babana hep saygı duymuşumdur ama şimdi bir kez daha hayranlığım arttı, mum dibine ateş vermez derler ancak seni de kendisi gibi yetiştirmiş” dedi. Henüz yayınlanmayan kitabım için “Lokomotif ve Sol” adlı önsöz, benim için büyük bir onurdur. Lokomotif ve Sol adlı yazısının sonu şöyledir: “Sol, Türkiye’de hızla toparlanmalı, topluma lokomotif olabilmeli...
Eğer bunu yapamıyorsa ve neoliberalizmin kuyruğuna takılacaksa sol, geleceğiyle birlikte ülkenin yarınlarını da açık arttırmaya çıkarmış demektir.”

Ülkemizin ender lokomotiflerinden İlhan Selçuk’u kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Ama bu lokomotifin bizi her zaman aydınlanma devrimine doğru götüreceğinin bilincindeyiz. Akılcılık, aydınlanma ve hoşgörüyü içinde barındıran Bektaşi öğretisinin beşiğinde, Anadolu’daki bilgeliğin kalesi Hacıbektaş’ta toprağa verilen İlhan Selçuk, yaşarken ışık saçmıştı; öldü ama ışığı hiç sönmeyecek, bizleri aydınlatmaya devam edecek..

İlhan Selçuk’un babam için yazdığı yazının sonu şöyleydi: “Suphi Karaman, yaşını başını almış bir bilinçli devrimciydi..
Ama, gözleri açık mı gitti?.. “

Yıllarını ülkesinin aydınlanmasına adayan İlhan Selçuk’un da gözleri açık mı gitti?


İlk Kurşun Gazetesi, 28 Haziran 2010.
....


AP’de Girişim Yapma Zamanı Geldi
AP’de Girişim Yapma Zamanı Geldi

Rumlar Kıbrıs konusunda, göz boyama ve gerçekleri çarpıtma faaliyetlerine hiç aralıksız devam ediyorlar.
Her fırsatı ve her olanağı da tepe tepe kullanıyorlar.
Evvelki haftalarda olmayan bir şehrin var olmayan ve faaliyet göstermeyen Belediyesinin başkanı Galanos, Avrupa Parlamentosunda Maraş ile ilgili bir fotoğraf sergisi açtı ve AP milletvekillerini Maraş’ın iadesi konusunda provoke etmeye çalıştı.
Hristofyas’ın Direkt Ticaret Tüzüğü konusunu Maraş’ın iadesine bağlama çabaları boşuna değil. Galanos Ap’de kulis yaparken, Hristofyas da, Konsey ve Komite düzeyinde faaliyetlerini sürdürüyor.
Evvelki gün de Avrupa Parlamentosunda KKTC’deki sözde kültürel ve ekolojik mirasın yıkımına ilişkin bir fotoğraf sergisi açıldı. “Özgür Girneliler İnisiyatifi” Başkanı Kleanthis Soleas de serginin gerekçesinin, KKTC’de Kültürel Mirasın yok edilmesini ispatlanması ve AP milletvekillerinin bu konuda bilgilendirilmesi olduğunu dile getirdi.
Bu fırsatı kaçırmayan Avrupa Parlamentosu’ndaki Rum Milletvekili Eleni Theoharus, AP’daki fotoğraf sergisinin ardından düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamada, AP’den bir grup milletvekilinin Eylül ayında Girne’yi ziyaret etmesi için çalışmalar başlattığını dile getirdi.
Güney’deki “Özgür Girneliler İnisiyatifi”yle birlikte, Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Stefan Fule’ye ve Avrupa Komisyonu’nun Kültür, Çok Dillilik ve Gençlik Komiseri Andrulla Vasiliu’ya, “KKTC’deki ekolojik ve kültürel yıkımın sona erdirilmesi için” Kıbrıs Rum Yönetimi olarak resmen başvuruda bulunduklarını söyledi.
Avrupa’yı ve dünyayı Kıbrıs konusunda yanıltmak için Kıbrıslı Rumların bu ne ilk girişimleridir, ne de son.
21 Aralık 1963 günü silahlı Rumlar Kıbrıslı Türklere saldırdıkları vakit, Makarios Hükümeti dünyaya “Kıbrıslı Türkler isyan etti”  diye açıklamalarda bulunmuş, devlet başkanlarına bu içerikte resmi mektuplar göndermişti.
Artık Talat döneminin “Aman Rumları gücendirecek hareketler yapmayalım” düşüncesinin uygulamada olduğu dönemler geçti.
Güceneceklerse gücensinler.
Kıbrıslı Türkleri dünyadan soyutlamak için elden geleni yaparlarken, sportif, kültürel, akademik, ekonomik, ticari, ulaşım ve işletişim konularında bizleri dünyadan koparıp, baskıları altına almaya çalışırlarken, bizim de karşı çalışmalar yapmamızın zamanı geldi.     
Avrupa Parlamentosunda ve AB’ye üye devletlerin başkentlerinde 1963-194 yılları arasında uğradığımız soykırım ve 1974 sonrasında da bizlere uygulanan ambargolarla ilgili olarak girişimler yapmamız, sergiler açmamız ve konferanslar vermemiz gerekli oldu.
Avrupa Parlamentosundaki milletvekillerinin, Rumların sokaktaki silahsız Türkleri toplayıp kurşuna dizdiklerinden, 103 köydeki Türklere bir plan dahilinde saldırıldığından ve evlerini terk etmek zorunda bırakılan Türklerin evlerinin sistematik bir şekilde yıkılıp yok edildiğinden, Türklere ait iş yerleri ile tarlaların Rumlar tarafından bir tek kuruş ödemeden yıllarca kullanıldığından haberleri olmadığından eminim.
Yakılan, yıkılan Türk mabetleri hakkında bilgileri var mı? Ondan da emin değilim.
Gasp edilen Kıbrıslı Türklerin hakları, maaşları, emeklilikleri, gelecekleri, eğitimleri ve diğer insani hakları. Bunları bizim insanlarımızın büyük bir kısmı bile bilmiyor.
Artık bizim de Avrupa Parlamentosunda kapsamlı bir fotoğraf sergisi açma zamanı geldi.
Konferanslar düzenlemeliyiz.
Tüm Avrupa Parlamentosu Milletvekillerine sistematik olarak haklılığımızı ve mağduriyetimizi içeren yazılar göndermeliyiz ve Rumların Kıbrıs konusunda ne denli tek taraflı çalıştıklarını ve dünyayı yıllardır aldattıklarını ortaya koymalıyız. 
Zamanı şimdi.
2010 Aralığı dönüm noktası olacaksa, biz de buna katalizör görevi görecek girişimler yapmalıyıoz.

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 
22 Haziran 2010
....


İlhan Selçuk’un son yazısı
İlhan Selçuk’un son yazısı
Saygıyla anıyoruz

"İkisini de Eyvallah...

Arabayla asfalt yolda giderken birden karşına bir levha çıkar..

“Yol kapalı”

Bozulursun...

Ama yapacağın bir şey de yoktur.

Bugün Pazar!..

Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllı gışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler.

.....

Nalları dikmezsem...

Daha görüşürüz...

Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola...

İkisine de eyvallah... "
....


Gazze krizi ve Türkiye'ye bakış
Gazze krizi ve Türkiye'ye bakış

Eyüp Coşkun
BEYRUT

Son günlerde Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta özellikle Müslüman kesiminde, en çok aranan, herkesin birbirine sorduğu sorulardan biri “Sende Türk bayrağı var mı?”

Hatta bu soru neredeyse bütün Ortadoğu ülkelerinde en çok sorulan sorulardan biri.

Bir ülkenin bayrağının, kendi ülkesi dışında aranması, Dünya Kupası döneminde olduğumuz için garip olmayabilir. Ama Türkiye’nin Dünya Kupası'na katılmadığını göz önüne alınca, insanların bayrak aramasının bir tek gerekçesi var, o da İsrail’le Türkiye arasında yaşanan gemi krizi.

İnsanlar özellikle 9 insani yardım kuruluş görevlisinin İsrail’in yaptığı askeri harekat sonrası hayatını kaybetmesiyle olan gelişmelerden sonra olan olayları an an izliyorlar.

Ve Türkiye’nin İsrail’e karşı aldığı tavır, geliştirdiği siyaset, bütün Arap ülkelerinde olduğu gibi, büyük destek görüyor.

Son iki haftadır neredeyse hemen her gün, ellerinde Türk bayrağı bulunan yüzlerce, binlerce insan, Beyrut’un çeşitli bölgelerinde bir araya geliyor.

Arap ülkelerine kınama
Ellerindeki çeşitli boyutlardaki bayraklarla İsrail’i ve Filistinlilere karşı uygulanan baskı konusunda temkinli adımlar atan Arap ülkelerini kınıyorlar.

Buna karşın, Türkiye ve Türk siyasetçilerini ise, destekleyen konuşmalar yapıyorlar.

Ellerine Türk bayrağını alan Mardin kökenli Lübnan’da yaşanan Türkler de, neredeyse hemen her gün belli saatlerde buluşup, bulabildikleri araçlarına Türk bayrakları takarak sokaklarda kafileler halinde dolaşıyorlar.

Hafta sonu gezilerine aileleriyle çıkan Lübnanlılar, araçlarına motosikletlerine irili ufaklı Türk bayrakları takarak geziyor.

Gösterilerde en çok göze çarpan ilginç görüntülerden biriyse, Lübnanlı Komünist Parti taraftarlarının, ellerinde Türk bayrakları, kafalarında gemi şeklindeki şapkalarıyla eylem yapmaları. Hatta bunların arasında bulunan Lübnanlı Ermeniler bile olduğu söyleniyor.

İsrail kurulduğu günden bu yana hem kendi ülkesinde, hem de çeşitli Arap ülkelerinde mülteci olarak yaşayan, kimlikleri bulunmayan milyonlarca Filistinlinin içinde bulunduğu durum, Türkiye’nin bu kez daha farklı bir boyutla aldığı tavır nedeniyle bir kez daha değerlendiriliyor

Arafat ve Erdoğan
Hem de öylesine büyük bir Türkiye desteğiyle değerlendiriliyor ki, sadece bayraklarla Türkiye’yi destekleyen sloganlar atılmıyor.

Bunun yanında insanlar, Filistinli lider Yaser Arafat’la, Başbakan Erdoğan’ın resimlerini milli kahraman olarak aynı posterde buluşturuyor.

Özellikle 400 bine yakın Filistinlinin yaşadığı Lübnan’da bulundukları bölgelerde, Türkiye’ye, Başbakan Erdoğan’a teşekkür yazılı pankartlar her yerde göze çarpıyor.

Başta Türkiye olmak üzere, Avrupa ülkelerinde Türkiye’ye de eksen kayması olup olmadığı tartışmaları sürerken, Türkiye’ye verilen bu destek Lübnan’daki siyasi yorumcuları bile şaşırtmış durumda.

Onlar da daha önce ülke yöneticilerinin, siyasi olarak yıllardır mesafeli durdukları Türkiye’ye karşı halkın gösterdiği bu yakınlık ve samimiyetin boyutlarını anlamak için çalışmalar yapıyorlar.

Yazdıkları yazıda, Osmanlı imparatorluğu döneminde, 450 yıl boyunca bölgeyi yöneten Türklerin, Arap ülkelerinin hiçbirinin yöneticilerinin yapmadığı kadar ikinci kez yeniden bölgeye büyük ilgi gösterdiğini hemen her yorumlarında dile getiriyorlar.
....


TÜRKİYE’DE ALEVİ OLMAK!
TÜRKİYE’DE ALEVİ OLMAK!



Süleyman YAĞIZ  www.haberakis.com ‘a yazdı



Anadolu Aleviliği, -başka hiçbir kesimi küçümsemiyorum ama- Anadolu’nun en aydınlık yüzüdür. Buna karşın Türkiye’de Alevi olmak çok zordur!



Çünkü bu ülkede, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk örneğinde yaşandığı gibi, bırakınız Alevi olmayı, Alevi köylerine yardım etmeyi dahi suç olarak gören bir zihniyet var!



“Küçümsemiyorum” sözcüğünü özellikle kullandım… Çünkü ben, hiç kimseyi “buçuk” görmedim... Habertürk Gazetesi’nden Düzgün Karadaş’a da benimle yaptığı röportajda (7 Haziran 2010) söylediğim gibi, hayatımda en iyi başarabildiğim şey, “empati”dir.



Dolayısıyla ben hiç kimseyi “öteki” görmedim. Çocuk yaşlarda da görmedim, bu yaşımda da görmedim. Öteki görmeyi hiç bilmedim. Bundan sonra da bilmek istemiyorum. Empati yapabildiğim ölçüde kendimi mutlu hissediyorum.



***

Evet, Anadolu Aleviliği, Anadolu’nun en aydınlık yüzüdür. Bunu derken, kimseyi küçümsemediğim gibi kesinlikle ayrımcılık da yapmıyorum. Ben bir gözlem ve kanaatimi aktarıyorum.



Bu konuda minik bir örnek vermek istiyorum: Doğum yerim olan Gaziantep’in İslâhiye ilçesinde, bundan yaklaşık 50 yıl önce bir Alevi amcayı inek güderken görmüştüm; kafasında “fötr şapka” vardı…



Bu, Aleviler’in yenliklere, devrimlere ne kadar hazır ve uyumlu olduklarının çok somut bir kanıtıdır. (Ben 40 yılı aşkın bir süredir kentte yaşıyorum; hâlâ kafama “fötr şapka” takamam.)



Gözlemleyebildiğim kadarıyla ülkemizde kız çocuklarını okula ilk gönderenler de Aleviler olmuştur. Zaten sadece bu konuda değil, genel olarak Anadolu aydınlanmasında Alevi-Bektaşi kültürünün çok büyük rolü, etkisi ve katkısı olmuştur.



Buna karşın Aleviler hep dışlanmışlardır… Dünyanın en adi iftirasına muhatap edilmişlerdir… Kırılmışlardır, kıyımdan geçirilmişlerdir… Çok incitilmişlerdir, ama hiç incitmemişlerdir…



Bunca dışlanmışlığa rağmen de hep kardeşlikten; “bir”likten, “iri”likten, “diri”likten söz etmişler; ve ayrımcılık değil, sadece ve sadece eşitlik istemişlerdir. Ama bir türlü eşit olamamışlardır.



***

Eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın başına gelenleri görünce bunları yazma ihtiyacını duydum. Ergenekon soruşturması kapsamında evi aranan ve gözaltına alınan Oktay, bakınız ne diyor:



“Bir kısım medya tarafından hakkımda bir linç uygulaması gerçekleştiriliyor. Onulmaz, tedavi edilmez, hastalık derecesindeki bir husumetle saldırılara maruz kalıyorum.



Bu çevreler geçmişte de mezhebimden rahatsız olduklarını açıkça belirtiyorlardı. Bir Alevi’nin Adalet Bakanlığı’na atanmasını şaşkınlıkla karşılamışlar ve asla hazmedememişlerdi. Hele hele Alevi inançlı bir gencin hakkıyla hâkim veya savcı olmasını dünyanın sonu gelmiş gibi değerlendiriyorlardı.



Şahsımla ilgili iddiaları kullanarak HSYK sistemini karalamak, bu sistem hakkında şaibe yaratmak suretiyle anayasa değişikliklerinin gerçekleşmesine hizmet etmektedirler. Kimselerle görüşmeden Robenson gibi mi yaşamalıydım?”



***

Yargıyı etkilemek gibi bir düşüncem yok; olamaz da… Zaten bir muhalefet milletvekili olarak böyle bir gücüm de yok…



O nedenle çok rahat söylüyorum: Seyfi Oktay yalan söylemiyor... Buna yürekten inanıyorum.



Çünkü, yazımın başında da söylediğim gibi, Türkiye’de Alevi olmak çok zordur! Seyfi Oktay şimdi o zorluğun en zorunu yaşıyor!



Nereden mi biliyorum?



- 17 yıl önce Alevi sanılarak işten atılan biriyim de oradan biliyorum!
....


ÇALMAYACAKSIN
ÇALMAYACAKSIN

Suay Karaman      Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri
Büyük Ortadoğu Projesi adı verilen işgal planının “eş başkanıyım” diyen bir başbakanın, o projenin “as başkanı” olan İsrail’in, Filistin politikasına karşı çıkışındaki samimiyeti inandırıcı değildir. Yahudilerin ABD’deki JİNSA örgütü tarafından “Yahudi Üstün Hizmet ve Cesaret Madalyası” ile ödüllendirilen ve “Musevilerin ebedi dostu“ olarak ilan edilen bir başbakanın, İktidarının olurunu ABD’nin Beyaz Saray’ından ve  etkin Yahudi lobisinden alması, o çevrelere karşı bağımsız ve ulusal bir politika izlemesi mümkün değildir.
Önceki yıl Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanına “sen öldürmeyi çok iyi bilirsin” diyen başbakan, İsrail’in Mavi Marmara gemisine yaptığı baskın sonrasında Konya’da konuştu ve Tevrat’tan alıntı yaptı. On Emir’in 6. maddesini İsrail yetkililerine anımsattı: Öldürmeyeceksin…
Başbakan ABD’nin Irak’a yaptığı saldırılarda silahsız, savunmasız Irak’lı kadın, erkek ve çocuklar başta olmak üzere, iki milyona yakın insan öldürülürken sesini çıkarmamıştı. Telafer’de, Bağdat’da, Basra’da,  ABD askerleri  Irak halkına  soykırım uygularken, lojistik destek bile vermişti. İsrail’in istediği zaman Filistin’i ve Lübnan’ı bombalaması karşısında da başbakan sessizdi ve Birleşmiş Milletler tarafından teröre destek vermekle suçlanan Yasin El Kadı’ya kefil bile olmuştu. 
Başbakanın Konya’da yaptığı her zamanki bilinen bu şovlarını, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu şöyle yanıtladı: “Doğrudur, 6. madde öldürmeyeceksin diyor. Ama bir de 8. madde var; çalmayacaksın diyor, 9. madde de yalan söylemeyeceksin diye emrediyor.” Başbakan bu yanıta öfkelendi ve ne diyeceğini şaşırdı, CHP Genel Başkanını İsrail’in sözcülüğünü yapmakla suçladı. “Çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin” maddelerinin başbakanı neden öfkelendirdiği anlaşılamamaktadır.
Başbakan hakkında İstanbul Anakent Belediye Başkanlığı yaptığı döneme ilişkin TBMM Başkanlığı’na ulaşan ve dokunulmazlık zırhının kaldırılması istenen fezlekelerde “görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrakta ve kayıtlarında sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçlamaları yer almaktadır. Başbakan hakkında 1994 yılında İstanbul Anakent Belediye Başkanı olmasından, milletvekili seçildiği 2003 yılına kadar geçen sekiz yılda 84 suçlama kayıtlara alınmıştır, bunlardan yalnızca birinden beraat etmiş, hakkındaki 20 suçlamadan “Rahşan Ecevit’in affı” ile kurtulmuş ve diğer 63 suçlamadan ise dokunulmazlık sayesinde şimdilik kurtulmuştur. Bunlarla ilgili kısa bir özet bilgi şöyledir:
* Belediyeye ait gayrimenkullerin çeşitli vakıflara, Fiziksel Engelliler Vakfı’na Devlet İhale Kanunu’na aykırı olarak kiraya verilmesi. (Dosya zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırıldı),                                                                                                                      * İSKİ’nin mülkiyetinde olan bazı taşınmazların İSKİ ihale yönetmeliğine aykırı olarak Su Vakfı’na kiraya verilmesi. (Rahşan affı olarak bilinen 4616 sayılı yasa kapsamında ertelendi).                            * Aya Nikola Rum Ortodoks Ayazma Kilisesi’nin belediye görevlileri tarafından yıkılması konusunun yasal işleme tabi tutulmaması. (Afla ertelendi),                   * Belediye yönetiminin kendi görüşüne paralel bazı dernek veya vakıflar yolu ile bağış toplaması. (Afla ertelendi),                             * Belediyece öğrencilere verilen burslar. (Yargılama kararı zamanaşımı ve afla ortadan kalktı).                                   * Akaryakıt istasyonunun çalışma ruhsatı olmadan faaliyetine izin verilmesi. (Dokunulmazlık nedeniyle dosya Adalet Bakanlığı’na gönderildi),                                * 1997-2001 yılları arasında imar, trafik, çevre ve gayri sıhhi müesseseler mevzuatına aykırı olarak akaryakıt satış ve servis istasyonlarına çalışma ruhsatı verilmesi. (Başbakan’ın dokunulmazlığı nedeniyle dosya Adalet Bakanlığı’na gönderildi),          * Usulsüz ve keyfi personel ataması yapıldığı, akıllı bilet makinelerinin belediye başkanının tanıdığı firmalardan alındığı, belediyenin zarara uğratıldığı, İETT ihalelerine fesat karıştırıldığı, İkarus otobüslerinin tamir-bakım ve yedek parça alım ve kullanımında usulsüzlük yapıldığı. (AKP iktidarı döneminde 20 Mart 2003 tarihinde işleme konulmama onayı alındı).
Bütün bunların apaçık ortaya dökülmesi başbakanı öfkelendirebilir belki, ama aydın ve bilgili görünmek için söylediklerinin arkasında olmasını bilmek bir erdemdir. Yoksa her istediğini, aklına her geleni söylemekle iyi yönetilen bir ülke görülmemiştir.
Öldürmemek, çalmamak, yalan söylememek insanı, insan yapan erdemlerin başında gelir. Ancak tartışmalı mal varlıklarının, iki milyar doları aşan kişisel servetlerin hesabının da verilmesi gerekir. Yolsuzluktan beslenenler zamanı gelince bunun hesabını yargı önünde vereceklerdir. Halk oyuna sunulan anayasa değişikliğiyle bile, yolsuzlukların gizlenemeyeceğinin bilinmesi gerekir..

İlk Kurşun Gazetesi, 14 Haziran 2010.


 
 




....


ZALİM İSRAİL
ZALİM  İSRAİL

Necla Karataş

İsrail, servis tabağının içine koymuş masum insanları, ellerindeki çatal, bıçakla parçalayıp yiyor. Yanında da bir bardak kan!..
Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara  gemisini kurşunladı İsrail!
Beş kişinin bedenini yem etti  toprağa. Yaşama haklarını ellerinden aldı. Barış güvercinlerini de yaraladı… Aslında iyilik, insanlık kurşunlandı… İnsanlığın kanı aktı! Neredesin ey insanlık? Ölme lütfen! Hey Avrupa!
Hey İnsan Hakları! Hey Obama! Güya barış getirecektin dünyaya!.. Neredesiniz?Hiç vicdanınız kanamıyor mu? Ayağa kalkın, Kalkııın, gafletten uyanın!.. Savaş mağduru çocuklara  ekmek taşıyan bir  gemi basılır mı?..
Kime kızsam vurana mı, yoksa o gücü kendilerinde bulmalarına  yardımcı olanlara
mı?.. Yüreğim acıyor, yüreğim cayır cayır yanıyor.
Ey İsrail! Sen insan mısın ? Sana insan diyenin damarları kurusun . Yıllardır kafa  kesiyor, bacak kırıyor. Masum kanından göller oluşturuyorsunuz…İnsan kanı dökmekten bıkmadınız mı daha? Siz hiç insanlarla  iç içe , barış  ve huzur içinde yaşanan bir diyar özlemez misiniz? İnsan olan özler... Bu Döktüğün , su değil , kızıl  insan kanı, insaan! Sana yapılmasını istemediğin zulmü neden insan kardeşlerine  yapıyorsun?.. Kan dökmek bir başarı mı?!İyilik iyiliği , kötülük  kötülüğü çeker… İnsan olan , haksız yere cana kıymaz, zulüm etmez…Bu ettiğin zulmün hesabını Tanrı’ya nasıl vereceksin? Tanrı seni bağışlar mı ?
Tevrat’ın hükümlerini kendi düşüncelerine göre yorumluyorsun ve çarpıtıyorsun…Yüreğini sarmış kara yılanlar, sen insan kılığında bir canavarsın. Sen kendini otorite  ve aklın rengi mi sanıyorsun , ırkların en önemlisi, en özeli olduğunu mu düşünüyorsun? Bütün ırklar özeldir, değerlidir… Sen kim oluyorsun ? Sen ancak hakiki insan  olmayı başarabildiğin zaman Tanrı’nın  seçilmiş kavmi olabilirsin.Tanrı’nın seçilmiş kavmi; iyiliğe bağlanan,güzel ahlaklı , merhametli,adil ,kötülükten tiksinen , diğer canlıların yaşama hakkına saygı duyan , insan hayatına değer veren ,insan sevgisiyle dolu olan  insanlardır.
Bu kavganın ,bu kudurmuşluğun anlamı ne ?Hakiki insan olmadığın  sürece engerek  yılanından kalmaz hiçbir farkın.Gerçi yılana haksızlık ediyorum. Yılan sizin  bu yaptıklarınızı  asla yapmaz .Tanrı  insan kardeşlerinizi  katledin diye yaratmadı sizi. Böyle
zulüm etmeye, kan dökmeye devam ederseniz, sizi yerin dibine geçirir.”Biz bir  memleketi helak etmek istediğimizde,onun refah içinde yaşayan şımarık ele başılarına (itaati ) emrederiz de onlar orada kötülük ederler.Böylece  o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz .” (İsra,16)
            Bencilce duygu ve düşüncelerden bir kurtulabilseniz. İnsan kardeşlerinizi bir sevebilseniz…
İnsan ,düşünebilen,üretebilen  bir varlıktır sözüm ona ; teknolojiyi geliştirdi , aya çıktı ama savaşı durduramıyor! Asırlardır barışın ,huzurun , mutluluğun hayallerini kuruyoruz.Ama düşlerimizi  bir türlü gerçekleştiremiyoruz…Neden? Çünkü ,sevgi ve merhameti gün ışığına çıkaramıyoruz . Çünkü, gerçek  insan olmaya çalışmıyoruz. Çünkü ,nefreti ,kini, öfkeyi ,kibri,  kıskançlığı, yüreğimizden söküp atamıyoruz.
Biz hem Türk halkının , hem İsrail halkının, hem de diğer halkların  haksız yere katledilmesine karşıyız  . Müslüman’ı ,Hristiyan’ı,Yahudi’si…Gökyüzündeki gökkuşağı gibi birbirinden farklı olabilir. Ve her can kendine özeldir ,güzeldir,değerlidir.  İnsanlar  ne zaman ki ,insan kerdeşlerini  sevebilirse, başkalarını kendilerinden ayrı görmemeyi öğrenebilirse, işte o zaman  göklere yükselebilir…
            Sev insan kardeşlerini,
Onları kendinden ayrı sanma,
Güneş gibi sev,
Yağmur gibi sev,
Rüzgar gibi sev,
Hiç çıkar beklemeden sev.


Necla.Karatas@hotmail.com


Necla Karataş
1967 yılında  Antakya’da doğdu Necla Karataş.Yedi yaşlarında ailesiyle
Almanya’ya göç etti .Lise eğitimini Almanya’da tamamladı.       
1984 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptı. Üç dil biliyor. Evli ve iki çocuk annesi.
2002 yılında Favori & El ele Dergisi’nin hikaye yarışmasında ödül  aldı. Türk Dili Dergisi’nde, Tümgazeteler internet sitesinde, Kültür Çağlayanı, yerel dergilerde  öyküleri,denemeleri,şiirleri yayımlanıyor. Karataş’ın”Sevmerada” adında Kanguru Yayımlarından çıkmış bir kitabı var. Yazın çalışmalarını  öykü,deneme anı ve şiir alanlarında  sürdürmektedir. 
....


İsrail'in İnsani Yardım Gemilerine Saldırısı ve Beklentiler
İsrail'in İnsani Yardım Gemilerine Saldırısı ve Beklentiler

  İsrail'in şiddet kullanımı konusunda yaptığı açıklamalar uyandırmaktadır. İlk yapılan açıklamalarda müdahaleye direnenlerin sopalar ve bıçaklarla karşı koydukları ve bir İsrail askerinin silahını almaya çalıştıkları söylenirken daha sonra yapılan açıklamalarda gemidekilerin İsrail müdahalesine ateşli silahlarla karşı koydukları ifade edilmiştir. Son olarak İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon'dan yardım filosunu organize edenlerden bir bölümünün uluslararası terörist gruplarla bağlantılı oldukları iddiası gelmiştir. Bu açıklamalar, İsrail'in olayla ilgili karşılaşacağı uluslararası tepkilerin şiddetini sınırlandırma çabası gibi görünmektedir.

Uluslararası Karasularında İsrail Saldırısı 

  Türkiye ile İsrail ilişkileri yeni ama daha gergin döneme girmek üzeredir. İsrail'deki şahinler, radikal sağcı hükümet bilerek ve isteyerek ortamı germektedir. Ortamın gerilmesinin İsrail'de mevcut hükümete kamuoyu desteğini arttıracağını düşünmektedir. Bu konuda, İsrail halkını suçlamamamız gerektiği düşüncesindeyiz. Suçlanması gereken İsrail'deki aşırı sağcı hükümettir. İşte bu noktada İsrail'in şiddete dayalı politikalardan barış politikalarına yönelmesini savunan İsrailli aydınlar desteklenmelidir. Ayrıca, Türk bayraklarının dalgalandığı Arap ve Müslüman ülkelerinin sokaklarında Türkiye'nin artan popülaritesini farklı açılardan yeniden değerlendirmek gerekecektir. 

İsrail İnsani Yardım Ekibine Neden Askeri Saldırıda Bulundu?

  Askeri müdahalenin bir diğer nedeni de İsrail'in Türkiye'nin bölgede artan rolünü azaltma veya Türkiye'nin Arap ve dünya kamuoyunda artan etkisini sınırlandırma olarak da görülebilir. Böylelikle İsrail Türkiye'nin Filisin konusunda taraf olduğunu ancak buna rağmen etkisiz bir aktör olduğunu dünya kamuoyuna göstermek istiyor olabilir. Ortadoğu kamuoyunda artan Türkiye ilgisi ve beklentisini askeri güç kullanarak silmek istiyor olabilir. Ancak bunun ters teptiğini ileri sürebiliriz.
....


Bir sunni gözüyle Cem Evleri gerçeği
Bir sunni gözüyle Cem Evleri gerçeği
İyiki varsın CEM EVİ,
Olası atgözlüklülerin, yazımın sonunda öküz altında buzağı aramamaları için peşinen kendimle ilgili özel  bilgiler verme (görgüsüzlüğüne) ihtiyacı duyuyorum af ola. Ben on yıldır İngilterede yaşayan altmışlı yaşların içinde dini ibadetlerini yerine getirmeye çalışan söylemesi ayıp geçen sene (eğer Allah kabul etmiş ise) Haç görevinide ifa etmiş olan sunni mezhebinde bir Türkiye Cumhuriyeti (Türk) vatandaşıyım.
İnsan için “eşrefi mahlukat!.” denildiğne göre en şerefli yaratık’a yakışır şekilde  ve iyi vatandaş olmanın bir gereği olarak okuyan, yazan, araştıran, düşünen, soran, sorgulayan, ülke ve dünya gündemini yakında takip etmeye çalışan bir fert/karekterim.
Hangi tarikata veya cemate ait oldukları benim için pek de önemli değil, Londrada bulunan tüm Türk camilerinde görev yapan muhterem din adamlarımızın dostluklarına mazhar olduğum çokları ile dostane özel münasebetler içindeyim. Bunun yanı sıra yine Londrada Alevi canlarımızın mabetleri diyebilecegimiz bünyesinde gençlerin çok geniş bir yelpazede  kurs ve eğitimler aldıkları Alevi vatandaşlarımızın sosyal ilişkilerini geliştirdikleri ve gerçekleştirdikleri Cem evi’nede sene içinde (toplumumuzun tüm kesimlerine açık olduğu ilan edilen) bazı kutlama ve anma törenlerine katılırım.  Ancak bu son ziyaretim büyük bir acıyı paylaşmak için oldu.
12 Mayıs günü çok değerli aile dostumuz (Kürt Alevi) İbrahim Arsu ‘nun muhterem eşi, bacımız Hatice hanımın ansızın büyük bir aileyi öksüz bırakarak Hakka yürüdü/Hakkın rahmetine kavuştu. Cem Evi acılı aileye cenazenin kaldırıldığı 17 Mayıs gününe dek mükemmel bir ev sahipliği yaptı. Bu süre içinde gerçekleştirdiğim iki taziye ziyaretimde de memnuniyet ve birazda gıpta ile gördümki, gerek cenaze sahipleri gerekse biz (başsağlığı dilekcileri) kendimizi Anadoluda köylerimizde geniş mekanlı evlerde ana/baba ocaklarımızın sıcaklığını hissettik. Ve neticede merhumenin naşı “İslami usullere göre Kuranı-Kerimden ayetler okunarak sevgili peygamberimize (sav.) salat ve selamlar gönderilerek kıldırılan cenaze namzının” akebinde vasiyeti üzerine Türkiyeye uğurlandı. Aile ve akrabalarının büyük çoğunluğu zaten bu ülkeye yerleşmiş ve de muhtemelen artık Türkiye ye dönmeyecek olan merhumenin, naşı’nın Türkiye de köyünün bozkırına defnedilmesini vasiyet etmiş olması da başlı başına bir tez ve araştırma konusudur.
2
( Ben kendi adıma bu kuruluşun bugünkü haline gelesiye kadar emeği geçen tüm Alevi vatandaşlarımızı  tebrik ve teşekkür ediyorum)
Hani bazen birkaç yüz sayfalık bir kitap okursunuzda aklınızda genel bilgilenmenin dışında hiç bir şey kalmaz, bazende o kocaman kitabın sonunda belleğinize öyle bir tek sözcük, cümle veya tanımlama yer ederki, o sizin için bir anlamda kitabın özeti hatta bundan sonra bir zaman dilinize dolayacağınız yaşam felsefeniz olurya. İşte banada cenaze sonrası ağırlaşan adımlarla evime dönerken aynen böyle birşey oldu. Belki içimde belkide sadece benim duyabileceğim tonda sesli olarak “iyiki varsın Cem Evi”  diye söylenmeya başladım. Bir an düşünseniz ya, daracak mekanlarda daracık imkanlarla yaşamak durumunda kaldığımız bu dünya başkenti şehir Londra da böyle bir olay vukunda sorunumuzun maddi ve manevi yükünü  çökmüş omuzlarımızda nasıl taşıyabilr, ziyaretci/misafirlerimizi kendi olanaklarımzıla nasıl ağırlayabiliriz!
Biz (sunnilerinde) bir nevi Cem Evlerine ihtiyacı var!
Hiç kimse önyargılarına kapılarak bu da neyin nesi! demesin veya ifadelerimden yanlş anlamlar çıkartmaya çalışmasın ve kendimizi aldatmayalım. Genelde tüm yurtdışında özelde İngilterede yaşayan biz sunni gurbetcilerinde nasıl bir isim verilir adına ne (.... Evi) denilir bilmem Cem Evlerinin bir başka benzerine acilen ve şiddetle ihtiyacımız var. Edmonton daki Mevlana Rumi camisinin (hasbelkader) sahip olduğu bir odalık salonunun dışında Londradaki camilerimizin hiç birinde cemate açık bir müştemalatı yok.
Bilindiği üzere T.C Büyük Elçiliğine bağlı Din Hizmetleri Diyanet Vakfının başında toplumun tüm kesimlerine aynı mesafede duran, ön yargısız bir kişilik sergileyen benimde kendilerini şahsen ve yakında tanıma fırsatı bulduğum din hizmetleri müsteşarı tarihci yazar Prof. Dr. Seyfettin Erşahin gibi bilge bir zat var. Bu sorun bu kişinin görev süresi içinde pekala çözülebilir. Öyle umuyor ve temenni ediyorum ki bu görüşüm Londradaki sunni kesim tarafında büyük kabul görecek ve bu eksiğin giderilmesi pek uzun sürmeyecek Kaldıki Cem Evileri bu örgütlenmeyi ve hizmetleri bilindiği gibi devlet desteğinden mahrum! salt toplum dayanışması sayesinde başardılar ve başarıyorlar. Çok samimi ve açıkca söylüyorum aksi takdirde ben cenazemin Cem Evinde kaldırılımasını vasiyet edeceğim!... (eğer cem evi yönetimi kabul ederse tabi)
Cem Evi/evlerine devlet desteğini hak ediyor/etmiyorlarmi?.
Uzun süredir Alevi toplumu ve önderlerinin mücadelelerine rağmen Cem Evlerine camilere olduğu gibi Diyanet in bütcesinde devlet desteği verilmemesi bence devletimizin bir ayıbıdır. Her na kadar zaman, zaman bazı Alevi önderleri ayrımcılığa uğramışlık hissiyle  olsa gerek fevri olarak Alevilik İslam dışında ayrı bir inanç şeklidir türünde beyanlarda bulunuyorlarsada,  Allahda biliyor kuluda biliyorki Alevilik İslamın tam içinde üstelik “ehli-beyt’ den” gelen islam’ın mezheplerinden birisidir. Tarih içinde din değiştirip başkalaşan Bulgarlar, tarihin bir cilvesi olarak Musevi’leşen Hazar Türklerine ve şurada burada bir şekilde Hırıstıyan’laşan hatta Şaman kalan bir avuç Türkler için hüzünlendiğimiz bir gerçekdir. Dini/dinleri, evrensel insanoğlu anayasası ve fertlerin içsel inançları, mutlu olmak, kabullenmek vesilesi olarak kabul edersek dünyadaki tüm nufusları 25 milyonu geçmeyen, (daha yenisi yani 1400 senelik son din varken) 3 bin yıl öncesinin inancına sahip çıkan Yahudilerin, mabetlerinden şarap içerek ayin yapan 2 bin sene öncesinin inançına sarılan Hırıstıyanların, dinlerini din olarak kabul ederken, içki içilmeyen, kumar oynanmayan fuhuş yapılmayan bu mekanlarda sadece, “Ya Allah ya Ali ya Muhammed / Eline beline diline hasip ol haa! Huu Allah hu.....” diyerek semah dönen, devlete vergilerini veren, askere giden, şehit düşen, helale harama adalete özen gösteren üstelik nufusumuzun 1/3 biri gibi önemli bir sayıyı  teşkil eden Alevilerimizin inançlarına devlet ipoteki koymak sizce  mübahmıdır aziz din kardeşlerim ve muhterem devletim? Vatandaşları inekler’e tapan devletler ne yapsın? Eğer alevi vatandaşlarımızın Cem Evleri yaşatılmazına yardımcı olunmaz ise hiç şüpheniz olmasın gelecek
3
Nesil Alevi evlatları Ateizm’e ve Hırıstıyanlık’a  yönlenecekdir!. Merak ediyorum O zaman bu günahın vebalini kim veya kimler üstelenecek?
En fazla “...senin dinin sana, benim dinim bana” diyebiliriz. Ancak en azında vatandaşlık ve insan haklarına saygı göstermek gerekir. Yine bazılarımızın işine gelmese bile, Alevi toplumunun Türkiyede Laik Cumhuriyetinde teminatı olduğuda gerçektir.
30 yıldır ülkemizde hüküm süren ölümcül teröre rağmen  iç savaşı yaşanmıyorsa ve inaç sistemlerini devletce red ederek aleyhlerine ayrıcalık yapılan Alevilerimiz ötekileşmiyorlarsa bunu 1000 yıllık kardeşliğin yarattığı, perçinlediği ortak paydalara borçluyuz ama bu değerleri daha fazla istismar etmenin ve yıpratmanında bir anlamı yok.
İki tarafın (Alevi ve Sunni kesimlerin) fanatiklerine/yobazlarına fırsat verilmemeli.
Tarih boyunca ülkemizde Alevi ve Sunni toplumlarının birbirlerine mesafeli endişeli durdukları hatta zaman zaman olumsuz ve aşağılayıcı tavırlar takındıkları haksız ithamlarda bulundukları bir gerçekdir. Bu tutum içindeki aktör kişiler azınlıkda olsalar dahi yıkıcı etkileri hep büyük ve acı olmuştur. Bu yıkıcılığın en uğursuz örnekleri henüz  32 sene önce yaşanmıştır. Samimiyetle kabul edelimki “Çorum K.Maraş ve Sivas” olayları alevi kesimin üstünde bir tramvaya neden olmuştur. Şimdi biz yaşayan nesillere  düşen görev tarihden ders alarak bu güvensizlik ve önyargılı ortamın izlerinin temamen silinmesi için samimi gayret göstermeliyiz. Bu gayret Sunni dostunun iftar yemeğine, yemek salt camin,n restaurant’ında verildiği için katılmayan Alevi ve Alevi yurtdaşını kafir olarak görme gafletinde olan sunni Müslüman insanlarımız kalmayasıya kadar özenle devam ettirilmelidir.
İngilter/Londra da Alevi ve Sunni toplum önderlerinin sorumlulukları...
Yukarıdaki  kısaca değinmeye çalıştığım gibi Londrada başta Din hizmetleri müşavirimiz sayın Prof. Dr. Seyfettin Erşahin beyefendi olmak üzere iyi yetişmiş önyargısız aydın din adamlarımız var. Alevi kesimin de genç ve dingin bir ekiple, tükenmek bilmez enerjisi ile gece gündüz temsil ettiği toplumunun ve vakfının sorunlarının peşinde koşturan bir tarafdan da Londraya gelen T.C. devlet yetkililerinin yakasına yapışıp ‘Alevi toplumu olarak yasal/insani haklarımızı verin bunun için kendi devletimizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine vermek zorunda bırakmayın’ diye çıkışlarda bulunan Cem  Evi başkanı İsrafil Erbil bey var.
Sayın Erbil aynı zamanda Londrada’ki Türk Camilerinde’ki öğrenciler ile Cem Evi öğrencilerini tanıştırmak kaynaştırmak istiyorum benzerlik ve farklarını bilsinler birbirlerinden korkmadan büyüsünler ve yine birbirimizden kopmadan bize ait değerleri yaşamalyız diyebilen ve diyoloğa açık genç, iyi niyetli seçilmiş bir liderdir. Bu olumlu ortam her iki toplumun çıkarlarına uygun olarak değerlendirilmelidir.
Zaten bu çok uluslu  yabancı ülkede her azınlık kendi milli benliğini koruma çabasında bizde burada çok küçük bir azınlık olarak zaman içinde yavaş yavaş da olsa asimile olamaya mahkum olmadan kendi iç dinamiklerimizi harekete gecirerek bu süreci benliğimizi, ulusal karekterimizi kaybetmeden yerli toplum ile enteğre olmaya dönüştürelim. Bu oluşuma katkı koymak duyarlı tüm toplum önderlerimizin ve Anadolu insanının görevi olmalıdır. Ya değilse olup biten kopmalara seyirci kalıyorsak belkide temelde bir taşıda biz yerinde oynatıyorsak dahası bugünün sorunlarını ve kırgınlıklarını, korkularını gelecek nesillere bırakıyorsak  geçmişteki bir yazımın başlığı gibi ‘ can ile canan arasında ki meseleler hiç bitmeyecektir. O zaman bir Alevi ozanımızın dediği gibi ” .....Alevi olsak ne çıkar Sunni olsak ne çıkar!”
(Vatandaş) Hüseyin DOĞAN
huseyin.dogan@btinternet.com
24 Mayıs 2010 - Londra                                                                                             







Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından bir-iki önemli ayrıntı


CHP’nin yeni Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kurultayda herkesi kucaklayacak etkileyici bir konuşma yaptı. İşsizliği, yoksulluğu ve yolsuzluğu ağırlıklı olarak ele aldığı konuşmasında, örgütlü toplumdan da söz etti.

Kılıçdaroğlu’nun; işçilerin belini büken, sendikaları güdükleştiren taşeronlaşma konusundaki sözleri dikkate değerdi. CHP iktidarında taşeron yanında çalışan işçi olmayacağını söyleyen Kılıçdaroğlu, hemen düzeltti: “Kamuda taşeron yanında çalışan işçi olmayacak.” Bu sözden anlaşılması gereken, kamu kurumlarında taşeronlaşmaya son verilecek. Ya özel sektör? Özel sektör kuruluşları işletmelerini yine taşeronlar eliyle mi sürdürecekti? Bu konuyu “es” geçti. “Taşeron uygulamasını kaldıracağız. Bunun için yasa çıkaracağız. Herkes kimin yanında çalıştığını bilecek. Özel sektör artık sendikaya üye oldu diye işçi çıkaramayacak.” demedi.

Kılıçdaroğlu’na göre; Avrupa Birliği kaynaklı raporları hazırlayanlar, beş yıldızlı otellerde, yemekli toplantılarda edindikleri bilgilerle bu raporları hazırladıklarından, Türkiye’ye karşı çifte standart oluşuyordu. AB raporlarında yer alan, Ermeni Soykırımı konusunda Türkiye’yi suçlayan bölümler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgemize Kürdistan adı verilmesi, Kıbrıs konusunda yapılan baskılar, Ege konusu ve Yuanistan’la ilişkiler konusundaki yaklaşımların Türkiye’ye karşı bir tutum taşıması hep yanlış bilgilendirilmedendi. Etnik ayrımcılığı körükleyen AB parlamenterleri ve yetkilileri de hep yanlış bilgilendirilmişlerdi.

Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’li Başbakan olarak Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde “özelleştirmeleri yapmayacak” Özelleştirmeler konusunda bu bölgeleri ayırdığına göre, diğer bölgelerde özelleştirmelere devam edecek. Halk Bankasını, Ziraat Bankasını ve hala özelleştirilmemiş pek çok kamu kuruluşunu özelleştirecek.

Oysa, işsizliğin ve üretimsizliğin, esnafın çöküşünün temel nedenlerinden biri, verimli kamu kuruluşlarının özelleştirilerek çalışanlarının işsiz ve gelirsiz kalmalarıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşması iyi değerlendirildiğinde, AKP iktidarı döneminde uygulanan pek çok politikanın uygulanmaya devam edeceği görülüyor. İktidara gelince CHP; bunları yaparken, toplumun gazını da alacak.

Kılıçdaroğlu döneminde, AB üyeliği hedefi hız kesmeyecek, ama bu konuda kamuoyunun gazını alacak tedbirler düşünülecek.

Kılıçdaroğlu döneminde küresel liberalizmin Türkiye için öngördüğü temel politikalardan vaz geçilmeyecek. Özelleştirmeler sürdürülecek. Özel sektör, yine taşeronlar eliyle sendikasız işçi çalıştıracak. Kısaca, AKP’nin yaptığı pek çok şey sürdürülecek. Türkiye’de sermaye düzeninin egemenliği için çalışılacak. Ama AKP’nin perişan ettiği yurttaşların da gazı alınarak…

Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanı olduğu CHP, Rahşan Ecevit’in manevi oğlu olarak bilinen Emrehan Halıcı’ya CHP rozeti takacak. CHP’nin mecliste, Anayasa değişiklik paketine “evet” demiş bir milletvekili olacak.
Ender Erdemil, 22 Mayıs 2010







'Rus turistler Almanları birincilikten indirebilir'

Cenk Başlamış
BBC Moskova
İstanbul Atatürk Havaalanı'na inen Türk Hava Yolları (THY) uçağı daha körüğe yanaşmadan yolcuların çoğu ayaklanmıştı.


Dimitri Medvedev'in Türkiye gezisi sırasında, 17 anlaşma imzalanmıştı

Uçağın kapısını açan görevli üzerine gelen gergin yüzlerden ürkerek ister istemez kenara çekildi.

Bir orta mesafe yarışının startını verdiğinin farkında değildi.

Parkuru çok iyi tanıyan sarışın koşucular saniyede beş kişiyi geçmenin verdiği haz duygusuyla nefes nefese finişte, yani vize masasının önünde disiplinli bir sıra oluşturdu.

Görev tamamlanmıştı...

Benzer sahneler bir kaç saat önce Moskova'da da yaşanmıştı.

Aynı Türk Hava Yolları uçağından inen esmer koşucular pasaport kuyruğundan bir an önce geçebilmek için Şeremetyevo Havaalanı'nda ellerinde torbalar omuz omuza, nefes nefese yarışmıştı.

Bir kişinin önüne geçmek kimi zaman beş dakika kazanmak demekti.

Neyse ki, bu görüntüler tarihe karışacak.

Henüz resmen uygulama başlamadı ama Türkiye ile Rusya arasında vize kalktı.

Aslında uçakla vize masası arasındaki koşu ve kuyrukta bekleme sayılmazsa Rusların fazla sıkıntısı yok.

Tek yapmaları gereken 20 dolar karşılığı vize almak.

Oysa Türklerin Rusya vizesi alması konsolosluk kapılarında geçen ve bir kaç gün süren zahmetli bir süreç.

Ruslar daha çok sevindi
Garip ama vizenin kalkmasına bu zahmetten kurtulan Türklerden çok Ruslar sevindi.

Neredeyse Rusya'da bayram ilan edildi.

Acaba neden?

Sovyet döneminde vatandaşların genelde Bulgaristan, Yugoslavya ve Polonya gibi sosyalist ülkelere gitmesine izin verilirdi.

1991 sonunda kapılar açılınca halkın ilk koştuğu ülke yakındaki ucuz Türkiye oldu.

O zamanlar henüz gelişmemiş Türk turizminin hizmet ve kalite düzeyi bile Doğu Bloku'nun çok üstündeydi.

Her yeni uçak Antalya’ya yeni bir otel ekledi ve 20 yılda Rus turist sayısı bir kaç binden iki milyon 600 bine yükseldi.

Çoğu Antalya'yı "bizim" diye söz edecek kadar benimsedi.

Antalya'daki Kemer, Rusya’daki Kemerova kentinden daha ünlendi.

Yazlıklarına "daça" adını veren Ruslar Antalya'dan artık "milli daça" diye söz ediyor.

Ama ortada çelişkili bir durum var:

Antalya'ya 15-20 kere gidenler de dahil Rusların hemen hemen tamamı Türkiye'yi, Türkleri aslında tanımıyor.

Çünkü "herşey dahil" sistemini seven Ruslar için Türkiye'de tatil yapmak demek Antalya Havaalanına'na yanaşan otobüsle kalacağı tatil köyüne gitmek, hiç çıkmadan 1-2 hafta geçirmek ve havaalanına dönmek demek.

Tabii bu, işin başka bir cephesi.

Değişmeyen gerçek ise milyonlarca Rus vatandaşının yazları Türkiye’ye gelmesi.

Oysa geçen yıl Rusya'ya giden Türk turistlerin sayısı ise sadece ve sadece 43 bin.

Vizenin kaldırılmasının Rusya'da daha büyük yankı yaratmasının nedeni de bu.

Hem 20 dolarlık vize ücretinin, hem de kuyruğun kalkması bu yaz Türkiye'ye gelen Rus turistlerin sayısını daha artırabilir.

Ruslar volkan patlaması nedeniyle Avrupa ülkelerinde tatili risk olarak görüyor ve şimdiden Türkiye'de tatili düşlüyor.

Belki de bu yaz Ruslar Türkiye’ye gelen yabancılar listesinde Almanları artık birincilikten indirecek.

Hem böylece, Rus turistlerden nefret ettiklerini söyleyen Alman turistlerden de intikam almış olacaklar!







Kaset komplosunu kim hazırladı

Soner YALÇIN  sonery@hurriyet.com.tr
Geçen haftanın gündeminde, Baykal'a kaset komplosu, Rusya Devlet Başkanı Medvedev'in enerji antlaşmaları için gelmesi ve Anayasa değişiklik paketini Cumhurbaşkanı Gül'ün onaylamasıyla yüksek mahkeme yolunun açılması vardı.

Peki, dünyanın gündeminde ne vardı? İşte bu soruyu bilenler, Türkiye gündemindeki bu üç olayın aslında nasıl birbiriyle ilgili olduğunu hemen kavrar. Nasıl mı?

ÖNCE bazı sorularım var:

Hangi ülkelerin petrol rezervi ne kadar:
• Suudi Arabistan yüzde 21
• İran 11.2
• Irak 9.3
• Kuveyt 8.2
• Birleşik Arap Emirlikleri 7.9
• Venezüella 7.0
• Rusya 6.4

Hangi ülkeler yılda ne kadar petrol tüketiyor:
• ABD yüzde 23.9
• Çin 9.3
• Japonya 5.8
• Hindistan 3.3
• Rusya 3.2
• Almanya 2.8
• G. Kore 2.7
• Fransa 2.3
Bir sorum daha var...

Hangi ülkelerin gaz rezervi ne kadar:
• Rusya yüzde 25.2
• İran 15.7
• Katar 14.4
• Suudi Arabistan 4.0
• Birleşik Arap Emirlikleri 3.4
• ABD 3.3
• Nijerya 3.0...

Hangi ülkeler yılda ne kadar gaz tüketiyor:
• ABD yüzde 22.6
• Rusya 15.0
• İran 3.8
• Kanada 3.2
• Japonya 3.1
• Almanya 2.8
• İtalya 2.7
• Çin 2.3...
Hangi ülkenin ne kadar üretip ne kadar tükettiğini analiz edemeyenler, bugün, ne Türkiye'deki ne de dünyadaki siyasal olayları değerlendirebilir.
Bir ülke için enerji hayattır, ekonomik olarak büyümedir, kalkınmadır ve bağımsızlıktır.
Osmanlı Devleti bunu bilmediği için enerji deposu bölgelerini avucunun içinden İngilizlere kaptırdı.
Diyeceksiniz ki, “Hadi bu tablolara bakınca Rusya Devlet Başkanı Medvedev'in gelişini, enerji antlaşması yaptığını vs. anladık da, Baykal'a kaset komplosuyla bu enerji rakamlarının ne ilgisi var, onu anlayamadık?”
Bekleyiniz biraz...

Bu para niye harcanıyor

Berlin Duvarı'nın yıkılıp Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle, dünya tekrar 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında başlayıp I'inci ve II'nci Dünya Savaşı'yla süren eski kanlı paylaşım dönemine girdi.
Bugün dünyada küresel güç dengeleri enerji paylaşımı nedeniyle yeniden kuruluyor.
Meselenin bizi ilgilendiren bölümü ise şudur:
Türkiye, dünya petrol rezervinin toplam yüzde 61'inin bulunduğu Ortadoğu'dadır.
Türkiye, gaz rezervinin toplam yüzde 66.5'inin bulunduğu Rusya ile Ortadoğu'nun hemen yanı başındadır.
Bugün hep sorudan gidelim:
Bu enerji kaynakları üzerinde en çok kim denetim kurmaya çalışıyor?
Yanıt basit, en az üretip en çok tüketen, yani enerjiye en çok ihtiyacı olan ABD!
ABD enerji alanlarındaki açıklarını iyi niyet mesajları, güler yüzlü diplomasiyle mi kapatıyor-gideriyor? Tabii ki hayır.
O halde bunu nasıl sağlıyor?
Silahla! Ya korkutarak ya da gerektiği zaman Afganistan ve Irak'ta olduğu gibi müdahale ederek.
“Dünya jandarmalığı” da öyle kolay değil, çok para istiyor.
Bu nedenle:
ABD'nin askeri harcamaları dünya toplamı içinde 41.5'tir (607 milyar dolar). İkinci Çin'in 5.8, üçüncü Fransa'nın 4.5, dördüncü İngiltere'nin 4.5, beşinci Rusya'nın 4.0, altıncı Almanya'nın 3.2, yedinci Japonya'nın 3.2, sekizinci İtalya'nın 2.8, dokuzuncu S. Arabistan'ın 2.6, onuncu Hindistan'ın 2.1'dir.
ABD'nin 60 ülkede 800 askeri üssü var.
1999-2009 yılları arasında ABD askeri harcamaları yüzde 66.7 arttı.
Yani rakamların dili diyor ki, ABD silahını gösterip korkutarak enerji ihtiyacını gidermeye çalışıyor.
Ancak sıkıntıları var.
Birincisi...
ABD'nin bu ağır silah harcamasının altından kalkacak ekonomik gücü giderek tükeniyor. 1980 başındaki Başkan Reagan döneminde öne çıkan finansal piyasalar ve serbest piyasa ekonomisi 2008 finans kriziyle çöküyor.
ABD çöküşü, yıllardır karşı çıktığı kamulaştırma yaparak önlemeye çalışıyor. Devletleştirmenin faturası sadece geçen yıl 850 milyar dolar! Neyse, sizi rakamlara boğmayayım.
Demem o ki, ABD on yıl önceki ABD değil, hızla yoksullaşıyor.
Bu nedenle askeri müdahaleleri biraz müttefiklerinin üzerine yıkmaya çalışıyor.
Bunlardan biri Türkiye...
ABD, aynı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi kendine gözü kapalı biat edecek bir Türkiye istiyor.
Nasıl istediğinde, Kore'ye hemen asker gönderdi ise yine talep ettiğinde Mehmetçik'i cepheye sürmesini istiyor.
“Netekim” istedi.
Ancak Irak Savaşı öncesi 1 Mart 2003 Tezkeresi TBMM'den geçmedi.
İşte bu tarih Türkiye için bir kırılma noktası oldu.

ABD çok kızdı. Suçlu aramaya başladı. Olağan suçlular şunlardı:
a- TSK
b- CHP, MHP gibi bazı partiler
c- AKP içindeki bir grup (ki bunlar 2007 seçimlerinde milletvekili yapılmadı)
d- Atatürkçü Düşünce Derneği gibi bazı sivil toplum kuruluşları, üniversiteler
e- Hepsi
Yanıtını biliyorsunuz, “e” şıkkı.
Evet, yavaş yavaş kaset komplosuna geliyoruz...

ABD çok kızdı

ABD 1 Mart Tezkeresi'nin Meclis'ten geçmemesine “haklı” olarak kızdı!
Çünkü adamlar, Saddam'a karşı yapacakları askeri müdahaleye destek vermeyeceğini açıklayan Başbakan Bülent Ecevit'i bu nedenle düşürmüşlerdi.
Sandılar ki, yeni iktidar isteklerini kayıtsız yerine getirecek.
Aksilik. Olmamıştı. Üstelik...
Türkiye kamuoyunda ABD karşıtı sert bir hava oluşmuştu.
Toplumsal muhalefet örgütlenmeye başlamış, milyonlarca kişinin katıldığı mitingler organize edilmişti. “Ilımlı İslam” dayatması bu muhalefeti daha da büyütmüş, güçlendirmişti.
ABD, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'nun tam ortasındaki Türkiye'yi kaybedemezdi.
O halde ne yapılacaktı?
Türkiye'yi Soğuk Savaş'ın başlangıcında yaptığı gibi yeniden “kurgulayacaktı”.
Yani muhalif herkes susturulacaktı.
Siyasi parti genel başkanları, üniversite sahipleri, rektörler, dekanlar, öğretim üyeleri, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı gibi sivil toplum kuruluşları, gazeteciler, medya sahipleri, işadamları ve askerler gibi tüm muhalifler susturulacaktı.
Bunu yaparken, dünya kamuoyunu ikna etmek için Rahip Santoro, Hrant Dink gibi suikastlardan, darbe söylentilerinden yararlanılacaktı.
New York neolibarellerinin “papağanı” Türkiye'deki liberallerin, cemaatlerin, yeni kurdurduğu gazetelerin ve TV'lerin desteğini alacaktı.
Ve büyük oyun tezgâha kondu.
Türkiye tarihinin en büyük cadı avı başlatıldı.
Cezaevine tıkılan, susturulan herkesin ortak noktası, ABD politikalarına karşı olmalarıydı.

Bir adam

Bu toz bulutunun arasından bir adam çıktı.
“İnanmıyorum” dedi.
Darbeye, Ergenekon'a, Balyoz'a, Kafes'e, tertip planlarına “İnanmıyorum” dedi.
Bağımsızlıktan, demokrasiden, laiklikten, cumhuriyetten ödün vermeyeceklerini açıkladı.
Hep adalete güvendiğini söyledi.
Ulus-devletlerin bağımsız müdahale olanaklarını kısıtlayan neoliberal politikalara sırtını döndü. Rant ekonomisine dönüştürülen özelleştirmelere karşı hukuk mücadelesi başlattı.
Gerginlikler çıkaracağı belli olan ve Türkiye'yi içe döndürüp istikrarsızlaştıracak her dayatmaya yılmadan karşı çıktı.
1990'lı yıllarda Ruanda'da 800 bin Tutsi'nin, Bosna'da 325 bin insanın soykırıma uğramasını seyredenlerin, gündeme getirmeye çalıştıkları “Ermeni soykırımı” iddialarını elinin tersiyle itekledi.
Çekoslovakya'nın, Yugoslavya'nın bölünmesini alkışlayanların, Kıbrıs'ın bölünmesine şiddetle karşı çıkmalarındaki ikiyüzlülüğü suratlarına vurdu. Kıbrıs'ın, Azerbaycan'ın yanında durdu.
ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın Büyük Ortadoğu Projesi'yle 22 ülkenin haritasını değiştirmeyi hedeflediklerini söylediğinde, Türkiye'nin bir karış toprağını vermeyeceklerini haykırdı.
Kürt sorununu Şeyh Barzani'ye havale edenlere tepki gösterdi.
“Sizin en büyük ihraç kaleminiz Mehmetçik” deyip kapalı kapılar ardından hükümete milyar dolarlar vermeyi teklif edenlerin oyununu bozdu.
Türkiye'nin Ortadoğu'da kanlı tezgâhlar içine çekilmesini isteyen Batılı diplomatlara randevu bile vermedi. Bağımsızlıkçı bir dış politikadan yana oldu.
Toplumda yaratılmaya çalışılan korkunun üzerine gitti.
Hukuk rejimini değiştirmeyi amaçlayan Anayasa değişikliklerine karşı çıktı.
Muhalefeti tekrar toplayıp CHP'yi iktidara aday parti yaptı.
Ve fakat...
Düşman hiç beklemediği bir yerden vurdu.
Şimdi siz hâlâ soruyor musunuz?
Deniz Baykal'a bu hain pusuyu kimlerin kurduğunu?
Cadı avı sürüyor...

KEMAL KILIÇDAROĞLU KAMİL KIRIKOĞLU'NU TANIYOR MU?

CHP kongresi kimi genel başkanlığa getirecek?
Siyasi spekülasyonlar kongreye kadar sürecek mi?
Bunu önleyecek tek isim var: Deniz Baykal.
Ancak.
Benim yazmak istediğim konu bu değil.
Sizi yıllar öncesine, 1971'e götürmek istiyorum.
12 Mart'ta darbe yapıldı. Başbakan Demirel istifa etti.
CHP'den istifa eden Nihat Erim başbakanlığa atandı.
CHP lideri İsmet İnönü, MİT Müsteşarı Fuat Doğu'yla görüştükten sonra hükümeti destekleme kararı aldı.
Bunu öğrenen Bülent Ecevit genel sekreterlik görevinden istifa etti. Siyasi hayatının artık bittiğini düşünüyordu.
Bülent Ecevit'i o ruh halinden çıkarıp, umutsuzluktan çıkarıp CHP Genel Başkanlığı'na oturtan bir isim vardı: Kamil Kırıkoğlu...
Kırıkoğlu kimdi?
1914 Adıyaman doğumluydu.
Babası alay müftüsü Şevki Hoca'ydı.
Annesi Emine Hanım'ı genç yaşında veremden kaybetti.
Malatya'da, Bursa Askeri Işıklar Lisesi'nde yatılı okudu.
Tıbbiye'yi seçti. Askeri doktor oldu.
Öğrenciliği sırasında bir kızı sevdi, nişanlandı.
Fakat kız kalp hastasıydı, kriz geçirdi, yatağa bağlı yaşamaya başladı. Yine de aşkını öyle bırakmadı, evlendi. Eşini nikâhtan bir gün sonra kaybetti.
Acısını kendini mesleğine vererek gidermeye çalıştı.
Bir arkadaşının verdiği, İtalyan yazar İgnazio Silone'nun yazdığı, çevirisini Sabahattin Ali'nin yaptığı “Fontamara” adlı kitap hayatının değiştirdi.
Mesleki kitaplar yanında siyasi eserler de okumaya başladı.
Bir vali kızı olan, iki çocuk annesi Belkıs Hanım'la evlendi.
Binbaşı iken ordudan ayrıldı.
Siyasete atıldı. 1954'te CHP Malatya Milletvekili oldu.
İsmet İnönü'yle ilk tanışmalarında söze, “Paşam takdir buyurursunuz ki, Türkiye'de sınıf partileri olmadığı için” diye başlayınca İnönü, “Anlamadım ne dediniz” diye hışımla sorunca Kırıkoğlu CHP'nin nasıl bir parti olduğunu anladı.
Ama solculuğu hiç bırakmadı.
“Ortanın Solu” kavramını CHP'ye kabul ettiren isimlerin başında geldi.
Ecevit'le tanışması
Kamil Kırıkoğlu ile Bülent Ecevit CHP'nin yayın organı Ulus Gazetesi'nde tanıştılar. 1950'lerde başlayan ilişkileri yıllar içinde güçlendi.
Ve gün geldi Kırıkoğlu, Bülent Ecevit'i İsmet Paşa'nın karşısına rakip çıkardı.
Yıl 1971.
Genel sekreterlikten ayrılan Ecevit, İsmet Paşa'nın karşısına çıkmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu. Tek düşüncesi vardı. Parti kurmak: “Çalışanlar Partisi”.
Kırıkoğlu bu umutsuz havayı dağıtacaktı.
O da en az İsmet Paşa kadar usta bir politikacıydı.
Kişilerin değil fikrin peşindeydi.
Bu nedenle kendisinin genel başkan, Ecevit'in ise genel sekreter olması tekliflerine karşı çıktı. Lider ağırlıklı partilerin çağın gerisinde kalacağını düşünüyordu.
“Partiyi; bir şef partisi, partililerin emir kulu robotları olmak bahtsızlığından kurtarmak için sonuna kadar direneceğiz. Genel başkanın tüzük dışı isteklerine hep ‘Hayır' dedim. İnönü'ye saygı onun yetkilerine saygı demektir, bunun ötesi ortaçağ köleliği, mürailik, dalkavukluktur. Bu partinin şahıs partisi olmayacağını herkesin bilmesi zamanı gelmiştir.”
Kazanacağından hiç umudu olmayan Ecevit'i de ikna edip İsmet Paşa'nın karşısına çıkardı.
Değişimin zaferi
Kamil Kırıkoğlu CHP'de büyük bir değişim olsun istiyordu.
CHP “Ortanın Solu”nda değil “Demokratik Sol” bir parti olsun istiyordu.
“NATO'nun dışında milli bir askeri strateji ve ulusal çıkarlarımıza uygun bağımsız bir politika inşa etmeliyiz. CHP, ABD ile ilişkilerinde NATO ittifakı sınırları dışına çıkan ikili antlaşmaların tasfiyesini açık bir amaç olarak saptamak zorundadır. Bu ulusal bağımsızlığımızın vazgeçilmez bir koşuludur. Geçmişte izlenen tereddütlü, belirsiz tutumun sürdürülmesi halinde, belli bir dış konjonktürün CHP'yi bu konuda tutucu partilerin gerisine düşürmesi imkân dahilindedir.”
Kamil Kırıkoğlu CHP'de değişimin, derlenip toparlanmanın, halkla bütünleşmenin öncü isimlerinden biriydi.
CHP'deki “göbekçi takımı” onlara “baldırı çıplaklar” diyordu.
Ve o baldırı çıplaklar...
14 Mayıs 1972'de Bülent Ecevit'i CHP Genel Başkanlığı'na taşıdılar.
En önemli rolü kuşkusuz Kamil Kırıkoğlu oynadı.
Sonra...
Türkiye siyasetinde hep yaşanılan bir olay gerçekleşti, Kırıkoğlu CHP'den uzaklaştırıldı!
Kısa bir süre sonra da 28 Kasım 1979'da öldü.
Bugün CHP'de onu tanıyan Kemal Anadol'dan Ali Topuz'a kime sorsanız size aynı yanıtı verir: Adam gibi adamdı.
Kamil Kırıkoğlu, “Kişiler kendi kültürleri, becerileri ve kişiliklerine uygun görev üstlenmedikleri sürece, gerçek kimliklerini ortaya koyamazlar” derdi hep.
Kemal Kılıçdaroğlu, Kamil Kırıkoğlu'nu tanıdı mı acaba?
Keşke tanısaydı...
....


Kasetle başlayan büyük satranç
Kasetle başlayan büyük satranç

Zülfü Livaneli
zlivaneli@gazetevatan.com

Bugün Veda filmiyle ilgili teşekkürlerime devam edecektim ama ortaya çıkan kaset ve bunun yarattığı siyasi deprem, bu konudan söz etmemi zorunlu kıldı.

Duygularım bu işin komplo yönüne isyan ediyor.

Sekiz yıl önce gizli eller, bir odaya kamera yerleştiriyor, insanların en mahrem anlarını videoya çekiyor.

Sonra bu kaseti sekiz yıl boyunca saklıyor; belki şantaj için kullanıyor ve zamanının geldiğine karar vererek piyasaya sürüyor.

Bundan daha aşağılık bir siyasi mücadele şekli olamaz.

***


İkinci konu bu işi kimin yaptığı.

Mantığım bana bu işi AKP’nin ya da ona yakın çevrelerin yapmadığını söylüyor.

Çünkü seçim öncesinde değiliz.

Ayrıca Tayyip Erdoğan’ın bu yayına tepki göstererek sitelerden kaldırtması, Gül’ün üzüntülerini belirtmesi, RTÜK’ün ve yargının acele biçimde yayın yasağı getirmesi bunu açıkça ortaya koymakta.

Geriye kalıyor iki seçenek:

Ya CHP’ye yakın bazı çevreler sızdırdı bu kaseti
ya da CHP’de değişim isteyen bazı uluslararası güçler.

Çünkü önümüzde kurultay var.

Kasetin zamanlaması 14 ay sonraki seçimle değil, bu ay içindeki kurultayla ilgili.

Belki de Baykal’ı istifaya zorlayarak CHP’nin başına yeni bir kişiyi geçirme niyetinin başlangıç hamlesidir bu.

Böylece önümüzdeki seçimlerde CHP’yi iktidara getirme hesapları yapılıyor olabilir.

Uluslararası bazı çevreler de yapıyor olabilir bu hesabı.

Yani İran’la yakınlaşan ve İsrail’e kafa tutan Erdoğan’ı tasfiye edebilmek için önce Baykal’ı ortadan kaldırmaya yönelik bir satranç oyunun ilk hamleleri.

Uluslararası siyasetin bir satranç gibi yürütüldüğünden kimsenin kuşkusu yoktur herhalde. Bunlar ilk hamleler. Bakalım daha neler göreceğiz.

***


Siyasi analizler bir yana işin insani yönü çok ama çok çirkin.

Kişisel sorumlulukları ve işin ahlaki boyutu ne olursa olsun Baykal’a ve Baytok’a bir insan hakları ihlali uygulanmıştır.

Hem de en ağırından.




ANNEM’E
Yaşam gidilmesi gereken bir yol, yolculuk ise ben ortalarında sayılırım bu yolun. Ama hala çocuğum ben…Ve bu dünyanın tüm olumsuzluklarına, zorluklarına, çocukluğuma rağmen direnebiliyorsam bu senin sayende. Çünkü bu çocuk senin eserin…
Kendimi en zayıf, en çaresiz, en umutsuz hissettiğim anlarda aradığım tüm gücü senin ellerinde, gülümsemende, sımsıcak yüreğinde buldum. İşte bu nedenle varlığın benim için çok değerli ve vazgeçilmezdi. Oysa sende bir insandın, senin de zayıf olduğun anlar vardı, ama hiç hissettirmedin bana bunları. Her zaman dimdik ayakta,  onurlu ve güçlüydün. Bu nedenledir ki hep rahat oldum. Çünkü biliyordum ki senin gibi sığınılacak bir limanım vardı. Her fırtına sonrasında senin sakin sularına yanaşırken yaralarımın sarılacağını, acılarımı dindireceğini biliyordum. Kokmuyordum yaşamdan, zorluklardan. Rahattım, özgürdüm sayende…
Kalemi güzel kullanabildiğine, duygularını rahat ifade edebildiğine inanan ben, şuan acizim. Sanki yetmiyor kelime haznem, ne yazacağım, yazmalıyım şaşırıyorum. Hani aşkı anlatmak zordur derler. Ama şuan bana öyle geliyor ki aşkı sevdayı yazmak daha kolay. En zoru seni yazmak, seni anlatmak. Seni nasıl anlatabilirim ki? Yüreğinde besleyip büyüttüğün sevgiyi ifade edebilecek bir kelime var mıdır bilmiyorum. Kelimeler etrafında dolanıyorum, ama acizim.
Düşünüyorum; “Bana kattıklarının, verdiklerinin karşılığı var mı?” diye. Yok…. Bulamıyorum… Hiçbir karşılığı yok. Örneğin; dünyanın bütün çiçeklerini tek tek ellerimle toplayıp yollarına serseydim, bana olan sevginin karşılığını verebilir miydim? Ya da kesinlikle değer bile ölçülemeyecek kadar kıymetli, Kaşıkçı elmasından da büyük bir elmas, yakut, pırlanta ile karşına çıksaydım bu bana verdiğin canın kıymetini karşılayabilir miydi? Asla… Senin verdiklerinin karşılığı yok bu yalan dünyada.
Beni çok iyi tanırdın güzel annem. Bilirsin çok vurdumduymaz oluyorum bazen. Hatta bazen sen bile bana “gamsız” derdin. Şimdi düşünüyorum da belki de sen bu kadar çok gam çektiğin için ben gamsız olmuşumdur? Yanımda olmadığın zamanlarda sensizliğe direnmeyi, acıları içime gömüp başım dik gezmeyi hep sen öğrettin bana. Hep içimde taşıdığım seni gittiğim her yerde. Sensizlik mi? Hayır… Aklıma bile gelmezdi böyle bir şey. Hep yanımda olmalıydın. Aksini düşünmek bir istemiyordum. Ama kader ayrılıkları veriyor işte annem. Hiç ayrılmak istemezken sonsuzluğa uğurlamak zorunda kaldım seni ve koca bir yıl geçti üzerinden.
Annem, canım benim. Sana olan sevgimi anlatacak kelime bulamıyorum. Kelime haznem çok dar, yetersiz kaldı bu konuda. Ama biliyorum ki ben dünyanın en şanslı insanıyım. Çünkü senin gibi bir annenin kızıyım. Sen benim geçmişim, bugünüm, geleceğimsin.
Teşekkür ederim canım annem. Beni sevdiğin, beni özlediğin, beni koruduğun, beni sarıp sarmaladığın, beni var ettiğin, büyütüp bu günlere getirdiğin, her zaman, her zorluğa rağmen, hatta sensizliğe rağmen dimdik hayatta kalmasını öğrettiğin için teşekkür ederim anneciğim.… Nur içinde yat…



“ANNELER GÜNÜN KUTLU OLSUN”

ARZU KÖK
kok.arzu@gmail.com



CHP’ye operasyon yapılıyor

ender erdemil



Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın gizlice çekilmiş görüntüleri olduğu söylenen bir video, kısa bir süre internet ortamında yayınlandı. Mahkeme erişilmesinin engellenmesi kararı verdiği için artık izlenmesi olanaksız.



Yapılan işin çirkinliği bir yana, RTÜK yasasında ve Basın yasasında yapılan değişikliklere göre internet sitelerinin kapatılması sonucunu doğuracak bir suç oluşturuyor. Ayrıca TCK 125. Maddesinde yazılan; “basın yoluyla hakaret” diye özetleyebileceğimiz fiili de oluşturuyor.



Kısaca, bu videoyu yayınlayanların başı fazlasıyla ağrıyacak.



Peki, başlarını bu kadar ağrıtacak bu işi yapanların kaygısı sadece “reyting” miydi?



Videoyu yayınlayan yandaş gazete, Türk Silahlı Kuvvetlerine yöneltilen saldırıların da vurucu gücü görevini üstlenmişti. Ortaya çıkardığını söylediği darbe ve eylem planları, çetecilik suçlamaları davalar sürdükçe tek tek çöküyor. Dayanaksızlıkları ve düzmece oldukları ortaya çıkıyor.



İddiaların sahiplerinin iddialarını ortaya koymak için senaryolar, belgeler hazırladıkları, bu eylemleriyle de suç işledikleri davalar sonuçlandıkça ortaya çıkacak.



Baykal’ın gizlice çekilmiş görüntüleri olduğu söylenen video da kaynağı itibarıyla düzmece olabilir. Videoyu yayınlayanların amacı da en azından bunun tartışmaya açılmasını sağlamaktır.



CHP’liler dikkat!



Son günlerde Cumhuriyet Halk Partisine saldırılar yoğunlaştı. Başbakan Erdoğan’ın öncülüğünde pek çok kanaldan CHP’ye saldırı yöneltilmiştir. En vurucu olacağı düşünülen de Baykal’ın gizlice çekilen görüntüleri olduğu iddia edilen videonun yayınlanmasıdır.



Cumhuriyet Halk Partisi 22 Mayıs’ta Büyük Kurultayını yapacak. CHP’liler kurultaydan; yapısını düzeltmiş, devrimci yanı ağır basan bir partinin çıkmasını bekliyor. Son dönemdeki duruşuna bakılırsa, bunu sağlayacak olanın da Genel Başkan Deniz Baykal olduğu görülüyor.



Cumhuriyet Halk Partisine operasyon yapılıyor. Kurultay öncesinde parti içinde “Genel Başkan’ın kişiliği” tartışması açılmak isteniyor. Yapay yöntemlerle yeniden “Baykalcılar” – “Baykal’a karşı olanlar” kamplaşması yaratılarak, 22 Mayıs’ta yapılacak Büyük Kurultay’ın “amaçlarından uzaklaşması”, “hedeflerinden saptırılması” amaçlanmaktadır.



Önümüzdeki günlerde Deniz Baykal basının daha çok eleştirilerine hatta saldırılarına maruz kalacaktır. Basında CHP’ye Genel Başkan olabilecek isimlerden söz edilmeye başlanırsa şaşırmamak gerekir.



Ne yapmalı?



Cumhuriyet Halk Partisini, çok daha zorlu bir mücadele dönemi beklemektedir. Bu mücadeleden başarılı çıkmak, Cumhuriyeti ayakta tutmak, onu yıkmak isteyenleri tarih sahnesinden yeniden silmek ancak Kurultaydan çıkacak, devrimci yanı ağır basan bir parti örgütüyle başarılabilir.


Kurultayın hedefine ulaşması, başarılı olabilmesi için, tüm CHP’lilerin Genel Başkanlarına sahip çıkarak, etrafında birleşmeleri gerekir.


CHP’ye yapılan operasyonu boşa çıkarmak CHP’lilerin görevidir. Sadece partilerine karşı değil, Türkiye’ye karşı da…

Ender Erdemil 8 Mayıs 2010







PANO

DENİZ KAVUKÇUOĞLU

Etik, Medya ve Toplumsal Çöküş

Etik, ahlakla ilişkili bir kavram olmakla birlikte, daha çok bir mesleğin, o mesleği uygulayanların davranışlarını değerlendirme sistemi olarak kabul edilir. Söz konusu meslekte çalışanların mesleklerini uygularken sergiledikleri davranışlar bağlamında ‘Doğru mu yanlış mı?’ kararını vermek için geliştirilmiş ilkeleri belirler. Gazeteciliğin doğası gereği etik, bu meslek çalışanları açısından çok daha büyük bir önem taşır; onların/bizlerin eylemlerini değerlendirmede bir ölçüttür. Bu açıdan bakıldığında gazetecilerin gözlem ve kalem gücü kadar, hatta onlardan da fazla etik bilince sahip olmaları gerektiği görülür.

***

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bir Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi hazırlayıp yayımlamıştır. Temel söylemi, “Biz gazeteciler, bu mesleği uygularken etik kurallara uymaya söz veriyoruz” olan bu bildirge, gazeteciler tarafından gönüllü olarak benimsenen bir ilkeler bütünüdür. Gazeteci, bu bildirgeyi onaylarken, aslında kendi vicdanında söz vermiş olur, çünkü etik öncelikle insanın vicdanı ile ilişkili bir kavramdır.

Doğal ki her meslekte bu kavrama uzak duran, vicdan muhasebesi yapmakta zorlanan, altından kalkamadığı sorunları ve zaafları olan insanlar vardır; mesleklerine yabancılaşmış bu insanların sayısı ne yazık ki medyada hızla artmaktadır. Bunlar, beyinlerini, kalemlerini toplumu aydınlatmak, bilgilendirmek için değil, bir kesim, bir çıkar grubu, bir cemaat ya da bir siyasal parti adına muhalif gördükleri insanları lekelemek, baskı altına almak, yok etmek için kullanırlar.

Toplum bunları tanımalı, amaçlarını bilmeli, söylediklerini, yazdıklarını ciddiye almamalıdır. Anlayış ve davranışları nedeniyle ‘gazeteci’ tanımı dışında tutulması gereken bu kirli kişiler son dönemde iyice gemi azıya almışlar, çağdaş teknolojik araçların da yardımıyla karşıt gördükleri herkese karşı yoğun bir saldırıya geçmişlerdir.

Yakın tarihimizde bu tür kirli kişilerin insanları karalamak için ne tür kirli yollara başvurduklarının tanığı olduk. Örneğin, Adnan Menderes de, Hasan Fehmi Güneş de, birçok ses sanatçısı ya da sinema oyuncusu da bu türden karalamaların, yok etme girişimlerinin mağduru olmuşlardır.

***

Bu kirli güç odakları toplumun, özellikle ikili insan ilişkilerinin cinsel yanına meraklı, aynı zamanda da duyarlı olduğunu bilmektedirler. Bu merak ne yazık ki çağdışı/feodal düşünce ve yaklaşımlardan çağdaş/özgürlükçü düşünce ve yaklaşımlara geçememiş, senaryolaştırılmış bir namus anlayışının tutsağı olan toplumumuzun zafiyetidir, yumuşak karnıdır.

Bu nedenle her türlü edepsizliğin, namussuzluğun, hırsızlığın, uğursuzluğun kol gezdiği, gözle görülür bir ahlaksal çöküşün yaşandığı toplumumuzda dört duvar arasında kalması gereken bir aşk ilişkisi ya da bir cinsel yakınlaşma, ahlaksızlık bataklığında debelenen bireylere atılan bir can simidi işlevi görür.

Toplumdaki ahlak çökmesinin hızlanarak kitleselleştiği bir süreçte, son çözümlemede o toplumun içinden çıkan medyanın da bu süreçten etkilenmesi, bir bölümünün bu ahlaksızlığın bir parçası olması doğaldır.

***

Tanık olduğumuz son olay bu saptamamızın somut bir kanıtıdır. Olay doğru mudur, değil midir, bu, bu satırların yazarı için hiç önemli değildir. İki yetişkin insan arasında yaşanmış/yaşanmamış bir ilişki ancak ortalama ahlaktan nasibini alamamış röntgencileri ilgilendirir.

Üzerinde durulması gereken nokta da ne yazık ki budur. Çünkü kamuoyu bir anda bir ‘röntgen görüntüsünün’ üzerine atlayarak kendisini ‘röntgenci’ bir sapık durumuna düşürmüştür.

Üzücü olan, can sıkıcı olan bu durumdur.
Cumhuriyet 09.05.2010
dkavukcuoglu@superonline.com
....


Haram et-tiniz…
Haram et-tiniz…

Bekir Coşkun

İNSANOĞLU eskiden yamyamdı…

Bu nedenle et yemeden yapamadı…

Et yemek aslında biyolojik hırsızlıktır; kimi canlılar, başka canlıların kendi bedenleri için hazır hale getirdikleri ve stokladıkları molekülleri, onları öldürüp ellerinden alırlar…
Biz buna “et yemek” diyoruz…

Benim “Bu eşekler nereye gitti?” yazım üzerine, Pako ile ikimizin fotoğrafını koyarak, bize tam bir sayfa yer ayırmışlar, malum dinci gazetede…

Sırf bize küfür etmek için…

Oysa Başbakan da şüphelendi ve market sahibi olan AKP milletvekiline, “Sizde sucuk kaça Vahit?” dedikten sonra şöyle dedi:

“4-5 liraya sucuk satanlar var… Bu fiyata sucuk mu satılır… Ben sucuk işini iyi bilirim… Acaba o sucukların içine ne katıyorlar, Allah bilir…”

Başbakan’ın sucuk işinden anlaması iyi bir şey…

Açılımlarının, demokrasi paketlerinin, Anayasa değişikliklerinin, kurmak istediği düzenin içinde ne olduğunda değilse bile, ilk kez bir şeyin içindeki şeyde anlaşıyoruz…

Sucuğun içindekinde…

Ve ben sorumu tekrarlayabilirim: “Nereye gitti bu eşekler?..”
Ben Tanrı’nın da insanların fazla et yemesinden yana olmadığını düşünürüm doğrusu…

Öyle olsaydı, Havva anamız, Adem babamıza bir but ısırtırdı…

Ama o elma uzattı…

Nitekim din bilgelerinin cennet tariflerinde, hurilerin ikram ettiği çeşit çeşit meyvelerden ve meyve bahçelerinden söz edilir…

Ben hiç etli dolma, kuzu fırın, dana rosto duymadım…

Şu ithal et ise, “Helal” deseler de haramdır…

Et-Balık Kurumu‘nun yandaşlara peşkeş çekilmesinden, çiftçinin hakkı olan Ziraat Bankası paraları ile damada gazete alınmasına… Oy karşılığı dağıtılan mera ve otlaklardan, et ithalatında dönen dolaplara kadar…

Milyonlarca yoksul besicinin çiftçinin içinde “ah”ı olan bir şey nasıl “Helal” olabilir?..
....


1 MAYIS’TAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE
1 MAYIS’TAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE

Suay Karaman    Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

Dünyanın her yerinde tüm çalışanlar, 1 Mayıs günü birlik, mücadele ve dayanışma için meydanları doldururlar ve büyük bir coşku içinde 1 Mayıs İşçi Bayramını kutlarlar.

İstanbul’da ilk kez 1912 yılında 1 Mayıs kutlaması yapılmıştır. Bu tarihten sonra da zaman zaman İstanbul’da kutlamalar yapılmıştır. 1 Mayıs 1977 tarihinde İstanbul’da Taksim Meydanı’nda yapılan kutlamalarda, kışkırtıcı kimselerin açtığı ateş ile çıkan panik sonucunda 34 insan yaşamını yitirmiştir. Üzerinden otuz iki yıl geçmesine karşılık bu olay halen aydınlatılamamıştır.

1 Mayıs 2008 tarihinde Taksim Meydanı’nda kutlama yapılmak istenmiş, ancak siyasi iktidarın getirdiği yasaklamayı, valilik ve emniyet yetkilileri “orantılı güç kullanımı” kapsamında savaş alanına çevirmiştir. O gün İstanbul’da yapılmak istenen mitingden geriye, insanların üzerine sıkılan boyalı sular, acımasızca savrulan coplar, hastane acil servisine atılan gaz bombaları, biber gazıyla zehirlenen insanlar, ayaklar altında ezilen işçiler, yere düştüğü halde tekmelenen kadınlar, dövülerek kolu kırılan gazeteciler ve onlarca yaralı insan kalmıştır.

1 Mayıs 2010 Pazar günü Taksim Meydanı’nda yüz binlerce kişinin coşkun katılımıyla 1 Mayıs, şenlik havasında kutlanmıştır. Örgütlü emekçilerin, demokratik kitle örgütlerinin, siyasi partilerin, emekten yana olan insanların bir araya geldiği kutlamalar, olay olmadan coşkulu bir şekilde yapılmıştır. Siyasi iktidarın ve güvenlik güçlerinin gereksiz müdahalelerde bulunmadığı, gerginliklere neden olmadığı koşullarda, kitlesel eylemlerin olaysız şekilde yapılabileceği anlaşılmaktadır.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı, evlerinde aç yatan çocukların, tenceresi kaynamayan anaların, çocuklarına harçlık veremeyen babaların, genelevde çalışmak için sırada bekleyen kadınların, ürünü dalda kalan çiftçilerin, haklarını aramak için sokağa dökülerek direnen işçilerin, işsizlikle boğuşanların ve intihar edenlerin gölgesinde kutlanmıştır.

Ekonomik krizin, siyasi iktidar ve yandaşlarına teğet geçtiği kesinlikle doğrudur. Ancak emekçilerin durumu gün geçtikçe daha da kötüye gitmektedir. Yedi milyon kişi işsiz, beş milyon kişi asgari ücretle çalışmakta ve çalışanların %70’i yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır. Memurun, işçinin, emeklinin, esnafın, çiftçinin düşürüldüğü içler acısı durum, siyasi iktidar tarafından önemsenmemektedir.

Son on günde terör sonucu yirmi yurttaşımız hayatını yitirmiştir. Dış güçlerin dayatmasıyla, kan dökülmesin diye yapılan açılım sorun oluşturmuş ve süreç kan gölünün ortasında devam etmektedir. Terör örgütüyle görüşerek, terörün önlenmesini beklemek açıkca aymazlıktır. Hukuksuzluk büyük boyutlara ulaşmış, yurtsever aydınlarımız ve ulusalcı yurttaşlarımız, hayali soruşturmalar sonucunda aylarca cezaevlerinde eziyet çekmektedirler. Siyasi iktidar tarafından yolsuzluklar örtbas edilmektedir. “Görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrakta ve kayıtlarında sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” gibi davalardan şimdilik dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak kurtulmaktadırlar.

Bütün bu olayların yanı sıra kurumları çatıştırarak, çatışmadan rant elde etmeyi düşünen siyasi iktidar, anayasa değişikliği yaparak, rejimi değiştirmeyi düşlemektedir. Yapılması istenen anayasa değişikliği ile, yüksek yargı siyasi iktidara bağımlı hale getirilecektir. Siyasi iktidar, bu diktaya doğru gidişi, yandaş medyanın da desteğiyle allayıp pullayarak demokrasiye gidiş olarak yutturmak çabasındadır. Emperyalizmin demokrasi getireceği yalanını söyleyenler, bu masallara toplumun inanması için gayret sarf etmektedir. Emperyalizmin nasıl bir demokrasi getirdiği, Irak’ta bütün açıklığıyla görülmektedir. 
TBMM’de ilk tur görüşmeleri biten anayasa değişikliği paketi için yapılan oylamalarda, iç tüzük ve yasalar ihlal edilmiştir. Tarafsız olması gereken meclis başkanı da bu yapılanlara seyirci kalmıştır. Siyasi iktidarın demokrasi anlayışı, her şeyi ve her olayı kendine yontmak biçimindedir.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, kendisini Hitler’e benzeten açıklamalarına tepki gösteren başbakan; “eğer illa Hitler’e benzetecek bir siyasi figür arıyorlarsa, kendi genel merkezlerindeki eski genel başkan fotoğraflarına baksınlar. Orada Führer’e özenip, kendisine milli şef dedirtmiş genel başkanlarının Hitlervari bıyıklarının altından kendilerine gülümsediklerini görecekler” yanıtını vermiştir. Yanıt için bu kadar uzun cümleye gerek yok, sadece aynaya bakması yeterli olur. Bu gidişin sonunda başbakan bir adım daha ileri gidip, Mustafa Kemal Atatürk’e de dil uzatacak ama şimdilik söyleyemiyor.
Böyle bir zihniyetin yapacağı anayasa değişikliği, demokratik hukuk devletini yok etme eğilimindedir. Böyle bir zihniyetin yapacağı anayasa değişikliği, ülkemizi içinden çıkılması zor bir karışıklığa ve karanlığa sürükleyecektir.
Bu karanlık gidişe son vermek, 1 Mayıs’ta alanları dolduran demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, siyasi partilerin ve yurttaşların bilinçli, kararlı ve ortak bir tavır almaları ile önlenebilir. Siyasi iktidara dur demek için oluşturulması gereken demokratik eylem planları, toplumun her bireyinin görevidir ve aydınlık yarınlar için çok önemlidir.

İlk Kurşun Gazetesi, 3 Mayıs 2010.



....


Oxford'da cumhuriyet tarihimizin 'en iyisi'yle
Oxford'da cumhuriyet tarihimizin 'en iyisi'yle

Cengiz Çandar

Kaldığımız Randolph Hotel'in katlarının zemini yürürken gıcırdıyor. Otel, Britanya İmparatorluğu'nun muhafazakâr geçmişinin canlı bir abidesi gibi. Victorian Gotik tarzda 1864'te inşa edilmiş. Otel binasının tam karşısında Ashmolean Müzesi var. O da 1670'lere giden bir tarihe sahip. Dünyanın en eski üniversite müzesi, içinde Michelangelo'nun, Leonardo da Vinci ve Raphael'in tablolarından Lawrence'un Arap tören giysisine, Oliver Cromwell'in maskesine kadar paha biçilmez parçalar var.
Tarih tutkunu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, birinci ‘yaş günü'nü Oxford'da geçirmesi için buralardan daha uygun tarihi mekânlar olamazdı herhalde. Birinci yaş günü derken Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı sıfatını üstlenmesinin birinci yaş günü.
Oxford Üniversitesi'nin St. Anthony College'inde düzenlenen Türk dış politikası ile ilgili iki buçuk gün süren toplantıya, davet münasebetiyle gitmek üzere çantamızı hazırlarken Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'ndan birlikte gitme önerisi geldi. Davutoğlu, baş konuşmacı olarak katılacağı Oxford'daki toplantıya gidip gelirken yol boyunca konuşmak istediği bir grup gazeteciyle birlikte olmak istemişti.
Giderken üç buçuk saat, dönerken iki buçuk saat aralıksız konuştuk. Her iki seferde de uçağın tekerlekleri piste değdinde, ne söyleşinin yoğunluğuna kendimizi kaptırdığımızdan kemerlerimizi bağlamıştık ne de Ahmet Davutoğlu'nun sözleri bitmişti.
‘Entelektüel doyum' bakımından hatırlayabildiğim, çok uzun süredir en zevkli hafta sonuydu Ahmet Davutoğlu ile Oxford yollarında ve Oxford'da geçen hafta sonu.
Dışişleri Bakanı, ‘Turkish Vision of Regional and Global Order: Theoretical Background and Practical Implementation' (Bölgesel ve Küresel Düzene İlişkin Türk Vizyonu: Teorik Arkaplan ve Pratik Uygulama) başlığı altında konuştu. Davutoğlu'nu Margaret Macmillan sundu. ‘Paris 1919' adlı Birinci Dünya Savaşı sonrası ‘düzen'e ilişkin anıtsal kitabın yazarı Margaret Macmillan. Bir özelliği de Lloyd George'un torunu olmasıdır.
Ve Ahmet Davutoğlu, kendisine eşlik eden biz yol arkadaşları gibi, 1 Mayıs 2010 Cumartesi akşamüstü, Oxford'daki dinleyicilerinin de zihinlerini ve de gönüllerini konuşmasıyla fethetti.

Pazar sabahı, Randolph Hotel'deki uzun kahvaltı masasında biz bizeydik. Sadece Türkler. Son zamanlarda tanık olduğum en düzeyli, en verimli ‘fikir alışverişleri'nden biri cereyan etti o kahvaltı masasında. ‘Akademik içerikli' ve ‘siyasi pratik' hakkında konuşmasını çok seven Ahmet Davutoğlu daha ziyade dinleyici idi ve sürekli not aldı.
Masada, Türkiye'nin entelektüel kapasitesinin ve birikiminin seçkin isimleri vardı. Ekonomi tarihçisi Prof. Şevket Pamuk, ‘revizyonist tarihçilerimiz'in en önde gelenlerinden Prof. Hakan Erdem, sosyolog Prof. Ayşe Kadıoğlu, siyasetbilimci Prof. Baskın Oran, tanınmış gazeteciler ve köşe yazarları. Bu arada gelecekte ismini ‘akademik alan'da çok duyuracak London School of Economics'ten bir doktora öğrencisi, Kazım Karabekir'in torunu, Karabekir Akkoyunlu.
Özellikle ‘Ermeni dosyası' üzerinde ilginç bir söyleşi cereyan etti. Bakan Davutoğlu herkesi dikkatle dinledikten sonra, aynı konuda herkesin geleceğe yönelik umudunu artıran, inandırıcı ve dolgun içerikli bir cevap verdi.
Oxford'da bulunup kitapçılara uğramamak düşünülemezdi. Ahmet Davutoğlu ile geçen yıl haziran ayında Pakistan-Afganistan seferinde İslamabad'da girilen üç ayrı kitapçıdan kolilerle kitap aldığını görmüştüm. Dönüş yolunda uçakta tekrar buluştuğumuzda kim ne kitap almış denetimi yapıldı. Ahmet Davutoğlu, Oxford'un ünlü kitapçısı Blackwell'de daha ziyada Hıristiyan ilahiyatı üzerine kitapları seçmişti. Seçtiği kitaplar arasında bir tanesi kahvaltı söyleşisinin ruhuna çok uygundu: Paul Ricoeur'un ‘Memory, History, Forgetting' (Hafıza, Tarih, Unutma)!
Ahmet Davutoğlu'nu epey bir zamandır tanıyor ve izliyorum. Son bir yıl içinde biri uzun bir yurtdışı seyahati, birkaç kez birlikte olduk. Gözlemlerim ve bildiklerime ek olarak, yol boyu dinlediklerimiz ve ‘Oxford performansı'na tanık olduktan sonra, gerek Oxford'da gerekse dönüş yolunda arkadaşlarla onun hakkında ‘değerlendirme' sohbetlerine tutulduk.
Kanaatimi, Dışişleri Bakanı oluşunun ‘birinci yıldönümü' vesilesiyle açıkça ifade edeyim: Cumhuriyet tarihimizin toplamının en çarpıcı Dışişleri Bakanı!

Bir yıllık bakanlık istatistikleri de çarpıcı. Bir yıl içinde 83 kez yurtdışına çıkmış, 100 ülke ziyaret etmiş. Yurtdışında bir yıl içinde ikili görüşme sayısı 520, Türkiye'de kabul edip görüştüğü heyet sayısı 443. Geçen hafta beş gün içinde 60 saati aşkın süre havada kalmış.
Seyahatlerinin 46'sı Avrupa'ya. Bu 46'ının 18'i Balkanlar. İran dahil Ortadoğu seyahatlerinin sayısı 27. ABD'ye 8, Latin Amerika'ya 2 seyahati var. Kafkasya'ya 5 kez gitmiş, Rusya ve Ukrayna'yı da dahil edersek Asya seyahatleri 9. 3 de KKTC seyahati.
Ahmet Davutoğlu'nun cumhuriyet tarihimizin en çarpıcı Dışişleri Bakanı olduğu gerçeği, bu çarpıcı istatistiklerden kaynaklanmıyor. Bu istatistiklerin yansıttığı ‘küresel vizyon' algılamasından ve ‘entelektüel birikimi'nden kaynaklanıyor.
‘Teori' koyan, okuyan, sorgulayan, araştıran, düşünen bir kafası var Davutoğlu'nun. Tarihi dört dönemde kategorileştiriyor. ‘Kadim jeopolitik dönem', ki, bu dönem Afro-Avrasya alanında büyük, geniş imparatorluklar, siyasi, ekonomik, ticari, kültürel devamlılıkların olduğu dönem. İkinci dönem, 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa merkezli sömürgecilik dönemi. ‘Sömürgeciliğin jeopolitiği'nin geçerli olduğu dönem. Üçüncü dönem, ‘Soğuk Savaş jeopolitiği' dönemi ve son dönem, şimdi içinde bulunduğumuz ‘Küreselleşme' ile ‘Kadimin yeni şartlar altında ortaya çıkmakta olduğu' dönem.
Bu kategorileşmeye katılır ya da katılmazsınız. Önemli olan o değil. Toynbee'vari, o kalibrede bir ‘tarih okuması' ve ‘kuram geliştirme' yeteneğine sahip olmasında.
Yeni ‘paradigma'yı öyle bir heyecanla ve inandırıcılıkla anlatıyor ki, bu yeni paradigmada bir ‘eksen' olmadığı için, Türkiye'ye yönelik ‘eksen kayması'ndan söz etmek de anlamsızlaşıyor. Türkiye, Davutoğlu'nun inandırıcı kategorizasyonunda tıpkı Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ‘merkezi' aktörlerden biri olmak durumunda.
Dışişleri Bakanı sıfatıyla Türkiye'ye izlettiği dış politika da bu ‘bakış açısı'nın mantıklı sonucu.

Hem ‘kuramcılık' ve hem de ‘uygulayıcılık' özelliğini kendisinde rahatlıkla birleştirebilen ve Türkiye'nin ‘küresel profili'ni Davutoğlu gibi, Davutoğlu kadar yukarı çekebilen kim var cumhuriyet tarihimizde?
Tevfik Rüştü Aras mı, büyük tarihçi Prof. Fuat Köprülü mü? Fatin Rüştü Zorlu mu, İhsan Sabri Çağlayangil mi, Hikmet Çetin mi? Kim?
Peki Davutoğlu, ‘Soğuk Savaş sonrası' dönemde ortaya çıkmasa, kuram ve uygulama bu kadar örtüşebilir miydi? Ya da o isimler, 2000'lerde direksiyonun başında olsalardı, ne olurdu?
Historiografi yani ‘tarihi yazımı' kuralıdır, olmayan, olmamış şeyin tarihte anlamı yoktur. Tarih, somut şeylerin öyküsü ve sicilidir.
Ahmet Davutoğlu, bugün Türkiye'nin Dışişleri Bakanı. Çok bilgili, çok düşünen, çok araştıran, çok çalışan ve üretken bir insan. Cumhuriyet tarihimizin en çarpıcı Dışişleri Bakanı.
Türkiye ve ötesinin şansı...

Referans
....


TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİ
TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİ
İngiltere KIBRIS TÜRK CEMİYETİ ONUR KURULU BAŞKANI Prof. Dr. Salahi Sonyel

Salahi R. Sonyel
1923’de kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin hudutları içinde ‘Ermeni Sorunu’ diye bir sorun yoktur.Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin hudutları dışında çeşitli ülkelerde yaşayan veya bu ülkelere göç etmiş olan Ermeniler arasında kimi çıkar ve şöhret düşkünü fanatikler yaygaralar kopararak, bugünkü Türkiye yönetimini 1870’lerden 1918’lere kadar olan dönemde ve özellikle 1915de sözde ‘Ermeni kırımlarınlarından’ sorumluolarakgöstermeyi sürdürüyorlar.Onların başlıca amacı Türkiye’nin bölünmesini sağlamak veya hiç olmazsa Türkiye’den Ermenistan için tazminat koparmaktır.Bu aşırı Ermeniler ve onların Türkler’den hoşlanmayan kimi yabancı hempaları, tüm kurnazlıklar ve kaynaklarını kullanarak Batılı kimi devletleri ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine kendi çıkarları açısından itiraz eden birkaç ülkenin yönetimlerini etkilemektedir.Esasen, Osmanlı devletinin ve zamanımızda Türkiye Cumhuriyeti’nin zengin kaynaklarına göz dikmiş olan bu emperyalist, yayılımcı ve çıkar düşkünü devletler de sözde ‘Ermeni Soykırımını’ bir alet olarak kullanarak,geçmişte Osmanlı devletinin bölünmesine katkıda bulunmuş ve günümüzde de gözlerini sömürü kaynağı olarak Türkiye’ye dikmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nde ve Türkiye’de Ermenilere karşı gerçekten devletçe soykırım yapıldı mı? Bendeniz, 50 yıldan beri bir çok yabancı arşivleri didik didik ettim. Bugüne kadar, Turkiye’de Ermenilere hükümet düzeyinde kasten soykırım yapldığını kanıtlayıcı tek bir belge bulamadım. Ayrıca, herhangi bir azınlığa soykırım yapılıp yapılmadığına bağımsız, yetenekli ve konuyu iyi bilen yargıçlardan oluşacak ve aralarında yetenekli Türk ve Ermeni yargıçlar da bulunacak uluslararası bir yargı organı karar verebilir.Ermeni aşırılara ve yandaşlarına soruyorum: Tarih boyunca hangi uluslararası yargı organı Ermenilere Türklerce soykırım yapıldığına dair karar vermiştir? Bu günkü Türkiye devleti, her iki yanında temsil edileceği bir yargı organının kararı olmadan birkaç sapık, bilgisi kıt, çıkar düşkünü ve Türk düşmanı sözüm ona Batı’lı ‘bilginlerce’ ve kendi çıkarlarından başka hiçbirşeye önem vermeyen ve tarihi nedenlerden dolayı Türklerden pek hoşlanmayan birkaç ülkenin kimi yöneticilerince bu konuda suçlu duruma konulmuştur.
Geçmişteki emperyalist, sömürücü ve çıkar düşkünü kimi devletlerin bu günkü varislerini oluşturan ve Osmanlı Devleti’yle Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım yapmakla suçlayanlara birkaç sorum vardır.
1. 1492 – 1800 yılları arasında Amerika’da 10 milyonu aşkın Kızıl Derili’yi kim kırımdan geçirdi?
2. Afrika kıtasında, Kongo’da, milyonlarca yerlı halkı kim katletti?
3. Cezayir’de bir milyon kişinin ölümüne kim neden oldu?1849-1938 yıllarıarasındaAvustralya’da1 milyonyerlihalkınveHindistan’da 10 milyonayaklaşıkyerelhalkınimhasınakimnedenoldu?
4. 1492 – 1800 yılları arasında Güney Amerika’da 10 milyona yaklaşık yerli halkı kim telef etti?1943–1949 yıllarıarasındabinlercehalkıSibirya’yakimsürdüvebudönemdemilyonlarcakişininölümünekimnedenoldu?18. ve 20.Yüzyıllar’da Avrupa’da milyonlarca Müslümanları kim kırımdan geçirdi? 20. Yüzyılda Ortadoğu’da emperyalistlerin çıkarları için binlerce kişinin yaşamlarını yitirmelerine kim veya kimler neden oldu?Sizi temin ederim ki tüm bu barbarlıkları yapanlar arasında Osmanlı Devleti ve Türkiye yoktur.

TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİNİN NORMALLEŞTİRİLMESİ

1. İnsanlık, geçmişten miras kalmış olan nefret ve intikam duygularına dayanarak varlığını sürdüremez.
2. Türklerle Ermeniler,geçmişteki felaketlerin, kendi aralarında kurulması gerekli anlayış,tolerans,uzlaşma ve barış içinde birlikte veya yanyana yaşamanın gereğini ortadan kaldırmasına veya gözardı etmesine fırsat vermemelidir.Kişi,geçmişten ders alabilir ama geçmişte yaşamamalıdır.
3. Geçmişteki üzücü sorunlar,dürüst ve yetenekli bilim uzmanlarınca titiz, yansızlık, ve adalet esaslarına göre saptanarak esaslı biçimde incelenmeli ve aralarında Türk ve Ermeni yargıçlarda bulunması gerekli bir yargı paneline devredilmeli; her ikiyandabupanelinalacağıkararlarıkabullenmelidir.
4. TürklerleErmenilerarasındakiilişkileriniyileştirılmesikonusunda, akademikdüzeydeişbirliğiyaparakgörüşalışverişindebulunurlarsa,sorununçözümlenmesineyardımcıolabilirler.
5. Her ikiyanınduyarlıvebilinçliönderleri de kendihalklarınadürüstlük,tolerans,barışiçindebirlikteveyayanyanayaşamakaidelerineaşılayarakuzlaşmayabüyükölçüdekatkıdabulunabilirler.
6. TürklerleErmeniler, aralarındakisorunlarıgercektençözümlemeyiamaçlıyorlarsa,busorunlar ne kadarkökleşmişolursaolsun,bunlarıçözümlemeyeteneğinesahiptirlerveTürkiyeileErmenistan, ikikomşudevletolarakbirlikteveyanyanabarış,güvenveişbirliğiprensiplerininuygulanmasınabüyükölçüdetitizlikgöstermelidirler.



Herkes Cambaza Bakarken Obama Ne Diyor, Ermenilerin “Soykırım” Stratejisi Nedir?
Sinan OĞAN
TÜRKSAM Başkanı

Ermenistan, Ermeniler ve Ermeni stratejilerini bilmemeye, onu ısrarla anlamamaya devam ediyoruz. Bu durum sadece sıradan akademisyende, diplomatında, basın mensubunda değil, Başbakan’da da kendisi açık bir şekilde göstermektedir. Amerikan Başkanı Barack Obama’nın “benim bu konudaki düşüncelerim bellidir” sözünün sonrasında soykırım kelimesinin Ermenicesini kullanması karşısında T.C. Başbakanı Sayın R.T. Erdoğan zafer kazanmış general edasıyla “Sayın Obama bizim hassasiyetimizi anladı” diyor. Basınımızda ise korkulan olmadı, bu sene de soykırım demedi” başlıkları atılıyor.

Ermenistan, Ermeniler ve Ermeni stratejilerini bilmeden siyaset üretmenin, politika geliştirmenin ve karşıt tezler üretmenin ne kadar havada kaldığına bir kez daha şahit olmaktayız. Batılı gazeteler Obama’nın kimseye yaranamadığını, Ermenilerin memnun olmadığını yazıyor. Ortada tam bir “cambaza bak” hikayesi dururken kimse maalesef olayın gerçek analizini yapamıyor. Bütün bu hadiseler yaşanırken, dış politika yapıcılarımızın bu anlamda ciddi ve sadece “yandaş” olmayan bir profesyonel desteğe ihtiyacı olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Ermeniler gerçekte ne istiyor? Obama’nın soykırım kelimesi yerine Mets Yegern/Büyük Felaket sözünü kullanması tesadüf müdür? Yine aynı şekilde 2008 yılında eline metin tutuşturulan bizim “aydınlarımızın” ilk defa Türk kamuoyunda “özür diliyoruz” kampanyası ile kullanıma soktukları “Büyük Felaket” sözcüğü tesadüfen mi seçilmiştir. Elbette ki, hayır. Biz daha 2008 yılında Türklerin bir konuda acıyı tarif etmek için bu kelimeyi kullanmadığını, bu sözün de tesadüfen kullanılmadığını ve Obama’nın 2009 yılında yapacağı 24 Nisan konuşması için hazırlık yapıldığı ve Türk kamuoyunun bu kelimeye alıştırıldığı tespitinde bulunmuştuk. O tarihte de 2010 24 Nisanında da biz Obama’nın soykırımın İngilizcesini değil, Ermenicesini kullanacağını öngördük. Gerçekten de bütün gelişmeler bizim öngörülerimiz doğrultusunda çıktı. Herkes soykırım sözünün İngilizcesine kilitlenmişken aslında el altından dünyada bir kelime üzerinde müthiş bir piar çalışması yapılmaktadır. O da Ermenicesi Mets Yegern olan Büyük Felaket sözcüğüdür. Emin olunuz ki, Ermenilerin asıl istediği uluslararası tartışma yaratmak ve bu esnada bu sözcüğü literatüre yerleştirmektir.

Son yıllarda Ermeniler Yahudileri yakından incelemiş ve onların yaptıklarını birebir kopyalamaktadırlar. Bugün dünyada nasıl ki, “Holocost” kelimesi kullanıldığında herkesin aklına bu kelimenin etiminolojisine bakmadan Yahudilere yapılan soykırım” anlamı akıllarına geliyorsa aslında Mets Yegern sözcüğünü de “Holocost” gibi tanıtarak bu sözcük kullanıldığında “Ermenilere yapılan soykırım”ı akıllara getirmek istiyorlar. Soykırımın İngilizcesi olan “Genocide” kelimesindeki ısrar da aslında Mets Yegern sözcüğünün şimdilik dikkatlerden kaçırmak ve kelimeyi uluslararası alanda kullanıma hazır hale getirmektir. Bunun için biçilen zaman aralığı da 2010-2015’dir. Maalesef bu görülememektedir ve anlaşılamamaktadır.

Türkiye’nin “Ermeni Açılımı” yürümemektedir. Daha önce de defalarca yazdığımız ve söylediğimiz gibi Ermeniler 2015 yılında kadar bizimle barışık bir görüntü sergileyerek batıda Türkiye’ye karşı yürüttükleri “soykırımı” tanıtma stratejilerinin zarar görmesini istemiyorlar. Bu sebeple de sınırın açılmasını aslında istemiyorlar. Bunun bir tek istisnası vardır. O da eğer sınırın açılması Türkiye ile Azerbaycan arasını ciddi bir şekilde bozabilirse bu takdirde Ermeniler de taktiksel bazı adım değişikliğine gidebilirler. Aksi durumda siz sınırı açmak isteseniz bile Ermeniler bir bahane ile sorun çıkaracak ve sorumluluğunu da size yükleyeceklerdir. Zira Ermeniler için nihai hedef sınırı açmak değil, Türkiye’yi uluslar arası camiada mahkum ettirmektir. Bunu artık anlamak ve buna uygun stratejiler geliştirmek durumundayız.

Diğer taraftan ABD’de de bir iş bölümüne gidildiği ve yönetimin başı olarak Türkiye gibi bir müttefiki bölgede kaybetmek istemeyen Obama’nın bu sözcüğü kullanması yanında Temsilciler Meclisi Başkanı Nency Pelosi soykırım kelimesinin İngilizcesini oldukça yüksek bir sesle ifade edebilmektedir. Ayrıca sonbahara doğru da soykırım tasarısının ABD Temsilciler Meclisi gündemine alınmasına da hazırlıklı olmak gerekir.
http://www.turksam.org/tr/a2008.html





ASARSIN, KESERSİN


Suay Karaman    Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

Yıllardır Kutlu Doğum Haftasının gölgesinde bırakılan, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutladık. Ulusal Egemenliğin bilinciyle bir kez daha alanları doldurduk. Çocuk şenlikleriyle, renkli görüntüler izledik.
Geleneksel olarak, başbakanın yerine bu kez ilköğretim dördüncü sınıf öğrencisi Elgin Koçubaba oturdu. Küçük başbakan, konuşmasına başlamak için başbakana sordu ve aldığı yanıt hayret vericiydi: “Yetki artık senin. İster asarsın, ister kesersin. Her şey sende..”
Küçük başbakan konuşmasında iyi bir eğitim, çevreye saygılı bir hükümet ve bizim olan fabrikalarda bizim emeğimizle üretim istedi. Ve asıp, kesme hakkında ise şunları söyledi: “Ulu önder Atatürk, en iyi yönetim şeklini, cumhuriyet olarak öngörmüştür. Ben de ülkemize cumhuriyetin, hala çok yakıştığını düşünüyorum ve kalmasını istiyorum.”
Emperyalist devletlerin Büyük Ortadoğu Projesi adını verdikleri işgal planının eş başkanı olmakla övünen ve laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesinleşen bir partinin genel başkanının, diktatör heveslisi söylemlerini ve kışkırtıcılığını bayram günü çocuklara da söylemesi dehşet verici bir olaydır.
Hükümetin hazırladığı anayasa değişikliği paketine gelen tepkileri başka yöne çevirmek için, gündeme başkanlık sistemi tartışmaları servis edilmiştir. Aslında başbakanın gönlünde yatan başkanlık sistemi değil, padişahlıktır. Açıkça diktaya doğru gidişi, yandaş medyanın da desteğiyle allayıp pullayarak demokrasiye gidiş olarak yutturmaya çalışıyorlar.
TBMM’de görüşülen anayasa değişikliği paketi, içerik olarak anayasal kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır ve demokratik hukuk devletini yok etme eğilimindedir. Anayasal tüm güçleri bir kişinin elinde toplama sonucunu doğuracak bir niteliktedir. Bu anayasa değişikliği sonucunda, rejim değişikliği meydana gelebilecektir.
Diktatör tavırlarıyla dikkat çeken, herkese argo sözlerle hakarete varan açıklamalarda bulunan birinin, yapılacak bu anayasa değişikliği ile kendisini padişah yerine koyacağı çok açıktır. Zaten cumhuriyetle kavgalı olan bir düşüncenin ürünü olan ortaçağ karanlığını benimseyenlerin gönüllerinde var olan padişahlık düzenidir, saltanat sevdasıdır. İşte bu sevda; yapılmak istenen anayasa değişikliği sonucunda, “görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrakta ve kayıtlarında sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” gibi suçlamalardan ömür boyu kurtulmanın çıkış yoludur.
“İster asarsın, ister kesersin” diyen diktatör heveslilerine dur demek için, demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, siyasi partilerin ve vatandaşların yapılmak istenen anayasa değişikliğine karşı ortak bir tavır almaları, demokratik eylem planı oluşturmaları gerekmektedir. Siyasi iktidara dur demek, vatandaşlık görevidir ve aydınlık yarınlar için önemli bir adımdır.
İlk Kurşun Gazetesi, 26 Nisan 2010.
....


KKTC’de Fark Var: “No Be Annem”
KKTC’de Fark Var: “No Be Annem”

Gözde KILIÇ YAŞIN
Bölge Uzmanı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yeni bir dönem başlıyor. “Fark var, arkasında halk var” sloganı ile seçimlere giren Derviş Eroğlu, cumhurbaşkanlığı seçimlerini ilk turda kazanarak KKTC’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi. KKTC’de 18 Nisan 2010 tarihinde 164 bin 72 seçmenin yüzde 76’sının katılım gösterdiği seçimlerde, Başbakan Derviş Eroğlu yüzde 50.38; Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat yüzde 42.85 oranında oy aldı.[1] KKTC sadece cumhurbaşkanını değiştirmedi, 7 yıllık bir “ara dönem”e de son verdi.

Seçimler, Mehmet Ali Talat ve Rum lider Dimitris Hristofyas’ın yaklaşık iki yıldır sürdürmekte oldukları müzakerelerin henüz sonuç doğuramadığı, yeterli ilerlemenin sağlanmadığı bir döneme denk geldi. Eylül 2008’de resmen başlayan müzakere sürecinin 2008 sonunda anlaşma ile sonuçlanması beklenirken 2010 ortasında dahi anlaşmanın temel yapısı oturtulabilmiş, temel anlaşmazlık konuları görüşülebilmiş değil. Müzakerelerin teknik konuları içeren “AB ile İlişkiler” ve “Ekonomi” görüşmelerde en fazla yakınlaşma sağlanan başlıklardı. Gerçekleştirilen 71 görüşmenin ağırlığını Yönetim ve Güç Paylaşımı oluşturdu. “Yönetim ve Güç Paylaşımı” başlığına ilişkin temel bazı ilkeler belirlenmiş; yargı alt başlığında uzlaşı sağlanmış; bazı noktalarda ise yakınlaşma sağlanabilmişse de varılan noktanın “ortak açıklama” ile duyurulmasına müsait bir pozisyona ulaşılamadı. Nitekim Kıbrıs’taki uzlaşmazlığın temel konuları olan “Toprak”, “Mülkiyet” ile “Güvenlik ve Garantiler” başlıkları da henüz masaya getirilememişti. Şubat 2008’de Dimitris Hristofyas’ın Rum Yönetimi başkanlık koltuğuna oturması ile başlayan “son umut” süreci, Eroğlu ile devam edecek. Eroğlu, adaylığını açıkladıktan sonra yaptığı konuşmalarda olduğu gibi 18 Nisan gecesi zaferini ilan ederken de müzakere sürecini devam ettireceğini açıkladı.

Başkanlık koltuğuna oturması öncesindeki açıklamaları ile Talat’ın yoldaşı izlenimini veren ancak devlet liderliğini almasından sonraki tavırlarıyla Papadopulos siyasetine yakın bir yol izleyen Hristofyas’ın ise yakınlaşma sağlayamadığı Talat’ın yerini alan Eroğlu ile uzlaşı sağlaması çok kolay olmayacaktır. Müzakere sürecinin akışı ve elbetteki ortaya konulan iddialar bakımından sürecin Talat’la devam etmesi, Talat-Hristofyas gibi bir yakınlığın dahi anlaşma planı çıkarmaya yetmeyeceğinin anlaşılması bakımından iyi olurdu. Ancak sonuç da değişmezdi. Her halükarda asıl sıkıntılı konular henüz masaya gelememişti ve en zor konular Eroğlu’nu bekliyor.

Talat, farklı duruşu, Kıbrıs’taki sorunu yeni baştan tarif ederek dünyaya yeniden ve ancak farklı bir üslupla Kıbrıs’ın derdini anlatma çabasıyla tarihe önemli bir vurgu yaptı. Aynı şekilde muhatabının olumsuz tüm tavırlarına ve kendisine yaşattığı hayal kırıklıklarına rağmen masadan kalkmama dirayeti göstermesi ile de takdir topladı. Annan Planı’nın Türk tarafında kabul edilmesi sonrasında, dünya Rumların uzlaşmazlığını kabul etmişken diğer bir alternatife soyunmaması, Kosova rüzgarı tüm şiddetiyle Kıbrıs’a doğru eserken de “Tanınma istemiyorum, izolasyonlar kaldırılsın istiyorum” demesi, referandum gecesi verdiği “Bu el tutulana dek uzatacağım” sözünü altı yıl tutacak denli kendi çözümüne güvenmesi, KKTC’ye zaman; Talat’a Cumhurbaşkanlığını kaybettirdi. Ancak yine de Talat ve CTP çözümüne inanlar adına bu yolu tüm gayretiyle denemiş olması, hep hatırlanacak bir süreç ve müzakereci kimliği olarak benimsenmesi gereken bir metodu miras bıraktı. Talat’ın mirasları arasında, “tek egemenliğin”, “tek vatandaşlığın” olacağı, iki eşit oluşturucu devletin federal bir çatı altında yer alacağı bir modeli hedefleyen müzakereleri yürütme zorunluluğu da bulunuyor. 2009 Nisan’ına iktidara geldiğine müzakerelere zarar verici bir yöntem izlemeyen Eroğlu’nun aynı çizgiyi yeni dönemde de sürdürmesi bekleniyor. Müzakerelerin tıkandığı noktalarda dahi sürecin son derece iyi ilerlediği yönündeki açıklamaları ve Hristofyas’ın aksine görüşmeleri sürekli olumlayan tavrı da Talat’ın ardında bıraktığı en önemli miras oldu. Bir uzlaşı sağlanmasından ziyade uzlaşı ihtimalinin korunduğu mesajlarını önemseyen “Kıbrıs Sorunu”nun büyük aktörleri düşünüldüğünde, bir baş ağrısının yaşanmaması için Talat’ın bu mirasının dikkate alınması gerekecektir.

Eroğlu’nun gerçekte KKTC’nin bağımsızlığının tanınmasını istiyor olması da, tek başına müzakere sürecini sekteye uğratacak bir etken olmayacaktır. Nitekim Hristofyas’ın gönlünde yatan da gerçekte Rum egemenliğini adanın tamamına yaymak ve üniter bir devlet içinde Türklere geniş azınlık hakları vermektir. Ancak taraflar müzakereleri, iki toplumlu, iki bölgeli, iki kurucu devletli federatif bir devlet yapısı çerçevesinde yürütmek zorundalar.

Geçmişteki duruşları karşılaştırıldığında da Türkiye’nin çıkarlarını ya da Türkiye’nin AB üyeliğindeki ilerlemesini ve uluslararası pozisyonunun gereklerini Eroğlu’nun Talat’dan daha fazla önemseyeceğinden de şüphe olmayacaktır. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın seçimlerin başlamasından hemen 9 saat önce Kanal 24'te yayınlanan ve KKTC'den de izlenen konuşmasındaki “Temenni ediyorum ki görüşme süreci aynı kararlılıkla devam etsin. Çünkü biz bu işin ilk başlattığımız zaman, bir adım önde olacağız demiştik, 6 yıl geçse de bunu devam ettirmeliyiz.”[2] ifadeleri de muhataplarını bulmuştur. Aynı konuşmasında Erdoğan’ın “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ifadesi yerine her seferinde “Kuzey Kıbrıs” ifadesini kullanmış olması da, Eroğlu’nun görmüş olması gereken bir mesajdır. Kıbrıslı Türklerin bir gün kendi devletleri olacaksa ve bu devletin tanıtılması için uğraşılacaksa bile isminin en azından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmayacağı anlaşılıyor. Nitekim “KKTC’nin ilanı” bazı kesimlerce öteden beri çözümü güçleştirmesi ve iç siyaset dışında faydası bulunmaması gerekçesiyle eleştirilirdi. Eroğlu da, Kıbrıslı Türklerin KKTC’nin ilanı öncesi pozisyonunu esas alarak güncel uluslararası konjonktüre uygun bir çıkış yolu aramak durumunda kalacaktır. Gerçekte güncel uluslararası konjonktür, Kosova örneği dikkate alındığında Eroğlu’nun aklındakine uygun formüller de sunmaktadır. Eroğlu’nun üst sınırı “tavizkarlık”, alt sınırı “uzlaşmazlık” olan müzakereci kimliğini benimseyerek Türkiye’nin stratejisi ile tam örtüşen bir yol izlemesi ve kendi çıkış yolunu yaratması gerekecektir.

Müzakere sürecinde bundan sonra görülecek en büyük değişim ise müzakerelerin “bir lider ile Rum tarafı arasında” olduğu izlenimi yerine “Türk tarafı ile Rum tarafı arasında” olduğu izleniminin yerleşmesi olabilir. Hristofyas, müzakere sürecini ülkenin siyasi parti liderlerinin de bir parçası olduğu Rum Ulusal Konseyi ile sürekli paylaşıyor ve orada alınan kararları uygulamak suretiyle halkın iradesini temsil eden zümreyi müzakerelerin parçası haline getiriyordu. Eroğlu’nun bir Ulusal Konsey oluşturma vaadi ya da önerisi, gerçekleştirilebildiği takdirde, KKTC’de de hükümet ve parlamentoyu müzakerelerin gidişatında söz ve bilgi sahibi yapacaktır.

Eroğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesi, Tahsin Ertuğruloğlu’nun ise UBP’ye dönmemiş olması KKTC Hükümeti’nde de zorunlu bir değişimi gerektiriyor. Yeni bir ismin başbakan olarak görevlendirmesi, yeni bir hükümeti doğururken; UBP’nin meclisteki sandalye sayısının 24’e düşmesi de, koalisyon ya da dışarıdan destek alan bir azınlık hükümetine işaret etmektedir. UBP’nin olağanüstü bir kurultay gerçekleştirmesi ve yeni bir genel başkan seçmesi gerekiyor. UBP’nin Genel Sekreteri aynı zamanda Genel Başkan vekili olduğu için İrsen Küçük düzenlenecek kurultaya dek bu görevi üstlenecek, muhtemelen de Başbakan olarak atanacaktır. 27 Haziran’da yeni bir seçim yaşayacak olan KKTC, yerel seçimlere yeni ittifaklarla girebilir; UBP ve UBP’den kopmuş Demokrat Parti arasında yaşanacak ileri düzeyde yakınlaşmaya da şahit olabilir.

KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en önemli sonucu ise, bir “renkli devrim”in daha rota değiştirmiş olmasıdır. KKTC’de 2000’lerin başında, o dönemki ifadelerle renkli devrimlerin en sessiz ilk örneği yaşanmıştı. Kıbrıs Türk halkının çözümsüzlüğün tek alternatifinin “Birleşik Kıbrıs” olduğuna inandırılması ve kendilerinin haklarının da korunduğu bir anlaşmanın sağlanacağı vaadinde bulunulması siyasi tercihleri etkileyen başlıca sebepti. Bir yandan fiili bölünmüşlüğün “Kıbrıslılar”ın tamamını kollayan bir çözüme ulaştırılabileceği iddiaları, bir yandan Türkiye’nin AB yolunda ilerleyebilmesi için böylesi bir manevraya ihtiyacı olduğunun telkin edilmesi ama en çok da AB vatandaşlığı ve sağlayacağı imkanlar nedeniyle Kıbrıs Türk halkı değişime gönüllü olmuştu. Talat’a, partisi CTP’ye ve Annan Planı’na verilen oyların yarısı, Rumlarla birleşmek için değil; “Rumların anlaşmayı güçlü bir oranda reddedeceğinin kesin olduğu” garantisi ve kendilerince Annan Planı’nın onaylanmasının dünya ile bütünleşmelerini sağlayacağı iddia ve vaatlerine idi. Batı’nın sağladığı imkan Kıbrıs Türkü’ne huzur, refah ve zenginlik getirecekti ve tüm vaatler Talat’la özdeşleştirilmiş, halkın önüne konulmuştu. AB, ABD ve diğer dış güçlerden destek alan Talat, eski partisi CTP gibi bu şansı iyi, etkin ve verimli değerlendiremedi. CTP, Türkiyesiz siyaset, partizanlıktan uzak ve adil yönetim vaatlerini gerçekleştiremedi ve aldığından daha kötü bir ekonomi bırakarak erkenden çekildi. Talat ise karşısına Hristofyas’ın getirilmesine rağmen “o kadar kolay ve yakın” görünen çözümü getiremediği gibi AB’ye ve dünyaya çıkışı da sağlayamadı. Kıbrıslı Türkler sadece cumhurbaşkanlarını değiştirmekle kalmadı, bir renkli devrimin sonunu da getirdi. Şimdi sıra, eski Rum lider Glafkos Klerides’in haksız çıkmayı umduğu, “…Yalnız egemenliğinin değil, KKTC denilen şeyin hukuki varlığının da tanınmasına sürükleneceğimizi öngörüyorum” kehanetinin hangi kısmının tutacağını beklenmektedir.

[1] Kullanılan 125 bin 294’ü oyun dağılımı şöyleydi: Dr. Derviş Eroğlu 61.491 oy (Yüzde 50,38), Mehmet Ali Talat 52.302 oy (Yüzde 42,85), Tahsin Ertuğruloğlu 4.648 oy (Yüzde 3,81), Zeki Beşiktepeli 1.968 oy (Yüzde 1,61), M. Kemal Tümkan 964 oy (Yüzde 0,79), Arif Salih Kırdağ 521 oy (Yüzde 0,43), Zeki Ayhan Kaymak 168 oy (Yüzde 0,14).
[2] Kanal 24’te yayınlanan programın KKTC’deki seçimlere ilişkin bölümünün tam metni için bkz: “Türkiye’nin Tercihi:  Mehmet Ali Talat”, Bugün Gazetesi ve Kıbrıs Postası, 17 Nisan 2010





INGILTERE KIBRIS TURK DERNEKLERI KONSEYI                                                                                                                      19 Nisan 2010                                                         
Dr. Dervis EROGLU
Cumhurbaskani
Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti'nin Cumhurbaskani seçilmenizden dolayi Ingiltere Kibris Türk  Dernekleri  Konseyi ve sahsim adina Sizi tebrik eder, basarilarinizin devamini dileriz.
Ülkemizin gelecegini tehlikeye atmis olan, Devletimizin ortadan kaldirilmasi için elinden geleni yapan, AB'nin kandirmacalarina boyun egen ve bu kandirmacalari hayirli ilerlemeler olarak niteleyen ve Rum Lider Hristofias'in istek ve arzularini yerine getirmekten baska bir misyonu bulunmayan Sayin Mehmet Ali Talat ve ekibinin maglubiyeti, halkimizin devletine sahip çikimasinin bir isareti olmustur.
Yurtdisinda yasayan Kibrisli Türkleri dikkate almayan politikalariyla, gerek Askerlik Yasasi ile gerekse  oy hakkimizla ilgili olarak  Sayin Talat ve CTP yetkilileri tarafindan yürütülen politikalarin  Yurtdisinda yasayan halkimizin KKTC ile baglarinin koparilmasi ve isbirliginin en düsük seviyeye indirilmesi girisimleri bosa çikmis ve hiç bir sekilde itibar görmemistir. 

Devletimizin Cumhurbaskani olarak, KKTC'nin gerilemesi, ortadan kaldirilmasi ve egemenligimizle, Türkiyemizin garantisinin sulandirilmasina geçit vermeyeceginize olan inancimiz  tamdir. Yurtdisinda yasayan Kibrisli Türkler olarak bu bahsettigim degerlere siki sikiya sarildigimizi ve ülkemize gönülden bagli oldugumuzu Siz çok iyi biliyorsunuz. Hep birlikte bu degerlerimizi yasatacagimiza inaniyoruz ve güveniyoruz.
Sayin Cumhurbaskani, çok zor bir görevin sorumlulugunu aldiniz. Basaracaginiza ve baslarimizin dik durmasini saglayacaginiza sonsuz inancimiz vardir.
Yolunuz açik olsun.
Saygi ve Hürmetlerimle,
Akmen Ali SITKI  Konsey Baskani






ABD’ye giden uçaklarda yer ayırtmaya başlayanlar!

Mustafa Mutlu - VATAN - 16 Nisan 2010


Ergenekon, Balyoz, Kafes gibi darbe planı soruşturmaları için “U dönüşü günleri”ne giriyoruz.

Elbette; gerçek suçlular varsa cezalarını çekecekler...

Ama... Çok yakında bu davanın “panzehiri” niteliğinde yeni davaların da açıldığını göreceğiz...

O yeni davalar açıldıkça, 2004 model “toplama ve zorlama çeteler” gündemden düşecek; onların yerini 2009 model olmasına rağmen çok kilometre yapmış “takkeli çeteler” alacak...

***



Bu “U dönüşü”nün mimarı öfkeli bir kadın...

Emekli Tümamiral İlker Güven’in boşanma davası açtığı eşi Sunahanım Güven...

Sunahanım’ın iddiaları araştırıldığında (tabii araştırılırsa) önce Türk Silahlı Kuvvetleri’nin belgelerini sızdırıp satan “lüplüpçü subaylar” dökülecek ortaya...

Sonra...

Elbette bu belgeleri onlardan satın alanları tanıyacağız...

Bitti mi? Hayır!

O belgelere gelişmiş laboratuvarlarda “eklemeler yaparak”, masum yurtseverlerin başlarının yanmasına neden olan “lüplüpçü montaj uzmanları”na da sıra gelecek...

***



Bu “büyük proje”nin bir de finansman ayağı var tabii...

Örneğin; belge sızdırması karşılığında Emekli Tümgeneral İlker Güven’i ayda 20 bin dolar maaşa bağlayan “cemaat üyesi iş adamları...”

Sıra onlara da gelecek...

Ve... Onlara bu paraları vermeleri için telkinde bulunan “cemaat yöneticileri”ne...

***



Liste nasıl kabarıyor görüyor musunuz?

Genelkurmay Savcısı’nın açtığı soruşturma yetmez... Cumhuriyet savcıları da “Biz buradayız” demeli!

Cemaat yöneticileri deşifre olur da müritleri unutulur mu?

Örneğin medyadaki müritleri göreceğiz kamera önü kelepçeli geçit törenlerinde...

Masum insanların özel hayatlarını deşifre eden, soruşturmanın gizliliğini umursamayıp kendilerine teslim edilen en gizli evrakları çarşaf çarşaf yayınlayan, gazetecilik etiğini ayaklar altına alan o müritleri...

Ve elbette; o gizli belgeleri cemaatin medya ayağına sızdıran polis şeflerine ve savcılara da sıra gelecek...

Bu kez bu 2009 model çetenin üyelerinin kendi aralarında yaptıkları konuşmaların çözümleri girecek dosyalara...

***



Tüm bunların olması o kadar kaçınılmaz ki...

Çünkü doğanın kanunudur; taşkın dere kendi yatağına da zarar verir!

Sunahanım “U dönüşü” bayrağını salladı bir kez... O bayrağı gören çete üyelerinin paçaları tutuştu çoktan!

Foyalarının ortaya çıkması an meselesidir...

Tuzak kuranların av olmalarına ramak kaldı artık...

İnanıyorum; cumhuriyetin yürekli bir savcısı çıkacak ve Sunahanım Güven’in can güvenliğini sağlayıp, anlattıklarını araştıracak...

O “hastane sahibi”ni bulacak...

Para alan köstebek komutanların yakasına tek tek yapışacak...

***



Göreceksiniz, ABD’ye kalkan uçaklarda yer kalmayacak...

Çünkü vakit gelmiştir artık!





KKTC’de tehlikeli ayrışma
CENGİZ AKTAR / ANALİZ / VATAN


Yeni cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun tek bir federal devletin nasıl kurulacağı konusunda bugüne kadar dile getirdiği politik duruş süregelen müzakerelerin taraflarca kabul edilebilecek bir ortak noktada buluşması için yeterli değil. Eroğlu “konfederasyon” diyor. Bu duruş ne Birleşmiş Milletler parametrelerinde var ne de Talat-Hristofiyas’ın müzakere ettiği masada. Kaldı ki iki toplumlu, iki bölgeli federasyon Türk tarafının eskiden beri talep ettiği formüldü. Dolayısıyla Eroğlu dönemi bilinmeyenlerle dolu bir dönem olacak. Bu dönem Kıbrıs müzakereleri ve Türkiye’nin AB müzakereleri açısından tamamen olumsuzdur. Kıbrıs’taki tıkanıklık Türkiye’nin AB müzakere sürecinde askıya alınan 14 faslı birebir ilgilendiriyor. Tıkanma ikiye katlanıyor. Bunu aşmanın yolu Türkiye, Yunanistan, AB, ABD dâhil tüm tarafların artık masada birlikte müzakere etmesinden geçiyor. Zira her tarafın çözüme yapacağı katkı var. Dolayısıyla, Eroğlu ya da Talat, herkes için ayakbağı olan Kıbrıs’ta bir çözüm isteniyorsa ki öyle olduğu anlaşılıyor, bunu artık iki müzakereci cumhurbaşkanı ile sınırlı tutmak anlamlı değil. Ama çok taraflı müzakereye gelmeden Türkiye, cumartesi akşamı Başbakan’ın temennilerinin doğrultusunda Eroğlu’nu, Talat’ın müzakere parametreleriyle masada kalmasını dayatacaktır. Diğer bir deyişle Eroğlu, hayalini gördüğü “Denktaş modeli” bağımsız bir KKTC’yi hiçbir surette hayata geçiremeyecek. Çünkü Kıbrıs meselesi zaman zaman bazı bakanların altını çizdiği gibi AB üyeliğinden daha önemli olsa da Türkiye’nin uluslararası iddialarından daha önemli değil. KKTC’yi ve Türkiye’yi zor günler bekliyor. En basitinden bu seçimler adanın kuzeyinde Talat’a oy veren Kıbrıslılarla ezici çoğunluğu Eroğlu’na oy veren Türkiyeliler arasındaki yabancılaşmayı ayyuka çıkarmıştır.






AKP’nin kutuplaştırma politikaları
ve atılan yumruk

SODEV Başkanı Erol Kızılelma

Toplumsal yaşamda ve siyasette, şiddete, teröre, silaha başvurulmasını reddediyoruz. Bu çağda şiddet, terör ve silah yoluyla hiçbir toplumsal sorunun çözümü mümkün değildir. Şiddete zemin hazırladığı için kutuplaştırmacı politikaları da reddediyoruz. Ahmet Türk’e yapılan saldırıyı bir kez daha kınıyoruz. Sağduyulu davranışları nedeniyle Ahmet Türk’ü kutluyor, herkesi de sağduyuya çağırıyoruz.

Türkiye, ne yazık ki uzun bir süredir iyi yönetilemediği için, sorunlar boyutlandı. Toplumda huzursuzluklar yaygınlaştı. Toplum mühendisliğine soyunanlar, kendi politikalarının başarısı veya kendilerinin geleceği konusundaki tedirginlikleri nedeniyle, kutuplaştırma politikalarında ısrar ediyorlar. Bunun, topluma ödeteceği faturanın ağır olacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Politikacıları ve özellikle ülkeyi yöneten AKP iktidarını uyarıyoruz. Kutuplaştırıcı politikalar yerine demokratikleşmeyi gündeme taşıyalım. Demokratikleşme, doğası gereği, otoriter üslup ve yöntemlerle geliştirilemez. Diyaloğu ve uzlaşmayı aramak yerine kin ve nefret tohumları ekerek, ne demokrasiye, ne özgürlüklere ve ne de huzura ulaşabiliriz.

Bu çağrımız akıl ve vicdan sahibi herkesedir.
....


Kiliselerin AB ve ABD Politikasındaki Yeri Ne?
Kiliselerin AB ve ABD Politikasındaki Yeri Ne?

Emete Gözügüzelli Civan

emete.gozuguzelli@gmail.com



Aslında herşey apaçık ortada. Kıbrıs meselesini çözeceğiz diyenler hala var olan gerçekleri görmezden gelerek ille de birleşik Kıbrıs oluşturacağız diyorlar. Kulaklarını güneyde cereyan eden siyasi ve dini statüdeki zatların tutumlarına tıkamışlar “Kıbrıs’ta barış engellenemez” diyorlar. Bir anlamda söylenen söz Doğru! Kıbrıs’ta barış engellenemez! Kıbrıs’taki huzur ve sukunet ortamını biz Kıbrıs Türkleri TSK’nın güvencesinden alarak tekrar Rumların ve batı dünyasının kucağına atamayız! Bu nedenle Kıbrıs’ta var olan barış ortamını yeniden birleşik Kıbrıs diyerek sizlere emanet edemeyiz!



Efendim, Rum Ortodoks Kilisesi II. Hrisostomos meydanı o kadar boş bulmuş olacak ki hiç sıkılmadan “Kıbrıs’ın Türkleşmesine karşıyız” diyerek yeni bir mücadele başlatmış. Bu mücadelesinde de sadece Kıbrıs Türklerinin egemen varlıkları değil, Türkiye ve Türk askerine de karşı olduklarını beyan etmiş. Görülüyor ki Hrisostomos  o kadar ileri gitmiş ki Kıbrıs Türklerini de aşarak Türkiye’ye kafa tutmaya çalışıyor! Yani 70 milyona! Gerçi Hrisostomos’un korkulu rüyası tüm Türk milleti! Burada açıkça görülen husus Rum Ortodoks Kilisesinin geçmişten beri değişmeyen tutumu olsa gerek. Ne de olsa bu tutumun arka plandaki destekçileri Yunanistan olmak üzere Amerika ve Avrupa Birliği değilmidir?



Adanın stratejik konumu, jeoekonomik ve jeopolitik faktörlerin de birleşmesi ile tahmin edilmeyecek derecede önem arzediyor. Asya,Avrupa,Ortadoğu hatta Afrika kıtalarına ve Doğu Akdeniz’e egemen olmanın yolu adada kurulacak hakimiyetten geçiyor! Petrol kokusu,Ortadoğuya, Anadolu’ya hatta Balkanlar ve Kafkaslar’a hakim olma hırsı sömürgecilerin gözünü boyamış. Türk milletinin bu fay hattındaki egemen varlıkları,güçlü ordu statüsü onlar için baş tehlike unsurlarından biri! Bu sebepten ötürürür ki Rumlarla diğer Hristiyan dünyasının dayanışması daha da önem kazanıyor.  Ne de olsa tarihte Osmanlı’nın 1571 yılında adayı ele geçirmesi ardından başlatılan Haçlı seferlerinin uzantısı bugün farklı bir kılıf altında yürütülüyor! Artık devletleri sömürmek,onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek, kısaca üzerlerinde hakimiyet kurmak tankla tüfekle olmuyor. Sivil darbeler,kültür ve din ihracı,keza,ekonomik politikalar ile arttırılan bağımlı kılma yöntemleri ile arzulanan sinsi hedef gerçekleştirilmek isteniyor. 



Hatırlanacağı üzere Rumlar kendi meclislerinde almış oldukları bir karar vardı; “AB’ne üye olan bir devlet olan birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nde garantiler ve garantörler düşünülemez”demişlerdi. Rumların bu meclis kararı oldukça sinsi bir içerik taşıyor ki olası anlaşmada biz garantiler ve garantörlük konusunu kabul edemeyiz diyorlar. Tek egemenlik, tek vatandaşlık, tek uluslararsı temsiliyet diyorlar. Merkezi devlette Kıbrıs Türklerinin  veto hakkı olmamalı diyorlar. Çapraz oylama yöntemi ile Rumlar da Türk seçimlerini etkilemeli diyorlar. Yani olası bir anlaşmada adada oluşabilecek bir Türk egemenliğini kabul etmek istemiyorlar.



Rum kilisesi için ise çözümün ekseni “Helenizim ”! Yani Kıbrıs meselesinin çözümü için oluşturulacak plan tüm adanını Rum hakimiyetine geçecek nitelikte olması! Kısaca biz buna İncil planı da diyebiliriz!  Ne de olsa kilise demek rum siyasi duruşunun özü demek...



Bilindiği üzere Hristofyas’ın seçimleri kazanmasında da Rum Ortodoks Kilisesi oldukça etkili olmuştu. Annan planının reddinde de kilise yine baş aktördü. Tüm bu olumsuz ve uzlaşmaz tutumlarında gerek Kilise gerekse Hristofyas’ın hedefindeki duruşun özü ; Kıbrıs Türklerinin ayrı egemenliğinin olmadığı,özerk bir yönetim ile kendilerine hüküm edilebilecek statüde kaldıkları kısaca azınlık haklarına maruz oldukları bir çözüm modeli değilmiydi? Bunun için değilmidir ki Kıbrıs Türkleri için önem arz eden garantiler,egemenlik ve  diğer hassas konular halen kabul görmüyor!



Şimdi ise kilise yine devrede. Bu nedenle Başpiskopos II. Hrisostomos’un  yaptığı en en son beyanatında gösterdiği çirkef tutumu esasen yeni bir şey değil. Hatırlanacak olursa şubat ayında yayımladıkları “ Kıbrıs Başpiskoposluğu Bilgi Broşürü”nde ifade ettikleri “Çoğunluk (%82 Kıbrıslı Rum) ile azınlık (%18 Kıbrıslı Türk) arasında demokratik bir devlet kurmaya çalışılıyor, dönüşümlü başkanlıkla, kendi görev süresi içerisinde Kıbrıslı Türk Başkan’a yürütme erki ile oy eşitliği durumunda eşitliği bozan ayrıcalıklı oy veriliyor böylece her Kıbrıs Türk oyu 5 Rum oyuna eşit yapılmaya çalışıyor” sözleriyle Rum halkı üzerinde psikolojik bir yanıltma propogandası  başlatmışlardı. Sankide Hristofyas bize ayrı egemenlik tanıyor şeklindeki kara propoganda ile Rum milli cephesini harekete geçirmeye davet edecek çalışmalar başlatmışlardı. Yani bu gerçek dışı sözlerle sanki de Kıbrıs Türklerine eşit egemenlik tanınarak Kıbrıs Rumlarının Helenizim mücadelesinin son bulacağına ilişkin beyanatlar yayımlamışlardı.



Öte yandan Başpiskopos Kıbrıs sorununu bir “istila ve işgal sorunu” olarak adlandırarak yeniden birleşme değil kurtuluş için mücadele etmek ivedi zorunluluktur diyerek Rum halkının helenizim duygularını kabartma yoluna başvuruyor. Bu yolla Hristofyas hükümetinin görüşmelerdeki  tavrının “Kıbrıs halkının ulusal yok oluşu yönünde işlediği ve Türkiye’nin en üst hedefi olan Kıbrıs’ın Türkleşmesini yükselttiği”  iddiasında bulunuyor..



Tüm bu ortamda bugün neden Kıbrıs Türkleri arasında milliyetçi çizgide olanların daha sıkı bir şekilde birbirlerine kenetlenerek ulusal davada birlik içerisinde hareket ettiklerini hayretle sorgulayanlar izledikleri yanlış yolun güneydeki öz niyete bakarak anlamaları artık gerekmez mi?  Zira geçmişin acı tecrübesi ortada!



Rum kilisesinin Türkiye’ye karşı tavrı da açık! Daha Kasım 2009 yılında Türkiye’nin aleyhine KKTC’de dini ibadet yerlerinde ibadet edemedikleri gerekçesi ile AHİM’e dava açan kilise bununla da yetinmeyerek kültürel mirasları tahrip edilip yok olduğu iddiası ile bir kampanya başlattı. Hatta geçen yıl Avrupa  Parlamentosunda Kıbrıs’ta Kültürel Miras’ın korunmasına ilişkin düzenlenen toplantıya Kıbrıs Türklerini çağırı-mamaları da bize açıkca AB’nin yanlı politikası yani sağır politikasının yeniden hatırlatmamıza imkan kılmıştır.



Rum ortodoks kilisesinin bu tutumu başta ABD ve AB tarafından destekleniyor demiştim. Zira AB ve ABD, Türkiye’deki Fener Rum Patriği ile Moskova Ortodoks Patirği arasında ki çekişmenin görülmeyen ortak tarafları. Bilindiği üzere,Moskova ortodoks kilisesi kendini ortodoksluğun lideri sayıyor, ancak  Fener Rum Patrikhanesi de kendisinin Vatikan olduğunu iddia ederek Moskova’nın bu duruşuna karşı çıkıyor. Çünkü Moskova da kendini III. ROMA sayıyor. Buna karşı duran ABD,AB,Yunanistan ve Türkiye’deki Fener Rum Patriği,  Moskova patriğine karşı ortak mücadele ediyorlar. Bunun için Fener Rum patriğinde ekümenlik tanınması, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması yönünde Türkiye’ye AB baskısı yapılıyor. Patrikhane sadece bu taleplerle yetinmiyor. Ayni zamanda; Dava açma, mal edinme, vakıf ve dernek kurma, Ayasofya'nın Patrikhane'ye devri dahil tüm eski Ortodoks mal ve mülklerinin geri alınması, İstanbul dışındaki eski akropolitliklerini resmen tanıtma, yer yüzündeki bütün Ortodoks Patrikleri ile bağımsız kiliselerin ve bunlara bağlı tüm kiliselerin evrensel tahtı, Ekümenik Patriklik olarak yurt içinde ve dışında tanınma, Devlet Başkanı statüsünde protokolün ön sıralarında yer alma gibi birçok haklar talep ediyor. Hatta Fener Patrikhanesi’nin AB’de 1995 yılından beri diplomatik temsilciliği bile var. AB’de kilise olarak diplomatik düzeyde temsil edilen ilk kurum da yine Fener Rum Patrikhanesi!



Tüm bu süreci dikkate aldığımızda Hrisostomos’un bu çıkışlarının perde gerisinde duran unsurların esas hedefi adadaki Türk egemenliğini ortadan kaldırmak olduğunu yine yeniden vurgulamak gerekmez mi? ! Anlayabilene...
....


Adadaki Türk Koçanlı Mallar
Adadaki Türk Koçanlı Mallar

Dün bana gelen mesajlardan bir tanesi değerli ve dikkate alınması gereken bilgilerle doluydu.
Sizlerle paylaşmamanın çok yanlış olduğunu düşünüyorum.
Bana mail gönderen kişinin iznini almadığım için ismini açık olarak yazmayacağım ama baş harflerini yazmamda hiçbir sorun yok.
Bu dikkatli ve kalbi Kıbrıs Türklüğü ile dolu okurumun adının baş harfleri “O.Ş.”  1974 güney göçmeni.

Bana gönderdiği yazının önemli kısımları aynen aşağıdaki gibi.

“Türklerin güneydeki malları koçanlar üzerindeki rakamlar üzerinden hesaplanıyor.  Ama aldanıyoruz, çünkü...

Türklerin koçanlarının çoğu 1930'lu 40'lı yıllara ait.  O dönem İngiliz dönemi idi malum.  O dönemlerde insanlar tapu çıkarmak için başvurduklarında kayıtlar beyan üzerine yapılırdı.  Kayıt memuruna yapılan dönüm miktarı ile ilgili beyan aynen kaydedilir ancak koçan üzerine "Muvakkat, kat'i mesahaya kadar" (Geçici, kesin ölçüme kadar)diye bir kayıt düşülürdü.  Şimdiki dönüm 33 adıma 33 adımdır. Halbuki o dönemler çiftçilerin dönümü 40’a 40 idi ve adına "çift dönümü" ya da “zincir dönümü” diyorlardı... Çift dönümü  normal dönümün artı/eksi iki katı civarındaydı.  Tüm kayıtlar bu beyanlarla yapılmıştı.

1960 da cumhuriyet kurulduktan sonra  bu durumdaki tüm arazilerin yeni baştan ölçümüne başlandı.  Çok az ilerleme kaydedildi ki 63 hadiseleri koptu.  63’den sonra Rumlar arazilerini ölçtürüp yeni ölçülere göre koçan aldılar.  Türklerin olan araziler ise güncellemediler bizim araziler üzerlerinde ilk kayıttaki miktarlarla kaldı. 
Yani sözün kısası biz Türklerin güneydeki malı, alan olarak, kayıtlardaki miktarlardan çok çok fazladır.

Hanımın …… ovasında aileden miras bir arazisi var. Çok değerli bir yerde.  Ben bu araziyi bulup meydana çıkardım.  Ve binbir zorlukla Rum tapuculara yeni baştan ölçtürüp kaydettirdim. 
Tarlanın orijinal koçanı Osmanlıca idi.  Tapuda benden bunu tercüme etmemi istediler. Çünkü güya Türkçe bilen memurları da okuyup anlayamamıştı.    Yapıp verdim.  Bu tercümenin bir suretini ekte size gönderiyorum... Orijinal koçanın fotokopisi de var bende....
Tarlanın koçanında 5 dönüm yazıyordu.  Tarla 11.5 dönüm çıktı. Dekara çevirdiler ve 15 küsur dekar olarak kaydettiler.
Bunun üzerine benim kendimin ……  köyündeki bir tarlamı da ölçtürmek için girişim yaptım.  4 senedir cevap bile vermediler daha...”

Bu yazının içeriği gerçekten çok önemli. Hem de çok çok çok önemli.
Yazıdaki “Yani sözün kısası biz Türklerin güneydeki malı, alan olarak, kayıtlardaki miktarlardan çok çok fazladır.” cümlesi daha da önemli.
Bu bulguya göre Kıbrıs adası üzerinde, devlete ait arazilerden Kıbrıslı Türklere düşen payın dışında, mevcut Evkaf malları da içinde olmak üzere “Özel mülkiyet” konumundaki “Türk Malları”nın miktarı 1,352,792 dönüm.
Yukarıdaki yazıya göre gerçek miktar ise 1,352,792 x (40 x 40)/(33 x 33) = 1,988,604 dönüm, yaklaşık 2661 km2.
        KKTC’nin kapladığı alan 3355 km2 olduğuna göre %79.31’i, Kıbrıs adasında Rumların ve İngilizlerin 20.ci yüzyılın başında yaptıkları büyük boyutlu sahtekarlığa rağmen Türklerin ellerinde kalan taşınmaz mallara eşdeğer demektir.
Adadaki devlete ait arazilerden Türklerin payına düşen miktar %18 olduğuna göre, müzakereler sonrası yapılacak “Global Takas”da KKTC’nin tümünün Türk toprağı olması gerekmektedir. 
Bu yazıdaki gerçeklik payı derhal araştırılmalıdır…

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 





‘Karga Sesi’nin Veda’sı
20. yüzyıldan, 21. yüzyıla geçen tek ve en büyük lider, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili film yapmak, herkesin üstesinden geleceği bir iş değildir. Son olarak Ömer Zülfü Livaneli de Veda adlı bir film yaptı. Sayın Livaneli, 3 Haziran 1996 tarihinde Milliyet gazetesinde şunları yazmıştı: “Bugün Mustafa Kemal yaşıyor olsaydı, Türkiye politikasında nereye otururdu dersiniz? Suna Pelister çiftliği ile birlikte Atatürk Orman Çiftliği’ni de konuşmaz mıydık?” 19 Aralık 1996 tarihli Milliyet Gazetesi’nde ise şu ifadeleri yer almıştı: “’Anadolu İhtilali’ dediğimiz Kurtuluş Savaşı'mız bile Osmanlı paşalarının yürüttüğü bir hareket. Samsun'a çıkan Mustafa Kemal, Anafartalar kahramanı bir Osmanlı paşası değil de mesela Malatyalı bir öğretmen olsaydı, her şey çok güçleşirdi. Paşanın üniformasını çıkarmış olması büyük bir değişiklik yapmaz. Çünkü emekli paşa da paşadır.”
10 Kasım 1997 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde; “Kemalizm O'nun ölümünden sonra sistemleştirilmeye çalışılmış ve zaman zaman da işlenen suçlara ve binbir beceriksizliğe kılıf olarak kullanılmış bir kavram. Bence o dahiye, en büyük kötülüğü ihtilal ortamının militerleri ile ara dönemlerin Kemalistleri yaptı” sözleri ile, 1 Aralık 2003 tarihinde Zaman Gazetesi’nin kendisiyle yaptığı söyleşide yer alan; “CHP sol vurgusunu bırakmalı” sözleriyle, fikirlerindeki bulanıklığı gün yüzüne çıkarmıştır.
9 Mart 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde kendisiyle yapılan Veda filmi hakkındaki söyleşisinde şu görüşleri dile getirmiştir: “Veda, bir Atatürk filmi değil, bir dostluk filmi. Ama bu dostlardan birinin adı Mustafa Kemal, ötekinin adı Salih Bozok olunca, hikâye bambaşka bir boyut kazanıyor. İster istemez savaşlar, ayrılıklar, göçler, mücadeleler giriyor içine.  Filmin çok tartışma yaratacağını biliyordum. Saflar belliydi ve beni hiç şaşırtmadılar. Atatürk düşmanlarına, zaten benim yaptığım her işe düşman olan yarı aydın takımı da eklenince, ortalık epey yoğun bir karga sesiyle doldu.”
“Karga sesi”yle dolu olan ortamda, liberal görüşlü kişiliğiyle tanınan Livaneli’nin, filmde Atatürk’ü tam ve nasıl tanımladığı pek belli değil. Atatürk’ü seven Livaneli’nin, O’nu ve düşüncelerini tamamıyla özümsediğini söylemek olanaksızdır.
Büyük bir bütçeyle, yoğun emek harcanarak, çarpıcı bir müzik ve ileri düzeyde teknik olanaklarla yapılan Veda filmi, belgesel değil ama tarihi gerçeklere bağlılıktan uzak bir görünüm sergilemektedir. Filmin bakış açısı sıradan ve duygusu da eksik olduğu için, seyirciyi içine çekemiyor, karakterlerle bütünleştiremiyor.
Filmde Zübeyde hanımın Rum aksanıyla konuşması, bazı askeri üniformaların ve nişanların yanlışlığı, Fikriye hanımın “Mustafa abi” demesi, yurt dışından dönen Fikriye hanımın Çankaya Köşkü’nden kovulması, Latife Hanım’ın “Arkadaşlarından sonra şimdi de askerlerle mi dostluk ediyorsun” çıkışı karşısında, Mustafa Kemal’in hemen orada kalp krizi geçirmesi, ölümü sırasında yanında sadece doktorların olması gibi sahneler gerçeklerle örtüşmemektedir.
Trablusgarp Savaşı sırasında  Mustafa Kemal’in hizmetlerinden söz edilmiyor. Sanki savaş yok, çarşıdaki Araplar ve falcı kadın, Trablusgarp’ın en önemli ve çarpıcı olayları olarak verilmiş. Filmde Türklerin Selanik’ten kaçması ile, İzmir’in kurtuluşunda Rumların kaçması aynı kefeye konmuş. Mustafa Kemal’in bağımsızlıktan sonra yapılacak işleri Mahzar Müfit’e yazdırırken, yanlarında Kazım Karabekir’in olması da büyük bir yanılgı.
Filmin bir sahnesinde Salih Bozok’un “Bu topraklarda bir zamanlar Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Ermeni’si, Yahudi’si hep bir arada barış içinde yaşardı. Ama artık maalesef” demesi, yepyeni bir ulus devleti kuran devrimcilerin söyleyeceği söz değildir. Filmde Atatürk’ün en yakını İsmet İnönü yok, Milli Mücadele yok, cepheler yok, tek bir Meclis sahnesi yok, devrimler yok, devlet adamlığı yok, Fikriye ile Latife arasında kalarak hata yapan biri olarak gösterilmiş Atatürk var.
Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili filmleri hazırlayıp yayınlamak, gerçekten büyük bir birikim gerektirir. Tüm insanlığın övünç kaynağı olan büyük bir önder ve eşsiz bir lider için yapılan filmler ciddi bir araştırma ve çalışma sonucunda ortaya çıkarılmalıdır. Yoksa birkaç kitap okuyarak,  tarihi bilmeden, ekonomik kaygılarla yapılan çalışmalar sorumsuzluk örneği olarak adlandırılır.
Bütün bu “karga sesi”nden sonra senaryosu “Şu Çılgın Türkler”, “Diriliş”, “Cumhuriyet” gibi kitaplarıyla büyük heyecan uyandıran, Atatürk'ü ülkemizde en iyi araştıran, en iyi anlayan ve en iyi özümseyen yazarlardan biri olan Turgut Özakman tarafından yazılan “Dersimiz Atatürk” filmi, büyük bir heyecanla beklenmektedir. Önümüzdeki günlerde gösterime girecek olan film, izleyiciyi Kurtuluş Savaşı'nın en önemli cephelerine götürerek, emperyalizme karşı ilk kez direniş gösteren ve galip gelen Türk halkının eşsiz kahramanlarıyla tanıştırır. Cumhuriyetin kuruluşuyla yoktan var edilen ülkemizin gelişimini ve tarihin en çok takdir edilen lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü en sade bakış açısıyla anlatmaktadır. Medya ve İl Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından “Mustafa” filmine gösterilen ilgi, “Dersimiz Atatürk” filmine gösterilecek mi? Bekleyip göreceğiz?
Suay Karaman   
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri





Turkey's bold new visa diplomacy
“You won’t need a visa to travel from Amman or Beirut to Edirne. It is of great importance because we will get rid of artificial borders.” Turkish Primer Minister, Recep Tayyip Erdogan.
The free movement of people is emerging as an increasingly significant factor in Turkey’s foreign relations. The growing prominence of mobility in political debate reflects the rising attention that Turkey is paying to its neighbours. While this policy has specific strategic and economic objectives, ordinary people are beginning to benefit from its trickle-down effects. This is the case for Devrim Günçe, export manager at Knauf Turkey, a supplier of building materials. For this Turkish businessman from Izmit, travelling to neighbouring countries is becoming easier by the day. Recently, Turkey began lifting visa requirements with a series of neighbours: In October 2009, visas with Syria and Qatar were abolished, Jordan and Libya followed in November 2009 and Lebanon in January 2010. Russia, Ukraine, Saudi Arabia and Egypt could soon be added to the list. Meanwhile, obtaining a visa to travel to EU countries remains a very complex procedure for Turkish citizens.
Many observers argue that the current Turkish government, inspired by Foreign Affairs Minister Ahmet Davutoglu, has brought about a major transformation in Turkey’s foreign policy. The approach involves a broad diversification of Turkey’s foreign policy priorities with a number of primary objectives in mind: reinforcing Turkey’s prominence in the international arena; resolving existing bilateral disputes, particularly with its immediate neighbours; strengthening those factors which can increase Turkey’s soft power, notably in the Muslim world. There is no doubt that its immediate neighbours have become more central to Turkey’s foreign policy in recent years. Turkey’s involvement in the search for a resolution to the Arab-Israeli conflict (including the failed Syria-Israel negotiations), its participation in Middle Eastern initiatives and the rehabilitation of bilateral relations with several Arab countries are all indicators of this new orientation. As expressed by one Turkish politician, Amman was a minor embassy some years ago; it has now become an important posting for a Turkish diplomat.

Deniz Devrim, Research Fellow at CIDOB and
Eduard Soler i Lecha, Research Fellow at CIDOB






‘VEDA’ FİLMİ BAZI ÇEVRELERİ KORKUTTU MU?

Geçtiğimiz hafta Ankara’daydım. Perşembe günü ( 11.03.2010) Turan Güneş Bulvarı’ndaki Panora AVM’de gezerken, bir türlü fırsat bulamadığımız Veda filmine gitmeye karar verdik.  Cinebonus’da 16.20 matinesi başlayalı beş dakika olmuştu. Bilet kalmamıştır diye üzüldük ama yine de bir şansımızı denemeye karar verdik. Neyse ki bilet vardı ve en arka sıradan dört bilet alıp içeriye girdik.
Öncelikle sinemanın bu kadar boş olmasına çok şaşırdım. Bu şaşkınlığımı filmin başlama saatinde ve de en arka sırada bilet bulmamızda da yaşamıştım. Bildiğiniz gibi cep sinemalarında öncelikle en arka koltuklar satılır. Bu durumu hafta içi olmasına bağladım ama yine de küçük bir Anadolu kasabası iken, modern Türkiye’nin başkenti olmasını Atatürk’e borçlu olan Ankara gençliğinin, bu salonları doldurmamış olmasına çok üzüldüm ve onları suçladım. Gençliğin bu kadar vurdumduymaz olmasına ise bir mana veremedim.
Öyle ya Cumhuriyet’e ve Atatürk’e sahip çıkması gereken Türk Gençliği neredeydi? Üstelik o gün sinemalarda genel bir indirim de vardı. Ve bir şey daha; Turkcell’in uyguladığı gnçtrkcll bir bilet alana bir bilet bedava kampanyası da “hatlarda arıza olduğu”(!) gerekçesiyle çalışmıyordu…
Pek çok eleştiri alan ’Mustafa’ filmi gişe rekorları kırarken, ‘Veda’ filminde hem de Ankara’nın CHP’ li Çankayası’nın bir alışveriş merkezinde bulunan bu sinema neden boştu?
Filmi gözyaşlarıyla izledik…Elbette o gün nasıl bir hain tezgâhla karşı karşıya olduğumuzu anlayamamıştım. Tâ ki Pazar günü Star TV’ de yayınlanan ve Ruhat Mengi’nin sunduğu ‘Her Açıdan’ programını seyredene kadar…
Programa vatandaşlardan ‘Veda’ filmini izlemek için gittikleri gişelerde yaşadıklarını anlatan çok sayıda mesaj gelmişti… Filmin izlenmemesi için nasıl önceden toplu bilet ayırtıldığı ve alınmadığı,  gişelerde yer kalmadığının söylenmesi, ancak biletini önceden alan birkaç vatandaşın nasıl sinema salonuna girince boş bir salon ile karşılaştığı ve benzeri pek çok olay…
Programı seyrederken kendi yaşadıklarımı düşündüm ve Atatürk Cumhuriyeti’nin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu bir kez daha dehşetle anladım!
Veda filmi bazı çevreleri korkuttu mu?
Zülfü Livaneli’nin, Atatürk’ün yaveri Salih Bozok’un gözlemlerinden yola çıkarak çektiği bu film, Mustafa filmi ile çatıştığı için mi? Zira Mustafa filminde Atatürk’ün sofraları ve sigarası… ön planda iken, Veda filminde kişiliği, komutanlığı ve üstün askeri dehası, gururu, vatan sevdası ve dostluğu ön plana çıkarılmış. Kısaca Atatürk olması gerektiği şekilde anlatılmış… İşte bu nedenle de vakvaklar ürkmüş!
Türk Gençliği’nin, gerçek Atatürk’ü tanıması, bazı malûm çevrelerin işine gelmez. Bunu anlamamak için saf olmak gerekir ki çok şükür bizler saf değiliz…
Oynanan oyun korkunçtur!
18 Mart, Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 95. yıldönümünü kutlayacağımız bu günlerde,  bu iğrenç ve hain oyunların artmasına şaşırmamak gerek. Cumhuriyet düşmanlarının, yandaş basının yanı sıra sinemaları da mekân bellemeleri boşuna değildir…
Oyun, Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün yok edilmesi ve unutturulması oyunudur. İpleri dışarıdadır ancak ne yazık ki iplerin ucundaki kuklalar içeridedir.
*
Ey Türk Gençliği!
Silkelen ve kendine gel! Bu oyuna düşme!
Gazi bu vatanı sizlere emanet etti. Emanete sahip çıkmak senin en temel vazifendir!  Bu oyunların seni yıldırmasına izin verme!
Bu vatan ve gelecek senindir!
Bunu asla unutma!

Tülay Hergünlü
İstanbul, 15.03.2010
....


Ortak Açıklama
Ortak Açıklama

Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Özdil Nami ile Rum Başkanlık Komiseri Yorgos Yakovu son iki gündür yoğun bir şekilde Talat’ın ve Hristofyas’ın  Kıbrıs sorunundaki müzakerelere ilişkin yapmaları gündemde olan “Ortak Açıklama” metninin içeriğini tartışıyorlar.

Belli ki bir “Ortak Açıklama” illaki yapılacak.
Daha evvel, ne müzakerelerin başında, ne ortasında ne de sonunda “Ortak Açıklama” yapmak pek bir alışkanlık değildi. 2010 Cumhurbaşkanlığı seçimleri eski köye yeni adet getirecek demek ki. Bunun bir amacı ve misyonu olmalı mutlaka.

BM yetkilileri, bu açıklamanın esas amacının Talat’a 18 Nisan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir destek vermek olduğunu daha evvelden ima etmişlerdi.
Aynı türden bir girişim de ABD Dış İşleri Bakanı Bayan Clinton’dan gelmişti geçmiş haftalar içinde ve Talat’ı, destek vermek amaçlı ABD’ye davet etmişti.

Hristofyas da, Talat’a destek vermek istiyor ama hala daha nasıl bir şekil ve yöntemle destek verebileceğini saptamış değil.
“Ne şiş yansın ne kebap yansın ama işin sonunda da Talat’a bir destek vereyim” arayışında olan Hristofyas, muhalefetin, kendi seçmeninin ve özellikle de Kilise’nin tepkisinden korktuğundan hala daha kurmayları ile bir yol bulmaya çalışıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti son açıklaması ile tarafsızlığını net bir şekilde ortaya koydu. 
Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kim kazanırsa kazansın görüşmelerin devam edeceği” yönündeki açıklaması, KKTC halkına olduğu kadar, AB’ye BM’ye ve de Kıbrıs konusu ile ilgili diğer tüm devletlere verilmiş, “Bizim kişisel olarak desteklediğimiz herhangi bir aday yok ve tarafsızız. Kim kazanırsa yola onunla devam edeceğiz” mealinde çok açık bir mesaj.
Zaten aksi de olamazdı.
Rumlar bir taraftan, Avrupa Parlamentosu diğer taraftan, 1955-1974 yılları arasında adada yaşananları göz ardı edip Türkiye’yi, Kıbrıs’ın kuzeyini işgalle suçlarken, Türkiye’nin seçimlerde taraf olması ve adaylardan bir tanesini destekler konuma girmesi, bu savı daha da pekiştireceğinden, Davutoğlu’nun bu açıklaması, dünyaya bu iddianın doğru olmadığının en güzel ispatı oldu.
Kıbrıslı Türkler 2010 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi iradeleri ile oylarını kullanacaklar. Zaten 2002, 2003 ve 2004 yıllarında “Annan Planı Referandumu” ile ilgili olarak AB’nin ve ABD’nin yapmış oldukları müdahaleleri, insanların akıllarının çelmek için vermiş oldukları yalan sözleri unutmuş değiller. Bu nedenle bu sefer bu tür sözlere ve hibe veya bağış adı altındaki rüşvetleri pek yutacağa benzemiyor insanımız.

Bir de en önemlisi, hangi fikrin geçerli olduğu da çıktı ortaya bu son altı yılda yenen kazıklardan ve müzakereler sürecinde Kıbrıslı Türklere reva görülen sözde “Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti”nde düşürülecekleri “Azınlık Statüsünün” net bir şekilde ortaya çıkmasından sonra.
“Barış”, “Dünya ile bütünleşme” gibi kulağa hoş gelen ama içi boş laflara belli ki bu dönem hiç prim vermeyecek Kıbrıslı Türkler.
2004’ün aksine, KKTC’nin varlığını sürdürmesi ve Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen olması fikrini daha çok benimsemiş insanımız 2010 yılında.
Aradan geçen altı yılda belli ki, çok sular akmış köprülerin altından.


Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 
....


Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor :
Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor :

Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir’de geçireceği ilk geceyi yaşıyordu.Mustafa Kemal Pasa İzmir'de ilk gecesini çalışarak geçirdi.
Zengin bir sofra hazırlandığı halde ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı.
Ertesi sabah erkenden uyandık.
Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik.
Vali, İngiliz konsolosu ile konuşuyordu.
Biz gelince vali ayağa kalktı ve konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı.
Konsolos iyi Türkçe biliyordu.
Pasa valiye sordu:
"Konu nedir ?"
Vali anlattı:
"Sayın konsolos, İngiliz tebası vatandaşlarla Rum ve ermeni azınlığın güven altında olup olmadığından endişeleniyorlar. Ben kendilerine herkesin güven altında olduğunu bildirdim".
Mustafa Kemal Pasa konsolosun Türkçe bildiğini biliyordu, buna rağmen kendisine valiyi muhatap aldı:
"Ee, peki daha ne istiyormuş ?"
Bu soruya konsolos Türkçe cevap verdi:
"Tebamız için hükümetinizden yazılı teminat istiyorum !"
Pasa:
-"Ne yani, Yunanlılar zamanında siz tebanızı daha emniyette mi görüyordunuz ?"
Konsolos kasılarak:
-"Evet" dedi, "Yunanlılar buradayken tebamızı daha emniyette görüyorduk."
-"Öyleyse buyurun, tebanızla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim !"
Konsolos sinirlenerek sesini yükseltti:
-"Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz ?"
Pasa:
-"Siz kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben Millet Meclisinin başkanı ve Türk orduları başkomutanıyım. Savaş açmaya da barış yapmaya da tam yetkiliyim. Peki siz kimsiniz ?! Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüselim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz dışarıya, efendim !.. "
Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın son sözleri üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.

Mustafa Kemal Pasa, adamın arkasından valiye dondu:
-"Bunlara yüz vermeyin vali bey! Bir donanma önünde pısacak, bir blöf karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletçik sanıyorlar bizi! Küstahlık derecesine bakın, bana 'savaş mı açıyorsunuz ?' diye soruyor. Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak !.. Savaş halinde değiliz sanki !"

Birkaç saat sonra, İngiliz donanması komutanı hükümet konağının kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa’nın odasına yöneldi. Nazik fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen Eşref kendisine ne istediğini sordu.
-"Başkomutan Mustafa Kemal Pasa ile görüşmek istiyorum !.."
Birlikte odaya girdiler, kapı kapandı.
Amiral:
-"Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale’deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız kanıtlandı böylece. Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum." diyerek övgüler yağdırmaya başladı.
Pasa, bıkkın bir ifadeyle:
-"Bunları geçin amiral. Çok isimiz var. Asil konuya gelin" dedi..
Amiral bu tavır karşısında bocalayarak konuya girdi:
-"İzmir’de tebamız ve sizin azınlıklarınız Ermeniler, Rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir? Güvende midirler ?"
-"Hiç kuskunuz olmasın amiral. Tebanız ve azınlıklar hükümetimizin koruması altındadır. Suç islemeyenler, kendilerini gevende sayabilirler"
-"Peki suç isleyenler ?"
-"Suç isleyenler sayın amiral, muhtemelen sizin ülkenizde de olduğu  gibi, adaletin huzuruna çıkar. Suçlu olanlar, cezalarını çekerler."

-"Fakat Pasa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan  cesaret alan Rumlar şımarıklık yapmış olabilir. Bugün bu insanlar  yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüzedirler. Ermenilerin biliyorsunuz  büyük bir bolumu göçe zorlandı ve önemli bir bölümü hayatlarını  kaybetti. Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı  Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler.. Bunlar, fevkalade günlerin  olaylarıdır, bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kişiler  halkın husumetine bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti  koparır !..."


Son cümleye kadar amirali sakince dinleyen Mustafa Kemal Pasa,"dünyanın koparacağı gürültü" ile tehdit edilince amiralin sözünü kesti:

-"Üstünlük pozunuzu derhal bir kenara koyunuz amiral! Milletleri  tehdit etmekten de vazgeçiniz. İngiltere ve müttefiklerinin kıyamet  koparıp koparmayacağını düşünmem bile! Bunlar memleketin dâhili  isleridir ve de sizin bu islere karışmanıza müsaade etmem..  Majestelerinin devleti bizim azınlıklarla uğraşmaktan vazgeçsin. Kim  ki bize saygı beslemez, biz den de saygı beklemeye hakkı olmaz"
Amiralin yüzü bembeyaz oldu:
-"İngiliz hükümetinin tebasini her yerde koruma hakkı devletler hukuku  teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum  ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa  biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz..."
Pasa:
-"Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen cesetlerini herhalde  görmüş olmalısınız. Ordumuz asayişi sağlamıştır. İzmir limanını  donanmanıza kapatıyorum. İsterseniz, tebanizi gemilerinize  doldurabilirsiniz. Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini  istiyorum !"
Sert sözler karşısında amiral ne yapacağını şaşırdı:
-"İngiltere’ye savaş mi acıyorsunuz ?"
Pasa:
-"Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr antlaşmasının halen yürürlükte  olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırtıp attık bile. Karşımda  serbestçe oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Fakat  nezaketimizi kötüye kullanmanıza müsaade edemem. Su anda hukuken "barış antlaşması yapmamış" iki devletiz. Savaş hukuku halen  yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size  tekrar ve son defa ihtar ediyorum !..."
Bir balmumu heykeline döndü amiral....
Sert adımlarla girdiği Mustafa Kemal Paşa’nın odasında oturduğu  sandalyede küçüldükçe küçüldü ve sonunda kekeleyerek:
- “Affedersiniz  ! " dedi, yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışarı çıktı.
Olay kısa sure içinde şehirde duyuldu...
İngiliz ve Fransızlar kendi uyruklarını gemilere bindirmeye başladılar.
Birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler....




18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi Ve Şehitleri Anma Günü
“Müstahkem Mevki Komutanlığına
1.Düşmanın Seddülbahir’de yaptığı çıkarma hareketi geri püskürtülmüştür. Seddülbahir iskelesine kadar taranmıştır. Düşman zırhlılarıyla Kumkale’yi  bormbardıman etmektedir. Seddülbahir karşısında bazı nakliye gemi ve sandalları, Sarıtepe karşısında da dört direkli kırmızı bacalı bir nakliye gemisi bulunmaktadır. İki düşman zırhlısı Saros Körfezi’nden gelmektedir.
2. Tümen, iki alay ve dağ bataryasıyla Sarafim Çiftliği ile Kayaltepe arasındadır. Bir alay, Alçıtepe ve Andarya Çiftliği arasına gönderilmiştir.
3. Ben Kirte’deyim. Arz ettiğim tertibatı, gece, durum belirginleşinceye kadar muhafaza edeceğim.
4. Seddülbahir iskelesi Erenköy tarafından daha iyi görüleceğinden bu hususa dikkat edilerek bana süratle bilgi vermek üzere, ilgililere emir verilmesini arz ederim.
19 ncu Tümen Komutanı M.Kemal”    4 Mart 1915
**
Yukarıdaki belge Türk Silahlı Kuvvetleri’nin internet sitesinden “ Tarihten Kesitler” bölümünden alınmıştır. Amacım, bunun gibi on binlerce belge ve kanıt bulunan Çanakkale Savaşlarını, Mustafa Kemal olmadan anlatan kitap ve CD’ lerin havalarda uçuştuğu, şehitliklerde bu zaferleri, doğaüstü güçler sayesinde, aksakallı ihtiyarların rüyalarda yol göstermesiyle kazanıldığını anlatan örümcek kafalı zihniyetlere tarihi bir belge olarak sunmak içindir. Şehitliklere getirilen binlerce Türk gencinin körpe beyinlerine doldurulan yalan dolanlarla nerelere varılacaktır? Bu gençlerden bu ülkeye nasıl bir hayır gelecektir?
Mustafa Kemal tarih sahnesine ilk kez Çanakkale’de çıkmıştır.  Bu gerçek nasıl yok sayılabilecektir? Çanakkale’de kazanılan zafer İstanbul’un dolayısıyla da Anadolu’nun kapılarını düşmana kapatmıştır. Hatta Asya kapılarını da kapatarak tarihin seyrini değiştirmiştir. Bu nedenle bir tek belge de olsa bu belgeyi yayınlamayı bir borç saymaktayım.
Mustafa Kemalsiz bir Çanakkale düşünülebilir mi?
Tarihten Mustafa Kemal silinebilir mi?
Tarihe ihanet edilebilir mi?
İhanete uğrayan bir tarih affeder mi?
Elbette affetmeyecektir…
**
Bugün Cumhuriyetimizin kurucusu, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal ATATÜRK’e içte ve dışta her gün hakaret edilmektedir. Devleti idare edenlerden ise en ufak bir kınama gelmemektedir. Ne yazık ki ülke her geçen gün biraz daha karanlığa sürüklenmektedir. ATATÜRK’ün Meclisinde ve O’nun sayesinde vekil (!) olarak yer bulabilenlerin önderliğinde, binlerce Mehmetçiğin ve onbinlerce vatandaşımızın katili olan, dünyanın kabul ettiği bir terörist başına meydanlarda özgürce methiyeler düzülmekte, af istenmektedir. Ve bu sözde vekiller yine meydanlarda halka Kürtçe hitap ederek hem dil birliğini hem de vatandaşlık bağını bozmaya çalışmaktadır. Nereden çıktığı ve kimlerin tezgâhladığı belli olan bir kardeş kavgası, Çanakkale’de koyun koyuna yatan şehitlerin torunlarını birbirine düşürmekte, yönetim ise hayata geçirmeye çalıştığı ve ne olduğu anlaşılmayan “sözde açılımlarla” bu tezgâh karşısında aciz kalmaktadır.
Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmesi için planlar yapılmakta, Merkez Bankası, Vakıfbank, SPK VE BDDK’ın İstanbul’a taşınması ile Başkent Ankara sessiz bir Anadolu kasabası haline getirilmeye çalışılmaktadır. Kürtçe’ye vize verilerek Dil birliği ortadan kaldırılmakta, Türkiye Cumhuriyeti iki resmi dilli bir ülke konumuna düşürülmektedir. Hatta FIFA’nın bir yıllığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçe ve Kürtçe olarak yer almaktadır. Osmanlıcılık hortlatılmaya çalışılmakta, Eğitimde Birlik Yasası İmam Hatip Liseleri ve katsayı oyunlarıyla delinmekte, devrimler yok sayılmaktadır.
Güdümlü ve aciz dış politikalar nedeniyle, Türkiye’nin temiz ve gururlu alnına,  20 ülke tarafından “soykırımcı ” damgası yapıştırılmakta, buna karşılık hiç bir şart öne sürülmeksizin ABD baskısıyla uzatılan bir “Gül dalı” aracılığıyla Ermenistan ile bir protokol imzalanmaktadır.  Ülkede işsizlik yüzde 20’ lere dayanmışken 100 bin Ermeni işçi kaçak olarak çalışmakta, yönetim ise buna göz yummaktadır.
Burada saymakla bitmeyecek pek çok olumsuzluk nedeniyle Türkiye’nin üzerinden gitmeyen kara bulutların altında kutlamaya çalıştığımız Çanakkale Deniz Zaferi’nde toprağa gömülen binlerce şehidimize ve hâlâ her gün en az bir şehit verdiğimiz bu topraklara layık mıyız? Bunu sorgulamanın zamanı gelmedi mi?
Tarihin kirletilmesine, yalanlarla doldurulmasına daha ne kadar göz yumacağız?
Bu şehitler boşuna mı öldüler? Bu devrimler boşuna mı yapıldı? Mustafa Kemal Atatürk bize böyle bir ülke mi emanet etti?
Hani ; …Birinci vazifen Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir” diyerek bu vatanı emanet ettiği Ey Türk Gençliği nerededir?
***
Çanakkale savaşları tarihin en büyük savaşlarından ve de zaferlerinden birisidir. Doğru anlamak ve doğru okumak gerekmektedir. Bugünlerde yakın tarihimize bir kez daha göz atmak ve bu vatanın hangi şartlarda, nasıl kurtarıldığını ve bizlere emanet edildiğini iyi anlamak gerekmektedir. Yoksa yol bitmek üzeredir…
“Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri lanetli ihtiraslara karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir.” Mustafa Kemal ATATÜRK.
18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferimizin 95.yıl dönümü kutlu olsun!
Şehitlerimizin, Atatürk ve silah arkadaşlarının ruhları şad, mekânları Cennet olsun! 
Tülay Hergünlü
17 Mart 2010









Bosna’dan haberler



Rifat Sait

rifatsait@balkangunlugu.com





Zaman buldukça çeşitli Balkan etkinliklerine katılmaya çalışıyoruz..Bu etkinliklerde değişik Balkan bölgelerinden soydaşlarımızın bizlere hep aynı sitemleri var.Diyorlar ki, gazetede neden bizim bölgeden bahsetmiyorsunuz? Bu bölge bazen Bulgaristan, bazen Makedonya, bazen Arnavutluk, bazen Kosova bazen de Bosna oluyor. Biz elimizden geldiği kadar bütün Balkan diyarına eşit yaklaşmaya çalışıyoruz. Haber ajanslarından ve sizlerden gelen Balkan haberlerini derleyip sizlere sunuyoruz. Bizlere bu konuda sitem eden dostlarımıza ricamız, bölgelerinden bizlere haberleri göndermeleridir. Duyduğunuz, bildiğiniz veya katıldığınız bölgenizin aktivitelerini lütfen bizlere yazınız, duyuralım.





Bu haftaki köşe yazımızda sizlere Bosna’dan haberler vermek istiyorum. Zira bu hafta zengin bir Bosna haberleriyle karşılaştık. Hani spor haberlerinde haftanın sporcusu seçilir ya, bizimde bu haftaki ülkemiz Bosna olsun. Buradan tüm Boşnak kardeşlerimizi sevgi ve saygıyla selamlamak istiyorum. Ayrıca bu ay sonunda çıkacak olan Balkan Strateji dergimizin 3.sayısının kapak konusu da Bosna olacak. Müjdesini vermiş olalım.





Bosna’dan ilk haberimiz 6–7 Nisan tarihleri arasında Bosna Hersek’in Saraybosna kentinde 1.Uluslararası Yatırım Konferansı “Sarajevo Business Forum 2010” düzenlenecek olması. Bu konferansa büyük bir olasılıkla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da katılacak. Konferans, bu yıl Bosna-Hersek dönem başkanlığını alan Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı üyesi Dr.Haris Silajdzic ile Islamic Development Bank Group Başkanı Dr. Ahmad Mohamed Ali ve GAPID Başkanı ve eski Malezya Başbakanı Dr.Mahathir Mohamad himayelerinde, Bosna Bank International Sarajevo’nun (BBI) en büyük hissedarı olan Suudi Arabistan’dan Islamic Development Bank Group (IDB) işbirliği ile gerçekleştirilecek. Bu konferansa İstanbul Ticaret Odası’nın organizasyonunda Türkiye’den de işadamları gidecekler.



Boşnak’lardan bir diğer haberimiz 25–30 Mart tarihleri arasında İzmir Çeşme’de yapılacak olan dünya Boşnak kongresi. Dünyadaki tek Bosna-Hersek fahri konsolosu olan Balkanların duayeni Sayın Kemal Baysak’ın himayelerinde gerçekleşecek olan bu büyük kongreye dünyanın pek çok ülkesinden Boşnakların tanınmış temsilcileri katılacaklar.



Temmuz ayında gerçekleşmesi beklenen Bosna-Hersek’in AB ile serbest vize uygulaması öncesi Bosna-Hersek bakanlar kurulunda bazı atama kararları alındı. BH Bakanlar Kurulu Başkanı ve Başbakan Nikola Spiriç, "Bu atamalarla, BH Bakanlar Kurulu vize rejimini serbestleştirme amaçlı yol haritasının en son şartını da yerine getirmiştir." dedi. Tarihi hükümet toplantısı sonrasında Spiriç, başta AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komisyon Üyesi Stephan Fuele ve AB'nin İçişlerinden Sorumlu Komisyon Üyesi Celilia Malmstrom olmak üzere Avrupa Komisyonu'ndan (AK) üst düzey yetkililerle serbest vize konusunda kulis yapmak üzere Brüksel'i ziyaret etti. Umuyoruz ki Boşnaklara AB serbest vizesi çıkacaktır. Nisan ayında yayınlanacak AK ilerleme raporunda 27 üye ülkeden temsilcisinin vereceği rapor büyük önem taşıyor.
....


Adadaki Türk Koçanlı Mallar
Adadaki Türk Koçanlı Mallar

Dün bana gelen mesajlardan bir tanesi değerli ve dikkate alınması gereken bilgilerle doluydu.
Sizlerle paylaşmamanın çok yanlış olduğunu düşünüyorum.
Bana mail gönderen kişinin iznini almadığım için ismini açık olarak yazmayacağım ama baş harflerini yazmamda hiçbir sorun yok.
Bu dikkatli ve kalbi Kıbrıs Türklüğü ile dolu okurumun adının baş harfleri “O.Ş.”  1974 güney göçmeni.

Bana gönderdiği yazının önemli kısımları aynen aşağıdaki gibi.

“Türklerin güneydeki malları koçanlar üzerindeki rakamlar üzerinden hesaplanıyor.  Ama aldanıyoruz, çünkü...

Türklerin koçanlarının çoğu 1930'lu 40'lı yıllara ait.  O dönem İngiliz dönemi idi malum.  O dönemlerde insanlar tapu çıkarmak için başvurduklarında kayıtlar beyan üzerine yapılırdı.  Kayıt memuruna yapılan dönüm miktarı ile ilgili beyan aynen kaydedilir ancak koçan üzerine "Muvakkat, kat'i mesahaya kadar" (Geçici, kesin ölçüme kadar)diye bir kayıt düşülürdü.  Şimdiki dönüm 33 adıma 33 adımdır. Halbuki o dönemler çiftçilerin dönümü 40’a 40 idi ve adına "çift dönümü" ya da “zincir dönümü” diyorlardı... Çift dönümü  normal dönümün artı/eksi iki katı civarındaydı.  Tüm kayıtlar bu beyanlarla yapılmıştı.

1960 da cumhuriyet kurulduktan sonra  bu durumdaki tüm arazilerin yeni baştan ölçümüne başlandı.  Çok az ilerleme kaydedildi ki 63 hadiseleri koptu.  63’den sonra Rumlar arazilerini ölçtürüp yeni ölçülere göre koçan aldılar.  Türklerin olan araziler ise güncellemediler bizim araziler üzerlerinde ilk kayıttaki miktarlarla kaldı. 
Yani sözün kısası biz Türklerin güneydeki malı, alan olarak, kayıtlardaki miktarlardan çok çok fazladır.

Hanımın …… ovasında aileden miras bir arazisi var. Çok değerli bir yerde.  Ben bu araziyi bulup meydana çıkardım.  Ve binbir zorlukla Rum tapuculara yeni baştan ölçtürüp kaydettirdim. 
Tarlanın orijinal koçanı Osmanlıca idi.  Tapuda benden bunu tercüme etmemi istediler. Çünkü güya Türkçe bilen memurları da okuyup anlayamamıştı.    Yapıp verdim.  Bu tercümenin bir suretini ekte size gönderiyorum... Orijinal koçanın fotokopisi de var bende....
Tarlanın koçanında 5 dönüm yazıyordu.  Tarla 11.5 dönüm çıktı. Dekara çevirdiler ve 15 küsur dekar olarak kaydettiler.
Bunun üzerine benim kendimin ……  köyündeki bir tarlamı da ölçtürmek için girişim yaptım.  4 senedir cevap bile vermediler daha...”

Bu yazının içeriği gerçekten çok önemli. Hem de çok çok çok önemli.
Yazıdaki “Yani sözün kısası biz Türklerin güneydeki malı, alan olarak, kayıtlardaki miktarlardan çok çok fazladır.” cümlesi daha da önemli.
Bu bulguya göre Kıbrıs adası üzerinde, devlete ait arazilerden Kıbrıslı Türklere düşen payın dışında, mevcut Evkaf malları da içinde olmak üzere “Özel mülkiyet” konumundaki “Türk Malları”nın miktarı 1,352,792 dönüm.
Yukarıdaki yazıya göre gerçek miktar ise 1,352,792 x (40 x 40)/(33 x 33) = 1,988,604 dönüm, yaklaşık 2661 km2.
        KKTC’nin kapladığı alan 3355 km2 olduğuna göre %79.31’i, Kıbrıs adasında Rumların ve İngilizlerin 20.ci yüzyılın başında yaptıkları büyük boyutlu sahtekarlığa rağmen Türklerin ellerinde kalan taşınmaz mallara eşdeğer demektir.
Adadaki devlete ait arazilerden Türklerin payına düşen miktar %18 olduğuna göre, müzakereler sonrası yapılacak “Global Takas”da KKTC’nin tümünün Türk toprağı olması gerekmektedir. 
Bu yazıdaki gerçeklik payı derhal araştırılmalıdır…

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 





‘Karga Sesi’nin Veda’sı
20. yüzyıldan, 21. yüzyıla geçen tek ve en büyük lider, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili film yapmak, herkesin üstesinden geleceği bir iş değildir. Son olarak Ömer Zülfü Livaneli de Veda adlı bir film yaptı. Sayın Livaneli, 3 Haziran 1996 tarihinde Milliyet gazetesinde şunları yazmıştı: “Bugün Mustafa Kemal yaşıyor olsaydı, Türkiye politikasında nereye otururdu dersiniz? Suna Pelister çiftliği ile birlikte Atatürk Orman Çiftliği’ni de konuşmaz mıydık?” 19 Aralık 1996 tarihli Milliyet Gazetesi’nde ise şu ifadeleri yer almıştı: “’Anadolu İhtilali’ dediğimiz Kurtuluş Savaşı'mız bile Osmanlı paşalarının yürüttüğü bir hareket. Samsun'a çıkan Mustafa Kemal, Anafartalar kahramanı bir Osmanlı paşası değil de mesela Malatyalı bir öğretmen olsaydı, her şey çok güçleşirdi. Paşanın üniformasını çıkarmış olması büyük bir değişiklik yapmaz. Çünkü emekli paşa da paşadır.”
10 Kasım 1997 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde; “Kemalizm O'nun ölümünden sonra sistemleştirilmeye çalışılmış ve zaman zaman da işlenen suçlara ve binbir beceriksizliğe kılıf olarak kullanılmış bir kavram. Bence o dahiye, en büyük kötülüğü ihtilal ortamının militerleri ile ara dönemlerin Kemalistleri yaptı” sözleri ile, 1 Aralık 2003 tarihinde Zaman Gazetesi’nin kendisiyle yaptığı söyleşide yer alan; “CHP sol vurgusunu bırakmalı” sözleriyle, fikirlerindeki bulanıklığı gün yüzüne çıkarmıştır.
9 Mart 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde kendisiyle yapılan Veda filmi hakkındaki söyleşisinde şu görüşleri dile getirmiştir: “Veda, bir Atatürk filmi değil, bir dostluk filmi. Ama bu dostlardan birinin adı Mustafa Kemal, ötekinin adı Salih Bozok olunca, hikâye bambaşka bir boyut kazanıyor. İster istemez savaşlar, ayrılıklar, göçler, mücadeleler giriyor içine.  Filmin çok tartışma yaratacağını biliyordum. Saflar belliydi ve beni hiç şaşırtmadılar. Atatürk düşmanlarına, zaten benim yaptığım her işe düşman olan yarı aydın takımı da eklenince, ortalık epey yoğun bir karga sesiyle doldu.”
“Karga sesi”yle dolu olan ortamda, liberal görüşlü kişiliğiyle tanınan Livaneli’nin, filmde Atatürk’ü tam ve nasıl tanımladığı pek belli değil. Atatürk’ü seven Livaneli’nin, O’nu ve düşüncelerini tamamıyla özümsediğini söylemek olanaksızdır.
Büyük bir bütçeyle, yoğun emek harcanarak, çarpıcı bir müzik ve ileri düzeyde teknik olanaklarla yapılan Veda filmi, belgesel değil ama tarihi gerçeklere bağlılıktan uzak bir görünüm sergilemektedir. Filmin bakış açısı sıradan ve duygusu da eksik olduğu için, seyirciyi içine çekemiyor, karakterlerle bütünleştiremiyor.
Filmde Zübeyde hanımın Rum aksanıyla konuşması, bazı askeri üniformaların ve nişanların yanlışlığı, Fikriye hanımın “Mustafa abi” demesi, yurt dışından dönen Fikriye hanımın Çankaya Köşkü’nden kovulması, Latife Hanım’ın “Arkadaşlarından sonra şimdi de askerlerle mi dostluk ediyorsun” çıkışı karşısında, Mustafa Kemal’in hemen orada kalp krizi geçirmesi, ölümü sırasında yanında sadece doktorların olması gibi sahneler gerçeklerle örtüşmemektedir.
Trablusgarp Savaşı sırasında  Mustafa Kemal’in hizmetlerinden söz edilmiyor. Sanki savaş yok, çarşıdaki Araplar ve falcı kadın, Trablusgarp’ın en önemli ve çarpıcı olayları olarak verilmiş. Filmde Türklerin Selanik’ten kaçması ile, İzmir’in kurtuluşunda Rumların kaçması aynı kefeye konmuş. Mustafa Kemal’in bağımsızlıktan sonra yapılacak işleri Mahzar Müfit’e yazdırırken, yanlarında Kazım Karabekir’in olması da büyük bir yanılgı.
Filmin bir sahnesinde Salih Bozok’un “Bu topraklarda bir zamanlar Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Ermeni’si, Yahudi’si hep bir arada barış içinde yaşardı. Ama artık maalesef” demesi, yepyeni bir ulus devleti kuran devrimcilerin söyleyeceği söz değildir. Filmde Atatürk’ün en yakını İsmet İnönü yok, Milli Mücadele yok, cepheler yok, tek bir Meclis sahnesi yok, devrimler yok, devlet adamlığı yok, Fikriye ile Latife arasında kalarak hata yapan biri olarak gösterilmiş Atatürk var.
Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili filmleri hazırlayıp yayınlamak, gerçekten büyük bir birikim gerektirir. Tüm insanlığın övünç kaynağı olan büyük bir önder ve eşsiz bir lider için yapılan filmler ciddi bir araştırma ve çalışma sonucunda ortaya çıkarılmalıdır. Yoksa birkaç kitap okuyarak,  tarihi bilmeden, ekonomik kaygılarla yapılan çalışmalar sorumsuzluk örneği olarak adlandırılır.
Bütün bu “karga sesi”nden sonra senaryosu “Şu Çılgın Türkler”, “Diriliş”, “Cumhuriyet” gibi kitaplarıyla büyük heyecan uyandıran, Atatürk'ü ülkemizde en iyi araştıran, en iyi anlayan ve en iyi özümseyen yazarlardan biri olan Turgut Özakman tarafından yazılan “Dersimiz Atatürk” filmi, büyük bir heyecanla beklenmektedir. Önümüzdeki günlerde gösterime girecek olan film, izleyiciyi Kurtuluş Savaşı'nın en önemli cephelerine götürerek, emperyalizme karşı ilk kez direniş gösteren ve galip gelen Türk halkının eşsiz kahramanlarıyla tanıştırır. Cumhuriyetin kuruluşuyla yoktan var edilen ülkemizin gelişimini ve tarihin en çok takdir edilen lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü en sade bakış açısıyla anlatmaktadır. Medya ve İl Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından “Mustafa” filmine gösterilen ilgi, “Dersimiz Atatürk” filmine gösterilecek mi? Bekleyip göreceğiz?
Suay Karaman   
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri





Turkey's bold new visa diplomacy
“You won’t need a visa to travel from Amman or Beirut to Edirne. It is of great importance because we will get rid of artificial borders.” Turkish Primer Minister, Recep Tayyip Erdogan.
The free movement of people is emerging as an increasingly significant factor in Turkey’s foreign relations. The growing prominence of mobility in political debate reflects the rising attention that Turkey is paying to its neighbours. While this policy has specific strategic and economic objectives, ordinary people are beginning to benefit from its trickle-down effects. This is the case for Devrim Günçe, export manager at Knauf Turkey, a supplier of building materials. For this Turkish businessman from Izmit, travelling to neighbouring countries is becoming easier by the day. Recently, Turkey began lifting visa requirements with a series of neighbours: In October 2009, visas with Syria and Qatar were abolished, Jordan and Libya followed in November 2009 and Lebanon in January 2010. Russia, Ukraine, Saudi Arabia and Egypt could soon be added to the list. Meanwhile, obtaining a visa to travel to EU countries remains a very complex procedure for Turkish citizens.
Many observers argue that the current Turkish government, inspired by Foreign Affairs Minister Ahmet Davutoglu, has brought about a major transformation in Turkey’s foreign policy. The approach involves a broad diversification of Turkey’s foreign policy priorities with a number of primary objectives in mind: reinforcing Turkey’s prominence in the international arena; resolving existing bilateral disputes, particularly with its immediate neighbours; strengthening those factors which can increase Turkey’s soft power, notably in the Muslim world. There is no doubt that its immediate neighbours have become more central to Turkey’s foreign policy in recent years. Turkey’s involvement in the search for a resolution to the Arab-Israeli conflict (including the failed Syria-Israel negotiations), its participation in Middle Eastern initiatives and the rehabilitation of bilateral relations with several Arab countries are all indicators of this new orientation. As expressed by one Turkish politician, Amman was a minor embassy some years ago; it has now become an important posting for a Turkish diplomat.

Deniz Devrim, Research Fellow at CIDOB and
Eduard Soler i Lecha, Research Fellow at CIDOB






‘VEDA’ FİLMİ BAZI ÇEVRELERİ KORKUTTU MU?

Geçtiğimiz hafta Ankara’daydım. Perşembe günü ( 11.03.2010) Turan Güneş Bulvarı’ndaki Panora AVM’de gezerken, bir türlü fırsat bulamadığımız Veda filmine gitmeye karar verdik.  Cinebonus’da 16.20 matinesi başlayalı beş dakika olmuştu. Bilet kalmamıştır diye üzüldük ama yine de bir şansımızı denemeye karar verdik. Neyse ki bilet vardı ve en arka sıradan dört bilet alıp içeriye girdik.
Öncelikle sinemanın bu kadar boş olmasına çok şaşırdım. Bu şaşkınlığımı filmin başlama saatinde ve de en arka sırada bilet bulmamızda da yaşamıştım. Bildiğiniz gibi cep sinemalarında öncelikle en arka koltuklar satılır. Bu durumu hafta içi olmasına bağladım ama yine de küçük bir Anadolu kasabası iken, modern Türkiye’nin başkenti olmasını Atatürk’e borçlu olan Ankara gençliğinin, bu salonları doldurmamış olmasına çok üzüldüm ve onları suçladım. Gençliğin bu kadar vurdumduymaz olmasına ise bir mana veremedim.
Öyle ya Cumhuriyet’e ve Atatürk’e sahip çıkması gereken Türk Gençliği neredeydi? Üstelik o gün sinemalarda genel bir indirim de vardı. Ve bir şey daha; Turkcell’in uyguladığı gnçtrkcll bir bilet alana bir bilet bedava kampanyası da “hatlarda arıza olduğu”(!) gerekçesiyle çalışmıyordu…
Pek çok eleştiri alan ’Mustafa’ filmi gişe rekorları kırarken, ‘Veda’ filminde hem de Ankara’nın CHP’ li Çankayası’nın bir alışveriş merkezinde bulunan bu sinema neden boştu?
Filmi gözyaşlarıyla izledik…Elbette o gün nasıl bir hain tezgâhla karşı karşıya olduğumuzu anlayamamıştım. Tâ ki Pazar günü Star TV’ de yayınlanan ve Ruhat Mengi’nin sunduğu ‘Her Açıdan’ programını seyredene kadar…
Programa vatandaşlardan ‘Veda’ filmini izlemek için gittikleri gişelerde yaşadıklarını anlatan çok sayıda mesaj gelmişti… Filmin izlenmemesi için nasıl önceden toplu bilet ayırtıldığı ve alınmadığı,  gişelerde yer kalmadığının söylenmesi, ancak biletini önceden alan birkaç vatandaşın nasıl sinema salonuna girince boş bir salon ile karşılaştığı ve benzeri pek çok olay…
Programı seyrederken kendi yaşadıklarımı düşündüm ve Atatürk Cumhuriyeti’nin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu bir kez daha dehşetle anladım!
Veda filmi bazı çevreleri korkuttu mu?
Zülfü Livaneli’nin, Atatürk’ün yaveri Salih Bozok’un gözlemlerinden yola çıkarak çektiği bu film, Mustafa filmi ile çatıştığı için mi? Zira Mustafa filminde Atatürk’ün sofraları ve sigarası… ön planda iken, Veda filminde kişiliği, komutanlığı ve üstün askeri dehası, gururu, vatan sevdası ve dostluğu ön plana çıkarılmış. Kısaca Atatürk olması gerektiği şekilde anlatılmış… İşte bu nedenle de vakvaklar ürkmüş!
Türk Gençliği’nin, gerçek Atatürk’ü tanıması, bazı malûm çevrelerin işine gelmez. Bunu anlamamak için saf olmak gerekir ki çok şükür bizler saf değiliz…
Oynanan oyun korkunçtur!
18 Mart, Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 95. yıldönümünü kutlayacağımız bu günlerde,  bu iğrenç ve hain oyunların artmasına şaşırmamak gerek. Cumhuriyet düşmanlarının, yandaş basının yanı sıra sinemaları da mekân bellemeleri boşuna değildir…
Oyun, Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün yok edilmesi ve unutturulması oyunudur. İpleri dışarıdadır ancak ne yazık ki iplerin ucundaki kuklalar içeridedir.
*
Ey Türk Gençliği!
Silkelen ve kendine gel! Bu oyuna düşme!
Gazi bu vatanı sizlere emanet etti. Emanete sahip çıkmak senin en temel vazifendir!  Bu oyunların seni yıldırmasına izin verme!
Bu vatan ve gelecek senindir!
Bunu asla unutma!

Tülay Hergünlü
İstanbul, 15.03.2010
....


Yeni Rum Senaryosu
Yeni Rum Senaryosu
Rum tarafı yavaş yavaş oyun bozanlıkla ve Kıbrıs konusunu çıkmaza doğru sürükleyen taraf olmakla suçlanmaya başladı. Bu nedenle de gerçekte müzakereleri sürdürmek istemeyen Hristofyas’ın, bu imajdan kurtuluş yolu olarak görüşmeleri sabote etmek ve bunu da Kıbrıslı Türklerin sırtına yüklemek için her yolu deneyeceği artık gün gibi aşikâr.
Bu doğrultuda da Rum tarafındaki politik yaşamda ilginç adımlar atılmaya ve daha evvel yaşanmamış olaylar yer almaya başladı.
Koalisyonun küçük ortağı EDEK’in ortaklıktan ayrılması bu senaryonun bir parçası.
DIKO, kurulduğu günden günümüze kadar, hükümetin ortağı olmak ve devletin nimetlerinden faydalanmak stratejisini benimsediğinden güya “Koalisyona devam” kararı aldı ve Bakanlar kuruluna DIKO’lu iki yeni fanatik daha soktu.
Şimdi senaryo gereği daha saldırgan ve daha radikal bir görünüm çizecek.
Belli ki EDEK “Türklere eşit haklar verilmemesi” mücadelesini Rum Meclisinde ve sokakta sürdürmeyi tercih ederken, DIKO da Bakanlar Kuruluna soktuğu iki yeni isimle Başkan Hristofyas’a bu misyonu doğrulturunda yardımcı olmayı üstlenmiş.
DIKO’nun Bakanlar Kuruluna soktuğu iki yeni isimden birisi “KARA CİRA” (Mavro Kiri) lakaplı Markulli. 
Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı’na atanan Erato Kozaku Markulli tescilli bir Türk düşmanı. Papadopulos döneminde Dış İşleri Bakanlığı görevini de yapmıştı.
Diplomat olarak mesleki yaşamını sürdürdüğü yıllarda Kıbrıs Rum Dış İşleri Bakanlığının çeşitli kademelerinde görev yaparken, Kıbrıslı Türklerle el sıkışmamakla ve onları muhatap almamakla ün yapmıştı. Bu denli bir Türk düşmanı olan bu Kara Cira, şimdi bu yeni senaryo uyarınca Bakanlar Kuruluna sokuldu. Siz bundan sonra seyreyleyin Rum Bakanlar Kurulundaki tiyatroyu ve Hristofyas’ın Kara Cirayla çevireceği filmleri.
Tabii bunların hepsi danışıklı dövüş.
Amaç müzakereleri aksatmak ve bunu da Türklerin sırtına yıkmak.
EDEK ise senaryonun sokak kısmını sahneye koyacak.
Bu amaçla da Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin parametreler konusunda kamuoyu yaratmak amacıyla dün “Çözüm İçin Tarafınızı Belirleyin” adıyla kampanya başlattı.
EDEK, bu kapsamda yetkili olmasa da Rum halkı arasında “Dönüşümlü Başkanlık” konusunda referanduma benzer bir halk oylaması düzenlemek düşüncesinde. Bunu parti içinde yapıyormuş gibi gözükecek, yanına da göstermelik tabela Sivil Toplum Örgütlerini alacak ve sonra da Rum Halkı “Dönüşümlü Başkanlık” istemiyor yaygarasını koparacak.
İşte müzakereleri çıkmaza sokmak tiyatrosu da o vakit başlayacak.
Zaten bunun ilk işareti de Avrupa Parlamentosundan geldi. Sosyalist Grup  Başkanı Martin Schulz,  geçtiğimiz günlerde adaya gerçekleştirdiği ziyaretiyle ilgili olarak Sosyalist Grup üyelerine dün bilgi verirken Kıbrıs sorununun çözümü amacıyla gerçekleştirilen müzakerelerin çıkmaza girdiğini, Kıbrıs’taki iki taraf arasında güvensizlik hüküm sürdüğünü ve temaslarından da ortaya çıktığı üzere Kıbrıs sorununun bataklıkta bulunduğunu dile getirdi.
Neyse ki, 18 Nisan seçimlerinde Talat dışında bir başka kişi seçimleri kazanıp Cumhurbaşkanı olursa, Sosyalist Grup Başkanı Martin Schulz’un bu yerinde tespiti ile müzakerelerin başarısızlığı bu yeni seçilen kişinin sırtına yüklenemeyecek.
Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 
....


DÜNYA KADINLAR GÜNÜ
8 MART 2010
DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Bir gece kapısı kırılır evin. Üniformalı insanlar doluşur eve. Anlamadıkları bir dilde bağırır, çağırırlar. Evde ne kadar erkek varsa elleri bağlanır arkalarından ve alıp götürülür gecenin kör karanlığında.
Kadınlar kalır evde. Anne kalır, kızlar kalır ufacık, kız kardeşler kalır. Eşler kalır evde, çaresiz, küçük kızları ile. Ellerinden bir şey gelmez. Sarılır yavrularına kıvrılır bir köşeye. Tek yapabildiği şeyi yapar. Gözyaşı döker sabaha kadar ve dua eder Mevlaya.
Bu ve bunun gibi olaylar her gece yaşanır Doğu Türkistanda. Erkekler işkence görür ceza evlerinde, kimse sormaz, soramaz hallerini. Kadınlar ise evlerinde bir taraftan giden erkeklerine ağlar, eşlerine babalarına, oğullarına. Bir taraftan fakirliğin, çaresizliğin pençesi ile mücadele eder.
Yani gözyaşı demektir Doğu Türkistanda kadın olmak. Hep beklemektir, doğacak güneş için  dua etmektir. Acıların en büyüğünü yaşarken duyuramamaktır sesini. Feryatlarının kalın duvarlara çarpıp dönmesini izlemektir.
Bunlara rağmen asla ümitsizlik değildir. Mücadeledir, çalışmaktır ve umut etmektir gelecekten. Gururla durmaktır panzerlerin önünde, kol değnekleri ile. Milyarlara karşı durmaktır.
Dünya kadınlar gününde sesimizi duyurmak değil amacımız. Her gün artarak devam eden Doğu Türkistanlı kadınların feryatlarına dikkatinizi çekmek istiyoruz. Zayıf olan insanoğlunun hafızasından 5 Temmuz 2009ların silinmesini istemiyoruz. Henüz 9 ay önce Çin vahşetini bir kez daha gördü tüm dünya. Binlerce insan katledildi. Binlercesinin ise akıbetinden haber alınamıyor. Bunları hatırlatmak istiyoruz size. Tüm bunların en büyük acısını çeken kadınlar adına.
Bizlerde kadınız, anneyiz. Ve annelerimizin çektikleri acıları, Doğu Türkistanda kadınların çekmekte oldukları acıları hissediyoruz tüm yüreğimizle. Bu gün, acılarını paylaşma günüdür. Bu gün hatırlamak günüdür 5 Temmuzu. Bu gün yaşanmasın diye önlemler almak ve zulme karşı durmak günüdür. Bu gün haykırmak, merhamet değil adalet isteme günüdür.
Sizlerden isteğimiz, hatırlayın panzerlere karşı duran kadını, elinde kaybolan evladının resmi, feryat eden Doğu Türkistanlı kadını.
                                                                                                                    Seyit TÜMTÜRK
                                                                                                                  DOĞU TÜRKİSTAN
                                                                                                      Kültür ve Dayanışma Derneği
                                                                                                                    Genel Başkanı
....


Liberal Democrats International Women's Day message


Liberal Democrats International Women's Day message

"As the first woman from the Turkish community to be elected as councillor, I am a strong supporter of International Women's Day, and campaigner for more women in public life. We must join forces and speak out against the continuing evil of so-called 'honour killings', most recently the terrible death of a young Turkish woman, Tulay Goren. Woman across the world continue to suffer. We have a duty to be the voice and the change that will make a difference to their lives."
Meral Hussein Ece OBE
Liberal Democrat Councillor for Mildmay Ward / Islington Council

....


Yaşasın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Yaşasın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü
8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul edilişinin 100 yılında kadınların eşit haklar mücadelesi hala devam etmektedir. 8 Mart’ın 100. yılında,  ülkemizde kadınlara karşı sürdürülen şiddetin ve töre cinayetlerinin son bulması için mücadelenin yükseltilmesi çağrısında bulunuyoruz.
8 Mart 1857’de, Newyork tekstil işçilerinin insanlık dışı çalışma şartlarını protesto etmek için  yaptığı grevler sırasında, bir fabrikada çıkan yangında, fabrika kapılarının işverence kapatılması sonucu 129 kadın yanarak yaşamını yitirmişti. Kadınların yanan bedenleri, kadın mücadelesinin meşalesi olmuştur. 1910 yılında Clara Zetkin’in Sosyalist Enternasyonel toplantısında, “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul ettirişinden bu güne “8 Mart”, kadınlarının eşit haklara ve daha iyi yaşam koşullarına kavuşacakları mücadele  ve  dayanışma günü olarak kutlanmaktadır. 1977 yılından bu yana ise “8 Mart”, Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından tüm kadınlar için “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edilmiştir.
1791’de Fransa’da, Feminist Yazar Olympe de Gouges tarafından yazılan “Kadın ve Yurtaş Hakları Bildirgesi” ile başlatılan, eşit oy hakkı mücadelesi sonunda, kadın ve erkekler yasalar karşısında görece eşit haklara sahip olsalar bile, günümüzde dünyanın her yerinde, yönetim erklerinde, parlamentolarda,  belediye meclislerinde  kadınlar  sayılarına oranla çok az temsil edilmektedirler.
Kadınların siyasal karar organlarındaki temsil oranının, onların genel nüfus içindeki oranına yaklaştırılması ve politikada aktif hale gelmeleri için, siyasi partiler yönetimlerinde ve seçimlerde kota uygulamasının yapılması gereklidir. Siyasi Partiler Yasası’nın hem demokratikleştirilmesi hem de siyasi parti yönetimlerinde kadının eşit temsiline doğru adımların atılması sağlanmalıdır.
Yaşasın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.
Tülay ATEŞ  / Sosyal Demokrasi Vakfı  (SODEV) Başkan Vekili                                                       
Erol KIZILELMA/ Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı
....


Özgür Çevik
Özgür Çevik
Independent gazetesinde Robert Fisk imzali Sözde Ermeni Soykırımı ilgili haber !
Ben İngiltere' de yaşamını sürdüren bir Türk vatandaşıyım. Hayatım boyunca ırkçılığın, faşizmin her zaman karşısında olan bir kişi olarak bu yazıyı sizlere gönderiyorum.
09.03.2010 tarihli Independent gazetesinde çıkan Robert Fisk imzali, "Ermeni Soykırımının Yaşayan Kanıtı" (Living Proof of the Armenian Genocide) başlıklı haber yazıdan bilemiyorum ne kadar haberdarsınız. Söz konusu yazıda geçen konu ve verilen bilgilerin geçerliliği ve/veya kanıtlabilirliliği son derece tartışmalı iken, haberin başlığı bile haberin kendisinin ne kadar ön yargılı olduğu konusunda biraz fikir veriyor. Bununla birlikte nereye dayandığı belli olmayan hikayelerle işin özünün ne olduğu çok daha iyi anlaşılıyor. Yazının Türkçe'ye çevrilmiş bir kısmını örnek vermek istiyorum:
"Amerikan Kongresi'nin soykırımı kabul etmesini engellemek için mücadele veren Barack Obama ve uysal İşleri Bakanı Hillary Clinton, Beyrut'taki bu köye gelip, başlarını utanç içinde eğmeli. Birinci Dünya Savaşı sırasında aileleri Türk Kuvvetlerince öldürülen ve Türkleştirilmeye çalışılan bu çocuklar, açlık nedeniyle, ölen arkadaşlarının kemiklerini öğütüp çorba yapıyorlardı. Türk adları verilen bu çocuklar zorla müslüman yapıldı ve Ermenice konuştukları için dövüldü."
Şimdiye kadar Ermenilerin soykırıma uğradıkları argümanı katliamlara dayandırılıyordu. Ama 1951 tarihli soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin ikinci maddesi, soykırımı ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubun tümünü ya da bir bölümünü yok etmek olarak tanımlıyor. Bu tanım, çocukların bu niyetle bir gruptan başka bir gruba aktarılmasını da içeriyor. Türklerin Beyrut'ta yaptıkları da buydu."
İnternet üzerinden söz konusu habere ulaşmak için aşağıdaki line tıklayabilirsiniz:
http://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/living-proof-of-the-armenian-genocide-1918367.html
Anadolu tarihini üç aşağı beş yukarı bilen herkes, Anadolu topraklarında; Hititlerden, Bizanslılara, Moğollardan Osmanlılara kadar pek çok devlet tarafından pek çok katliamın yapıldığını, pek çok savaşın olduğunu şöyle veya böyle tahmin edebilir. Ortada bir trajedi olabilir, insanlar, Türk, Kürt, Ermeni olsun, en kötü şartlarda yaşayıp hunharca katledilmiş olabilir ancak 1915' te yaşanan üzücü olayların sistematik bir şekilde gerçekleştirildiği iddiasi beraberinde tutarlı kanıtlar sunmak gibi bir sorumluluğu da getirir.
Şu çok iyi bilinmelidir ki Türk halkı Ermenilerle, Rumlarla, Kürtlerle, Çerkezlerle ve daha bir çok toplumla yüzyıllarca beraber yaşamış, sorunları da bereketli günleri de birlikte tecrübe etmiştir. Bugün İngilizlerin İskoçyalılara, Hintlilere, Burmalılara ve Amerikalıların Kızılderililere, Iraklılara, Afganlara yaptıkları, üstelik bir işgal sonucu olmalarına rağmen soykırım olarak sayılmıyor. Peki biz Anadolu'da yüzyıllarca birlikte yaşayan insanların arasındaki bu üzücü olaylar neden bu şekilde kampanya edilerek, farklı ve ciddi hakaret boyutuna getiriliyor? Haberde geçen o küçücük çocukların içler acısı durumunun, araştırılması gereken, sonuçlarından ders çıkarılması gereken bir trajedi olduğu ortadır. Ancak bu durumu kullanarak birbiriyle çelişen bilgiler vererek, kamuoyunu yanıltmak apayrı bir şeydir.
1915 yıllarında yaşanan kötü olayların bir soykırıma bağlanması ana fikrini taşıyan ve kamuoyunu bu yönde etkilemeye çalışan bu çifte standart haberi protesto ediyorum. Konu ile ilgili olarak söz konusu muhabir ile Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğu'nun iletişime geçmesini talep eden bir e-maili kendilerine gönderdim. Yazarın yapmış olduğu araştırmaların belgelerinin sunulmasının talep edilmesi, tarihi ile töhmet altında bırakılmaya çalışılan bir devletin ve o devletin bireylerinin asli görevi ve sorumluluğu olduğunu  düşünüyorum. Konu ile ilgili olarak şahsım olarak ulaşabildiğim tüm basın yayın organlarına ulaşmayı görev edindiğimi bildirir, sizden de aynı özveriyi göstermenizi rica ederim.

....


Kurbağanın Günlüğü
Kurbağanın Günlüğü
Ne kadar ülke varsa gezmişti.  Göller ve insanlarla  ilgili bir edebiyat dosyası oluşturma niyetindeydi. Gittiği ülkelerden birinde bir partinin genel başkanı yüksek bir kürsüye çıkmış konuşuyordu…Kalabalık ilgisini çekmişti. Ezilmemek için kendisine kenarda, kuytu bir köşede yer buldu…  « Bu adam ne diyor » diye biraz  yaklaştı. Adamın konuşması kurbağanın hiç hoşuna gitmemişti… Bu adamın mesleği « kasap »  olmalı diye düşündü… « Oldukça kaba, saygısız saldırgan ve yabanî… Bu haliyle asla kasap olamaz… Benim bildiğim kasaplar güler yüzlüdür … İnsan sevgisi taşırlar, bu kadar merhametsiz olamazlar... »
Biraz daha dinledikten sonra « Yooo... yoo… bu adam kasap olamaz… Olsa olsa cellattır» dedi… « Kışkırtıcı sözleriyle başkalarını dahi cellatlığa teşvik ediyor... İnsanlık ve adalet kapıları bu adamın kalbinde tamamen kapanmış! İntikamdan, zulümden zevk alan biri bu!  İnancın yerine hırs, sevginin yerine nefret adama sermaye olmuş... Etrafındaki dalkavuklar da,  ya menfaat için ya da cellatın eylemlerine ortak olmak için onu alkışlıyorlar…»
Kurbağanın kendi kendine konuşmalarını dinleyen bir karınca ona  yaklaştı… Nezaket icabı onu korkutmamak için öksürdü… Sonra :
« Günaydın kurbağa kardeş !», diye konuşmaya başladı. « Bakıyorum oldukça düşüncelisin? » Kurbağa : « Kalabalığa hitap eden şu adam dikkatimi çekti... Kuralsız ve seviyesiz bir üslupla konuşuyor... Millet herhalde bu adamı kendilerine kötülük yapması için seçmiş, diye düşündüm... Cellat  gibi birisi!»
Karınca :  «Biz de tedirginiz... Karınca milleti olarak bu adama ve etrafındakilere fırsat buldukça beddua ediyoruz. Üzerinde yaşadığımız toprakları dahi, düşmanlarımıza satmaktan çekinmediler. Çiftçi bunların çirkin emelleri yüzünden tahıl yetiştiremez oldu. Geçmiş yıllara göre bizler de oldukça zor durumdayız … Şerleri boylarını aştı… İhanetleri zirveye ulaştı… Sen hiç merak etme, insanlar da uyandı feryatları meydanlardan taştı ! »
Bir karga da her ikisinin kuytu bir yerde yaptıkları konuşmalarından oldukça etkilenmişti. Daldan dala konarak  onlara iyice yaklaştı :
-  Ben de sizin fikirlerinize aynen katılıyorum... Bu adamların yanlarında arkadaşlarımla  bir çok kez  öttük. Mankafalar ikazlarımızdan hiçbir şey anlamadılar. Üstüne üstlük bir de dindar geçiniyorlar...  Yalan... haksızlık... türlü türlü oyunlar bu adamları tanımlayan hususlar... Aklınıza ne kadar olumsuz şey gelirse bu adamlarda var... Maşallah çevresindekiler de bu adamlardan geri kalır gibi değiller... Hepsi birden el birliğiyle içinde bulunduğumuz ülkeyi perişan ettiler... Biz karga milleti olarak bu adamların defolup gitmeleri için elimizden gelen ne varsa yapıyoruz...
Kurbağa uzun uzun düşündü ve  günlüğüne  « Bu gün bir cellatla karşılaştım, bir karıncayla bir karga da benim görüşlerime katıldılar… » diye not düştü. Karga ve karıncayla vedalaşarak oradan ayrıldı.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Paris, 03.06.2007



Hırsızlar DÜRÜSTLÜKTEN, hainler VATANSEVERLİKTEN, arkasını EMPERYALİZME verenler BAĞIMSIZLIK ve DEMOKRASİDEN bahsediyor.
Salaklaştırılmış, mallaştırılmış bir topluma dayatılan biat etme (köpekleştirme) işleminin adı demokrasi değil ortaoyunudur.
Asıl  suçlular;  işbirlikçi  hainler değil, her kurumun başında olan ve toplumun gazını  alan  (aldıklarını  zannedenler  demek daha doğru olur) çapsız, bilgisiz bulundukları mevkiilere kesinlikle layık olmayanlardır .
Türkiye  Cumhuriyeti'nin  nasıl  kurulduğunu  bilirseniz  nasıl  yıkılacağını da hesaplayabilirsiniz.  yalan  ve  ikiyüzlülük  temelinde yapılan paslaşmalar çok büyük  bir  bedel  ödeneceğini  göstermektedir.  Ödenecek  bedelin  en  aza indirilmesinin  tek  yolu  işgal  altındaki  tüm  kurum  ve  kuruluşlarımızın tabanlarının ayağa kalkarak işgalcileri ait oldukları yere defetmeleridir.
Kaygılarımla
Erol Güçlü / erol@guclu.at
Avusturya



Ab’de Rüşvet Yoktur
Avrupa Birliğinde “Rüşvet” yoktur.
Bu kelimeden de hiç hoşlanmıyorlar ve hiçte kullanmıyorlar ama bu kelimeyi kullanmamaları da rüşvet vermiyor veya almıyorlar demek değildir.
Hem alıyorlar, hem de veriyorlar ama usulüne göre ve kitabına uydurarak yapıyorlar bu işi.
AB’de bir menfaat karşılığında “Rüşvet” yerine “Yardım, Hibe, Bağış, Komisyon veya Hediye” gibi tanımlamalar yapılıyor ve buna da hiç kimse itiraz etmiyor, üstelik gocunmuyorlar da.

Son günlerde KKTC gazetelerinde Avrupa Birliğinin KKTC’de faaliyet gösteren Dernek, Birlik ve özel kişilere yaptıkları “Yardım”ların listesi sayfa sayfa yayınlandı.
Gazetelerimizde yayınlanan bu listeyi görünce aklıma 2002, 2003 ve 2004 yılları içinde KKTC vatandaşlarını bölmek ve o dönemde tartışılmakta olan “Annan Planı”na Kıbrıs Türk tarafından “EVET” oylarının çıkması için adanın kuzeyine akıtılan milyonlarca Dolar ve Avro geldi.
Sınırsızca akıtılan bu paraların kamuflajı da, “İki toplumlu faaliyetler, Hibe, Yardım, Çözüm, Barış, AB’li olmak” ve benzeri gibi kulağa hoş gelen tanımlamalardı. Alan da memnundu, veren de. Oyun bittikten sonra da bu sözlerin içlerinin boş olduğu kısa sürede ortaya çıktı.
Karen Fogg ve Hasan’ları ile birlikte birçok kişi de bayağı ünlenmişti o dönemde. Televizyon ekranlarına biri çıkıyor, diğeri iniyordu. Büyük paralarla mitingler tertipleniyor, AB’nin birçok diplomatı ile önde gelen devletlerin bazı elçileri de fiilen bu mitinglere katılıp destek veriyorlardı.
Sonra da bunun adını “24 Nisan iradesi” koydular, nasıl bir iradeyseydi. Herhalde güdümlü ve yapay bir iradeydi ki, içi fos çıktı ve zamana karşı koyamadığı için yok oldu, bitti.   
Şimdi de altı yıldır sonlandırılamayan Avrupa Birliğinin Kıbrıslı Türklere yaptığı 259 milyon Avro’luk “YARDIM” projesi, aniden KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri evvelsinde sonlandırıldı ve yüzde doksan dokuzu da dağıtılıverdi.
Burada dikkat çeken iki önemli nokta var.
Birincisi, bu içten gelen “YARDIM”ların KKTC’ye değil de, sadece 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına göre Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan kişilere veya bu kişilerin oluşturduğu “Dernek veya Birlik”lere yapılması.
İkincisi de bu göz yaşartıcı ve Kıbrıslı Türkleri kucaklayan “YARDIM”ların, 18 Nisan’da yapılacak KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri evvelsinde tamamlanması ve neredeyse tümünün de dağıtılması.
Belli ki 2002 yılında Kıbrıslı Türklere oynan oyun gene tezgâha konmuş.
Bundan sonra KKTC vatandaşlarının aklını çelmek için başlar artık gene “Müzakereler”, “Barış”, “Çözüm”, “Rumlarla Ortak Devlet”, “AB’ye Katılma” gibi cicili bicili ve kulağa hoş gelen ama gerçekleşmesi şimdilik olanaksız olan konularda düzemece toplantılar, seminerler, yurt içinde ve yurt dışında konferanslar, ortak bildiriler, yalan vaatler, gerçekleşmeyecek sözler ve adı “Rüşvet” olmayan ama kendisi gerçekte “Rüşvet” olan para dağıtmalar ve menfaat sağlamalar.
Biz bunları geçmişte yaşamış ve acımasızca cezalandırılmıştık. Umarım bu defa böylesi alçak bir oyuna bir daha gelmeyiz.
Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com   
....


Cumhuriyeti Askerler Kurdu!
Cumhuriyeti Askerler Kurdu!
Askere yapılan saldırılar ve suçlamalar karşısında bir şeyi unutanlara hatırlatmak istedim;
Türkiye’de cumhuriyeti askerler kurmuştur. ..
Bu askerler başta Mustafa Kemal olmak üzere savaşı çok iyi bilen askerlerdi. Savaşı çok iyi bildikleri için barışın değerini de çok iyi kavramışlardı. Mustafa Kemal ATATÜRK  “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözünü boşuna söylememiştir.
Ordunun, en üst kademelerde şanla şerefle görev yapmış mensuplarına soruşturma açılması ve tutuklanarak cezaevine gönderilmeleri, ipleri dışarıda olan bir büyük plânın uygulamaya konulmasıdır. Bu öyle bir plandır ki ülkenin Yasama, Yürütme ve Yargı kurumlarını karşı karşıya getirmekte ve kapıştırmaktadır. Burada en fazla saldırıya uğrayan da ne yazık ki devletimizin güvencesi Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. 
Bugünlerde yaşadıklarımız 1923’ün intikamı olabilir mi? 
AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan ile Çorum Milletvekili Ahmet Aydoğmuş’un sarfettiği sözleri düşününce…
Ne demişti Avni Doğan?
““Türkiye'nin Ak Parti'ye 10 sene daha ihtiyacı var. Eğer biz birazcık tökezlersek bu Ergenekoncular falan bu defa çok kötü intikam alır halktan. Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler. Kimin çocuğu İmam Hatip’e gidiyor, hepsini fişlemişler. Kim muhafazakâr, kim Ramazan’da oruç tutuyor hepsini fişlemişler. Eee şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar''
İntikam siyaseti… Bu sözleri söyleyen bir vekil. Halkın oylarıyla Meclis’e girmiş ve alenen asker düşmanlığı yapıyor. “ Sıra bizde” diyor… Sıra bizde ne demek? İntikam alacağız demek. Neden? Çünkü Cumhuriyeti askerler kurdu... Asker düşmanlığı o yıllardan geliyor. “Bir gecede insanların dilini, kıyafetini değiştirdiler “ (!) diyen zihniyetin sözcüleri sahnede… Ergenekon, mergenekon bahane…
Bir de AKP’li Ahmet Aydoğmuş’un sözlerine  bakalım;  “AK Parti iktidarına karşı çıkanların kanını tahlile yollamak gerekir.”
Bu iki vekil (!) partilerinin düşüncelerini sözlerinde yansıtmışlardır. Sözleri partilerini de bağlar. Siz bakmayın disiplin kuruluna verildiklerine. Onlar, Başbakan’ın haberi olmadan bu sözleri söyleme cesaretini kendilerinde bulabilirler mi? Suya sabuna dokunmayan bir ceza alıp paçayı sıyıracaklar. İktidar iki vekilinden vazgeçer mi? Hem de istedikleri gibi konuşan iki vekil. Maaşallah, Bülent ağabeylerini de hiç aratmıyorlar…
Yaşamım boyunca inancı yüzünden fişlenen hiç kimseyi görmedim. Ben ve arkadaşlarım ilkokul sıralarında yaz tatillerinde Kur’an kurslarına gittik. Çevremde çok sayıda namaz kılan, oruç tutan, başörtülü insanlar mevcuttu. Hiç kimse de bu nedenle kınanmış ya da horlanmış değildi.  60’lı ve 70’li yıllardan bahsediyorum. Büyüklerimizden de bu konuda herhangi bir şikâyet duymadık. 
Şeriatçı partilerin arka bahçelerinde büyüyüp palazlanan ve son 10 yıldır da ülkeyi yöneten, dini ve özellikle de kadınları siyasete âlet eden zihniyet 1923’ten beri sahnededir. O yıllarda halifeliğin ve hilafetin kaldırılmasına karşı çıkan zihniyetin torunları bugün başrollerdedirler.
İnsanı dinden imandan soğutan asıl bu Avni Doğan gibi zihniyetlerdir. Lâik ve Cumhuriyet’e bağlı ülke insanına yapıştırdıkları “dinsizlik” iftiralarının vebalini elbette bir gün çekeceklerdir.  Her çıkışın  bir inişi vardır! Hiç kuşkusuz bu saltanatında bir gün sonu gelecektir…
“Kanı bozuk” diyen vekile de bir kaç sözüm olacak:
Bugün AKP’nin oyları yüzde 25’lere düştü. Demek ki ülkenin yüzde 75’inin kanları bozuk!..  Atatürkçü, lâik, Cumhuriyet’e ve Türk Ordusu’na sahip çıkan herkesin kanı bozuk!
Ülkeyi etnik ve dini ayrışıma sürükleyen,  Cumhuriyetin temel değerlerine dinamit koyan, TSK’ yı hırpalamak ve gözden düşürmek için elinden geleni ardına koymayan, Batı güdümlü bu zihniyetin kendi kanlarını test ettirmelerini öneriyorum. Bakalım onların kanı nasıl çıkacak? Kendi vatandaşına “kanı bozuk” diyen bir zihniyet ırkçı ve hastalıklı bir zihniyettir.
Bu sözleri aynen kendisine iade ediyorum!..
***
Cumhuriyet’i askerler kurdu. Onlar bu ülkenin tek güvencesidir. Askerle uğraşmak iç ve dış düşmanlara kapı aralamaktır.
Yunan uçaklarının, Türkiye’nin 5 Ocak 2010, 24 şubat 2010 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 2010 yılı Ege/Akdeniz Eğitim ve Tatbikat uçuşlarını 50 kez önlemeye çalışması, 23 Şubat 2010 tarihinde üç Yunan uçağının Alaçatı/İZMİR’in güneybatısında  hava sahamızı ihlal etmesi ve yine 5 Ocak 2010- 8 şubat 2010 tarihleri arasında16 kez kara sularımızı ihlal etmesi boşuna değildir. (www.tsk.tr) Yunanistan bu cesareti nereden bulmaktadır?
Eğer bir ülke kavga ve kargaşa ortamına sürükleniyorsa, terör belası ve ekonomik sıkıntı ile boğuşuyorsa kapıları her türlü tehdide açık demektir. “Kurt dumanlı havayı sever” misali iç ve dış kurtlar sipere yatmış beklemektedirler…
Bu ülkeye bu kötülüğü yapmaya, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hırpalamaya, halkın gözünde küçük düşürmek için çabalamaya hiç kimsenin hakkı yoktur… Buna gücünüz de yetmez.  Bu halk ordusuna ve askerine gönülden bağlıdır. (Çünkü ordusunun her neferi kendi öz evladıdır.)
Cumhuriyeti kuran asker onu korumayı da bilir…
Bu böyle biline…
Tülay HERGÜNLÜ
İstanbul, 26.02.2010
....


Çocuğu ve torunu olan herkese ......
Çocuğu ve torunu olan herkese ......
Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip "Yatınca geçer"di, başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz" denirdi, uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün" şeklinde konu halledilirdi!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya "Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor"dun! Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı', okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif', aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!
O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo!
Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözleri nin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...
Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional'dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor.
Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!
*Herkesin Keyfini  Kaçırdım*
Ay kıyamaam! Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım. Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururk en annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..." şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
"Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmiş ti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir.
Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!
Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle, yüzünü yüzüme yaklaştırarak "Alırım ayağımın altına" diye başladı ve "Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsan da git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye piş ir, akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!
*ne derdim kaldı ne de tasam*
Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır! Aynen öyle oldu.
Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Şimdinin sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp, bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo'larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo... Muma dönerdi hepsi! Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifleri bir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin!
Ülkenin gençlerine bak.
Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş veril enler, bir de emo'lar!
Gelecekten çok umutluyum çok!
Gülse Birsel









Psikolojik Savaş Kıskacındaki Tsk
Hakikaten de Kıbrıs’ta sonu ne olacağı sarih olan bir müzakere sürecinin içerisindeyken şu suali sormadan kendimi alamayacağım; Rüzgar hiç ekilir mi? Tabi ki de ekilmez, ancak edebiyat ile uğraşanlar bu deyimi iyi bilirler...Rüzgar ekildi mi sonu ne olur onu da anlarlar. Zira bu işler şakaya gelmez, gelmemelidir de...
Bilmeyenlere yine de bu deyimin tamamını hatırlatalım; Rüzgar eken fırtına biçer! İşte şuan ki sürecin en güzel izahatı sanırım bu şekildedir...Takdir edildiği üzere Türk milletinin varoluşundan günümüze değin Türk ordusu ve ona liderlik yapan şahsiyetler her daim milletin hassas konuları arasında yer almıştır. Atamızın da deyişi ile “Ordumuz Türk milletinin çelikleşmiş bir ifadesidir” sözü bu tarihi süreçte verilen değer kısaca özetlenmesidir. Lakin gelinen süreçte milletimizi kendi içerisinde bölmek ve dış unsurların çıkarları doğrultusunda hareket etmesini sağlamak maksadıyla sinsi bir savaş gerçekleştiriliyor. Bu savaşın adı da Psikolojik savaş. Zamanımızın savaşları artık tankla tüfekle olmadığı için Psikolojik savaş yöntemi ile “Devletlerimiz” ve onun temel yapı taşlarından biri olan kısaca milletimizin ruhu, gücü kırılmak isteniyor. 

Dikkate alalım ve düşünelim; TC Genel Kurmay Başkanlığı kısa bir süre önce ne açıklamıştı? Türk askerine karşı asimetrik bir psikolojik savaş yürütülüyor. Peki nedir bu psikolojik savaş? Bunu en iyi anlamak için tarihin sayfalarına bakmakta fayda vardır. Çinli General Sun-Tzu 2500 yıl önce bu konuda bir kitap yazdı. Bu yazdığı kitap Psikolojik savaşın temelini oluşturmaktadır. Ancak asıl önemli olan husus şudur ki Sun-Tzu’nun bu kitabındaki önerilerinde esas hedef dönemin Türk devletlerinin parçalanması yatmaktaydı. Tzu’nun ortaya koyduğu bazı önerileri ise  şöyleydi; “Hasım ülkelerde iyi olan şeyleri gözden düşürünüz”. Yani toplumun gözünde değeri yüksek olan kurumlara güveni yıpratınız. “Hasım ülkelerin hakanlarının başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini sağlayınız”. Geçmişte hem Türk ordularının hem devletlerinin başındaki liderlere karşı uygulanan bu yöntem ne üzücüdür ki bugün de Türk ordusuna mensup önem arz eden kişilere uygulanıyor. Mesela ne kadar emekli subay varsa hemen hemen çoğu “Ergenekon” adı altında içeri tıkıldı. Yargı mensupları ikiye bölündü. Hali hazırda Genel kurmay başkanı aleyhine propagandalar ortaya atıldı...Tzu’nun diğer önerisi ise “Adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden yararlanınız” şeklindeydi. Bunu açmaya hiç gerek yok. Zira onlar kendilerini biliyorlar. Devamla Tzu “Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız” demekteydi. Yani halkın kendi içerisinde ihtilafta olduğu veya ihtilaf içerisine düşmesi muhtemel olan konuları devamla gündeme getirerek iç gerilimi artırılmasını öngörmekteydi. Hiç şüphesiz ki Tzu’nun ortaya koyduğu bu öneriler bugün daha da geliştirilerek dış ve iç unsurlar tarafından Türk milleti aleyhinde uygulanmakta olduğu dikkat çekmektedir.
Hakikaten de bugün Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’nde TSK’ne karş sinsi bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Bu savaşın özünde yatan temel sebebin Cumhuriyetin temel yapı taşlarını sarsmak olduğu yaşanan süreçle apaçık ortadadır. Aralıksız yok Ergenekon, yok Balyoz darbe planları diyerek Türk ordusunu halkın gözünde küçültüp kafasında şüphe uyandırmak için akla hayale sığmayacak söylemler üretilmektedir. Nerede bir olay olsa asker yaptı dedirtecekler kadar ileri gidilmiştir...
Peki bunu kimler yapmaktadır?Ortak çıkarı olan iç ve dış unsurlar! Bu hareket iki yönlü olmaktadır. Bir taraftan Devletin kendi içindeki bazı siyasal güçleri,kurumları, örgütleri, medya patronları devreye  girmekte, diğer taraftan dış unsurların himayesindeki kurum, örgüt, siyasi oluşumlar hareketin içerisinde yer aldığı gözlemlenmektedir. Dedik ya ortak hedeflerden biri Türk ordusunu yıpratmaktır! O halde bunun için izlenecek yol Türk ordusu hakkında asılsız iddia ve şaiyalar öne sürerek halkın kafasında güvensizlik duygusu yaratmaktır! Ne de olsa psikolojik savaşın ana konularından biri de gerçekleştirilmek istenen hedef için halk arasında devletin kurumlarına karşı genel bir kaygı, güvensizlik ortamı yaratmaktır! Hedef kitle kamuoyudur! Yöntem propogandadır! Propoganda yapılırken yalan iddialarda bulunmaktan sakınmayan bir zümre devrededir! Bu yolla da Devletin temel yapı taşlarını yerinden sökerek Cumhuriyetin temellerine zarar verilmektedir. Tabi bu amaç için ortaya atılan şaiyalar, sözler, demeçlerde esas niyet apaçık bir şekilde ifade edilmemektedir. Bu kısa, orta ve uzun vadede planlanan projeler ile devreye konmuştur.
Dedik ya bu hain ve sinsi planda sadece iç unsurlar devrede değillerdir. Dış unsurlar da devrededirler. Şuanki kılıf AB kılıfıdır. Daha önce de çok yazdık, çizdik, ama yine de belirtelim; AB’nin Türk milletine ne derece yanlı ve taraflı olduğu, öne sürdükleri taleplerle nasıl Lozan antlaşması ve KKTC Devletinin egemenliğine tahammül edemez halde oldukları anlaşılmaktadır. “Demokratikleşme” adı altında dış unsurların çıkarları için kamuoyunun kitlesel davranışları kontrol edilerek kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi amaçtır.
Emete Gözügüzelli Civan




Tüm emekçilerin ortak sorunu: “işşizlik”
Tekel işçileri, soğuğa ve açlığa pes etmeksizin verdikleri derslerini sürdürmekteler. Onlar, sorunlarının asıl kaynağını çok iyi gördüler ve bu konudaki gerçeği en etkili biçimde haykırmaktalar. Onların sorununun özü, tüm emekçilerin ortak sorunu olan ve acımasızca mahkum edilmiş bulundukları işşizliktir. Onlar, 4-C denilen bir kanun hükmünün, ağır bir hastalığı aspirinle tedaviye kalkışmaya benzediğini görmüşlerdir. Hedef alınması gereken, yetersizliği aşikâr olan sözde ilaç değil, hastalığın kendisidir. Bu hastalık özelleştirmedir ve özelleştirme temelinde  dayatılmış olan küresel sömürüdür.
Başbakan, işleri tahrip edilen işçilere kıdem  tazminatlarını ödemek suretiyle İş Kanunun gereklerinin yerine getirildiğini savunuyor. Bunu söylerken sorumluluklarının işveren olmakla sınırlı olduğunu ifade etmiş oluyor. Oysa başbakanın devletin yürütme organının başı olmaktan doğan sorumlulukları da vardır. Anayasanın 49. maddesinde de ifade edildiği üzere, çalışma, yalnızca bir görev değil, aynı zamanda haktır. Ve devlet, dolayısıyla başbakan, “işsizliği önlemeye elverişli bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri almakla” yükümlüdür.
Bugün ortaya çıkan acı gerçeğin gerisinde, devletin ekonomik değerlerini “babalar gibi satarak” çalışma hakkının ayaklar altına alınmış olması yatmaktadır.
Tekel işçileri, ortak sorunlar karşısında tüm emekçilerin kenetlenmesinin gereğini ortaya koymuşlar ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamışlar; bunu yaparken de Türkiye’nin başına örülmek istenen etnik ve mezhepsel ayrılıkçılık tertiplerini ellerinin tersiyle iterek bozmayı başarmışlardır. Tekel işçileri işçi ve memur konfederasyonlarını bir araya getirme yönünde önemli bir katkı sağlamışlar; bir araya gelmekten kaçınanların da kendi tabanları ve kamuoyu önünde teşhirine vesile olmuşlardır.
Tekel işçilerinin direnişi, acılı ve son derece özverili bir eylemdir. Ulus olarak olumsuz gelişmeleri onaylayarak veya seyirci kalarak yol açtığımız yanlışlıkların yükünü, geniş ölçüde onlar sırtlamaktadırlar. Tekel işçileri, ülkemizin toplumsal gelişim süreci içinde önemli bir sayfanın açılmasına sağladıkları katkı ile tarihsel değerde bir rol oynamaktadırlar.
Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI                                                                             
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Başkanı               



Rumların Meclis Kararları
Rumlar kendilerini güçlü hissettikleri dönemlerde toplum olarak olayları ve gelişmeleri yargılama yeteneklerini kaybederler ve boylarından büyük işlere girişirler.
Bu dengesiz davranışlarının tümü da hüsranla bitmiştir. Bunların en güzel ve en çarpıcı örneklerini yakın tarihimizde çok gördük ve yaşadık.
1821’de Osmanlı Devletine karşı isyan edip bağımsızlık hareketi başlattılar. Osmanlı ordusu Atina’ya girdi ve isyanı, bırakın bastırmayı adeta ezdi. Tazminat karşılığı olarak da Yunan halkından100,000 altın vergi topladı.
1915’de Yunanistan’ın nüfusu yaklaşık 3 milyon ve Anadolu’da yaşayan Türk’lerinki de 10 milyon iken 18 Ocak 1919 tarihinde yapılan Paris Barış Konferansı’nda gaza gelip, batı Anadolu da yaşayan 1 milyon Ortodoks’u da kendilerinden sayıp geçici bir işgal için değil, daimî bir ilhak için Batı Anadolu’yu Ege’nin her iki yakasında kurulacak Büyük Yunanistan’a katmak amacı ile İzmir’e çıktılar.
Sonu 30 Ağustos 1922’de hüsranla bitti. 1919’da İzmir’e ayak basan 20 bin kişilik ordudan çok azı geri dönebildi. 
15 Temmuz 1974 tarihinde koskoca Türkiye Cumhuriyet’ini yok sayıp zaten fiilen yönetmekte oldukları Kıbrıs adasını Yunanistan’a ilhak etmek için darbe yaptılar. “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni kurdular, yeni cumhurbaşkanı atadılar ve Enosis ilan ettiler.
Sonunda 20 Temmuz 1974 tarihinde yok saydıkları Türkiye Cumhuriyeti adaya ayakbastı ve adanın üçte biri ile kamçıyla yönettikleri Kıbrıslı Türklerin tümünü kaybettiler.
19 Şubat’ta ise Rum temsilciler Meclisinde “AB’ye üye bir devlet olan ‘Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nde garantiler ve garantörler düşünülemez” kararını aldılar. Bu kararın sonucunun nereye varabileceğini belli ki hiç hesap edememişler. Bunun da sonucu bir hüsran olacak ve Kıbrıs sorununu Rumların hiç hoşlanmayacakları bir sona götürecek.
Türk üyelerin 21 Aralık 1963 tarihinden beri silah zoru ile katılamadığı Rum Temsilciler Meclisinin aldığı bu karar ilk ve son değil.
Rumlar 1879’da 54 imzalı bir muhtırayı İngiliz yönetimine vererek Enosis talep ettiler.
5 Temmuz 1903’de Türk üyelerin aynen günümüzde olduğu gibi Kavanin Meclisi’nde olmamasını fırsat bilen Rum üyeler Enosis’i öngören bir karar aldılar.
16 Ağustos 1919'da bütün Rum Piskopos ve Belediye Başkanları imzaladıkları bir muhtırayı Sömürgeler Bakanına göndererek Enosis talep ettiler.
1920 yılında Enosis faaliyetlerini organize etmek için kilise önderliğinde “Ulusal Konsey “oluşturuldu.
1921 yılında 500 kilisede toplanan Rumlar ilk Enosis plebisitini yaparak Enosis kararı aldılar.
26 Haziran 1930’da Başpiskoposlukta toplanan Rum Ulusal Konseyi “Kıbrıs Ulusal Örgütü”nün Enosis içeren tüzüğünü onayladı ve Yunanistan’a ilhak talep etti.
Şu anda iktidarda olan ve Hristofyas’ın da Genel sekreterliğini yaptığı AKEL, 1966 yılında Mart’ın ilk haftasında gerçekleştirdiği 11.ci Kurultayında Enosis kararı aldı.
Türk Milletvekillerinin 21 Aralık 1963 tarihinden itibaren katılmasına silah zoru ile izin verilmeyen Rum Temsilciler Meclisi, yani daha birkaç gün evvel (19 Şubat) garantörlüğü kabul etmeyeceği kararını alan bu ayni Meclis, 30 Temmuz 1964 ve 26 Haziran 1967 tarihlerinde iki kez ENOSİS kararı aldı.
Eğer Meclis kararları ile adadaki iki halkın ne istedikleri kayıt altına alınıp “Olmazsa olmaz” koşullar oluşturuluyorsa, KKTC Meclisi de hemen toplanıp “AB’ye üye bir devlet olan ‘Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nde TEK EGEMENLİK, TEK DEVLET VE TEK VATANDAŞLIK düşünülemez” kararını almalı, Rumların bu tek yönlü Meclis kararlarına karşı. 
Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 

....


Yolsuzluk Çavuşları
Yolsuzluk Çavuşları

Ocak ayında sel baskınlarına uğrayan KKTC’deki Güzelyurt sakinleri için Londra’daki  derneğimiz, Southwark Kıbrıs Türk Derneği üç gün içinde Dör Yüz Altmış Pound topladı ve bu para Londra’daki Türk Bankasına yatırıldı!

Ama ne yakki para yarıldıktan sonra, gazetelerde korkunç bir haber okuduk. Güzelyurt’a yapılan yardımlar,  Sel felaketine uğrayanlara değil de yandaşlara dağıltığı ortaya çıkı! Biz bu haber den sonra kampanyayı durdurduk.

Bu Çavuşlar hangi partiden dir acaba merak ediyoruz? Ve bu gibi ahlaksızlığı yapmakla ellerine ne geçecek? Bu ahlaksızlar bir bün  ölmeyeceklerinimi sanıyorlar?  Sonra bu yardım paraları benim ve iyi niyetli İnsanların cebinden çıktı ve bu paraları ne hakla içe çekiyorlar! Sonra bunlarda hiç Allah korkusu yok mu? Bu ahlaksızlığı yapanlar hiç düşünmedilermi bundan sonra böyle bir yardım yapılmadan önce bizler iki veya üç sefer düşüneceğiz, çünkü açık gözlere ve açlara verecek paramız olmayacak!

Ben bir zamanlar Kıbrıs’a Fitiremizi göndermiştim ve o parayı postadan çaldılar ve çalan kişi de tesadüfen yakalandı. Fakat fakire,  Allah için, verilen bu parayı ne yürekle aldılar ve yediler!..

Toplumumuzda böyle pişkin, adi ve gaddar insanlar bulundukça ve Allah adıyla  aldatanlar dünyada ve ahirette hayır görmezler!..
Şu zavallıların haline bakın! Kıbrıs Rum pasaportunu alıyorlar ve dış ülkerede caka yapıyorlar yuh, Rum tarafına geçip Türk Askerini de arkalarına alıp boy gösteriyorlar! Türk Askeri adaya gelmezden evvel halleri ne idi hatırlıyorlar mı? Bunlarda şeref yok mu? Ve şimdi nasıl oluyorda can ciyer oluyorlar Rum’larla, benim canımı sıkan ne iye o tarafta kalmıyorlar? Çünkü sıkı değiller. İşte bu gibi insanlar her şeyi mübah kabul ediyorlar! Ama ben kabul etmem. Bu zihniyette olanlar Kıbrıs Türk Diyasporasına, rahatları kaçacak diye seçme ve seçilme hakkının verilmesine karşı çıkıyorlar. Maskelerini düşüreceğiz diye korkuyorlar!..  Bu ada onların olduğu kadar bizim de adamız bizi hiç bir kimse bu adadan söküp atamaz!..

Bunu iyi bilsinler? Bu adayı onlara bırakmayız eninde sonunda bu hakkı alacağız bu böyle biline. Burada bulunan Kıbrıs Türkü oraya milyonları döküyor, ‘O’ demek değildir çarpışmalarda orda değildik diye! Ada üzerinde hakkımız olmayacak? Şayet diyaspora Türklerinın hepsi oraya gelirse, o zaman sayın Talat, Sayın Ferdi, Derviş Eroğlu’nu dış ülkelerde kim karşılayacak ve kim onlara yardım edecek ve destekleyecek? Sonra KKTC’yi kim tanıtacak. Ve biz hala yardımlarımızı esirgemiyoruz.


Hulusi  Yürüten
Southwark Kıbrıs Türk Derneği   







....


Yunanistan’daki son gelişmelere dikkat !
Yunanistan’daki son gelişmelere dikkat !

Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu ile 2009 yazında ana muhalefet partisi başkanı PASOK’un Genel Başkanı olarak Londra’da bulunduğu bir sürede ünlü Harrods mağazalarına doğru tek başına yürürken  karşılaştım.  Tanışmamamıza rağmen ayni bölgenin insanı olabileceğimi düşünerek sıcak ve tevazu yüklü bir tebessümle selam vererek yoluna devam etti. Adeta mahcup  tarzı çok kültürlü geçmişini, sakin, aydın ve uygar kişiliğini yansıtmıştı. Rum Ortodoks Kilisesinin şahsında temsil edilen şöven,f anatik ve yayılmacı Yunan milliyetçiliğinin katı unsurlarına henüz teslim olmamış bu seçkin Yunan Devlet adamına yaklaşıp Yunanistan’ın Kıbrıs Türk Halkına yönelik ve yarım asırdan beri aralıksız devam etmekte olan baskı, zulum ve insanlık dışı politikalara karşı duymakta olduğumuz engin infial ve hayal kırıklığını dile getirmeyi çok istemiştim.
Küçük Asya hayali ile yayılmacı Yunan idealini yaşatarak Ege ve Doğu Akdeniz’de, Lozan ve 1960 Kıbrıs Antlaşmaları ile tesis edilen Türk-Yunan dengelerini sürekli zorlama politikasının her iki ülkeye olduğu kadar Kıbrıs’ın varlığında ve geleceğinde eşit söz ve hak sahibi olan Türk ve Rum Halklarının büyük acılar çekmesine ve büyük bedeller ödemesine yol açtığını vurgulamak istemiştim.  Ege, Akdeniz ve Kıbrıs’ta silahlanma yarışı yerine kalıcı bir barışın ürünü olacak kuvvet  indirimi, gerek Kıbrıs gerekse Ege’de adil antlaşmalara dayalı de-konfrantasyon ve saldırmazlık süreci  her iki ülkenin tehdit algılamasında radikal değişikliklere yol açabileceğini, Doğu Akdeniz’de  yıllarca devam etmekte olan kavga ve gerilimin kalıcı bir barış, huzur ve ekonomik refah ortamına dönüşebileceğine ilişkin inancımı paylaşmayı çok arzu etmiştim.

3 Mayıs 2009’da yayınlanan yazım Yunan Başbakanı Karamanlis’in  Kıbrıs Rum Parlamentosu’nda yapmış olduğu konuşmayı ele almaktaydı.
Değelendirmem aynen söyleydi :

“Kıbrıs’ta mutlak bir Helen Egemenliği idealini Kıbrıs’ın toprağına ekerek Kıbrıs sorununu başlatan Yunanistan ve Rum Ortodoks liderliği Kıbrıs Türk Halkı’na çektirmiş olduğu bunca acı ve gözyaşından hiçbir ders almadığı ve hiçbir pişmanlık duymadığı anlaşılmaktadır. En az Rum Halkı kadar, Kıbrıs’ın asli sahibi olan Kıbrıs Türk Halkı’nın uluslararası hukuk ve antlaşmalarla tescil edilen eşit siyasal varlığını ve Kıbrıs’ın egemenliğinde, toprak bütünlüğünde, siyasal yapısında ve tüm geleceğinde kurucu, eşit hak ve yetkilerini Yunanistan ve Rum Yönetimi açıkça reddetmektedir. Karamanlis görüşmeler sürecinde takvim ve hakemliği de reddederek tüm Ada üzerinde Helen egemenliği esaslarının tarafımızdan kabulü dışında bir uzlaşmaya razı olmayacağını açık seçik ortaya koymuştur. Bunu yaparken “ Kıbrıs Cumhuriyetinin sınanmış tahammülü ve egemenlik haklarını yerine getirmekteki kararlılığına” atıfta bulunarak Türk Kanadına gözdağı vermeyi de ihmal etmemiştir.

Türk Dış Politikasının barışçı sabrı ve barışçı sessizliği Sayın Karamanlis’i gereksiz ümit ve heyecanlara sevk etmiş olabilir. Yunanistan bir yıl sonra seçime gidiyor. Karamanlis’in yeni Demokrasi Partisinin parlamento çoğunluğu bir milletvekili ile sınırlıdır ve sokakla büyük bir kavga içindedir. İşsizlik yüzde onun üzerinde, kamu borçları ise milli gelirin % 90’nına ulaşmıştır. Bütçe açıkları milli gelirin yüzde dördü yani AB sınırının üzerinde seyretmekte ve Kamu yönetimi ve özellikle sağlık ve eğitim sektörleri ciddi bir reform ihtiyacı içindedir. Devlet ve kamu yönetiminde yolsuzluklar diz boyudur! Karamanlis, Yunan seçimlerinde her zaman prim yapan “Türk düşmanlığı” üzerinden siyaset yapmayı ehvenişer bulduğu Türkiye’ye üzerinden siyaset yaparak dikkatleri başka tarafa çekmeye yöneldiği anlaşılmaktadır. Kıbrıs’ı Yunanistan’a kazandıran bir lider konumunun hayali içine girmiş olabileceği, hatta bu uğurda, AB desteği ile Türkiye’yi tarihi bir yanılgı içine itilebileceği varsayımı ile hareket etmiş olabilir. Bu tür denemelerin tüm taraflar için çok ağır bir bedeli olabileceğini ve AB’nin, bu duyarsız ve hukuksuz yaklaşımları ile sadece Kıbrıs Türk Halkını değil, zaman içinde 70 milyon Türkiye halkının da Avrupa’dan uzaklaşmasına yol açabileceğinin hesaba katılması gerekmektedir. AB’nin Kıbrıs konusunda bu denli hukuk dışı ve fütursuz yaklaşımının arkasında Anavatan Türkiye’nin kendi arzusu ile AB tam üyelik yolculuğundan vazgeçmesi ve Türkiye’nin özel bir statüye zorlanması yatabilir. AB’nin doğu Akdeniz’e Türkiyesiz hakim olma hevesleri ve TC-KKTC’ye rağmen tüm Kıbrıs’ı Helen egemenliğine sürükleme gayretleri Ege ve Doğu Akdeniz’i top yekun bir istikrarsızlığa sürüklemektedir. Böyle bir gelişmenin Kıbrıs’taki tüm taraflara çok büyük bedeller üretmesi kaçınılmazdır.”

Ekim 2009’da ezici bir çoğunlukla Karamanlis’den görevi devralan Yorgo Papanreu geçmiş yönetimlerin Yunan ekonomisinin gerçek durumunu AB ve Dünya’dan gizlediğini, gerçeğin takdim olunandan çok daha kötü durumda olduğunu itiraf etmekle görevine başlamıştır. Bütçe açıklarının % 4 yerine % 13 seviyelerinde olduğu, kamu borçlarının milli geliri % 124 oranını aştığını, işsizliğin % 10’na yaklaştığını, kayıt dışı ekonomi ve  yaygın vergi kaçakçılığından Devletin yılda 30 milyar avro düzeyinde gelir kayıbına uğradığı, seçim öncesi  Devlet eliyle AB ve Dünya piyasalarına sahte beyanlarda bulunulduğu ve Devlet statistiki verilerinde kasıtlı tahrifat yapıldığı tüm dünyanın dikkatine getirilmişti. Bu nedenlerle geçtiğimiz hafta içinde omuzlarında Yunan Halkının onurunu ve gururunu taşıyan Başbakan Papandreu Yunanistanın kamu borçlarını ödeyebilmekten uzak ve açıkça iflas etmiş bir Yunan Devletine acil eylem ve kurtarma planı için toplanan AB zirvesinde başı bir hayli eğikti. Onur ve gururuna düşkün  Milletinin ezikliğini adeta yüreğinde hissetmekteydi. Bir yıl içinde zecri tasarruf ve reform önlemleri ile bütçe açıklarını yüzde üç düzeye indirme gibi erişilmesi çok zor bir hedefe baş koyduğunu ve zorunlu olarak Yunan ekonomik sevk ve idaresinde AB Merkezi Organlarının sıkı bir yönetim ve denetimini kabul etmek durumunda kaldığını açıklamak durumunda kalmıştı. Devlet egemenliğini AB merkez organları ile paylaşmak,  Yunan Halkı tarafından anlayışla karşılandığı ve her açıdan kemer sıkma, vergi artışları ve zam gibi real gelirlerde düşüşe yol açacak politikalara destek verme eğiliminde olduğu ifade edilmekle birlikte Yunanistandaki sendikalar, hükümetin emeklilik yaşının 61’den 63 çıkarma girişimine karşı grev çağrısında bulunmuşlardır. Euro para birimi kuşağına üye 16 ülkeden Portekiz,İspanya,İtalya ve İrlanda  ayni ölçülerde olmasa da ağır kamu borç yükü, eksi ekonomik büyüme, normdışı bütçe açıkları ve yüksek oranda işsizlikle boğuşmaktadır. Bu tablo karşısında  savurgan, denetimsiz ve imkanlarının çok ötesinde harcamayı politika edinmiş bu ülkeleri kurtarma girişimleri başta Almanya olmak üzere Fransa ve İngiltere gibi büyük ekonomiye sahip ülkelerde tedirginliğe yol açmıştır. Almanya’da emeklilik yaş haddi 67 iken,Yunanistanın 61 yaş emeklilik lüksüne, savurganlığına ve gerek özel sektör gerekse kamu kesiminde diz boyu yolsuzluklara tolerans oldukça azalmıştır.

Euro kuşağı içinde egemen devletlerin borç yükü ve geri ödeyememe tehlikesi zaman içinde ikinci bir Dünya Finans Krizini tetikleyebilir. Böyle bir gelişme, Lehman Brothers iflası ile başlıyan dünya mali krizinden çok daha vahim global bir mali krizi beraberinde getirmesi kaçınılmaz kılabilir.

Bu tür tehlikeler,Türk –Yunan ilişkilerini  sağduyulu bir sürece sürükleyebilecek fırsatları da beraberinde getirmektedir. İki ülkenin savunma giderlerinde önemli tasarruflara yol açacak bir yakınlaşmanın zaman içinde Türkiye ve Yunanistan arasında çok yönlü ve büyük boyutlu ekonomik ilişkilere tahvil edilmesi olasıdır.  AB’nin en büyük ve en stratejik  pazarlarından biri olan Türkiye’de sınırdaş, komşu ve müttefik bir Yunanistanın etkin konuşlanma ve AB’ne stratejik köprü işlevi üstlenme şansı  yüksektir. Böyle bir gelişmeden tedirgin olacak ülkelerin başında miraj uçakları ile  exocet füzelerini imal eden Fransa gelmektedir. Ayni şekilde, İngiltere de Doğu Akdenizde kalıcı bir Türk-Yunan dostluğu ve ittifakına sıcak bakmamaktadır. Kıbrıs’daki İngiliz üslerinin rahatlığı ve bekası açısından Doğu Akdenizde Türk-Yunan ithilafının devamı tarafların denetim altında tutulmasının bir aracı olarak görülmektedir. Üstelik, son yıllarda maksatlı olarak üretilen“ Türk ve İslam tehditi” ve “islami terrör” gibi fobilerin Avrupa kamuoyunda yükselmesi tesadüfi değildir.Bu itibarla kalıcı bir Türk-Yunan dostluğu için dikkatle izlenmesi gereken güven artırıcı bir yol haritası
Rum Ortodoks Kilisesinin Türkiye, Kıbrıs ve Ege yaklaşımında radikal bir dönüşümü gerektirmektedir. Milliyetçi Hellenizmin Ortodoks Kisesi etrafında  simgelenen ve temel felsefesini oluşturan Kıbrıs ve Ege’de yayılmacı Yunan İdealini bir kenera bırakma zamanı gelmiştir. 1923 Lozan ve 1959-60  Kıbrıs Antlaşmaları Kıbrıs ve Ege’de tesis edilmesi gereken Türk-Yunan Dengelerinin parametrelerini zaten tayin etmiştir.Tarafların samimiyetle bir araya gelmesi halinde bu parametreler temelinde yeni bir yol haritasının günümüze uyarlanması  mümkündür.

Tansel Fikri
KKTC E.Maliye Bakanı / E.Büyükelçi


....


Kenelerden korunma yolları
Kenelerden korunma yolları

Bizim sahtekarlarımız camia da iş tutarlar ama camia dışı irtibatlıdırlar.
Sahtekarlığın kitabını yazan yasarlara göre ne de olsa  acemi sayılırlar. Profesyonel olmaları için daha çook fırın ekmek yemeleri lazım.
Olur ya işler ters gittiğinde, birazda acemilikleri yüzünden elleri ayaklarina dolanınca  panikle  kabahati camianın dışında iş birliğinde oldukları suç ortaklarına atarak sıyrılmak isterler. Bütün pisliklerin her zaman camia dışında var olduğu , camianın münezzehliği efsanesi bazen ise  yarayabiliyor.
....................................
Madem ki ; mevcut yasalar sahtekarlara hak ettikleri cezalari vermekte yetersiz kalıyorlar, caydırıcı olamıyorlar.
Madem ki ; sahtekarlarımızın barınabildikleri cemaatler, camialar, partiler bu konuda gereken hassasiyeti gösteremiyorlar, gösterenlerde ortadaki çamurun üzerlerine yapışacağı korkusuyla son anda tavır alıyor, " attık ya aramızdan " diyerek olayın üzerini kapatmaya çalışıyorlar.
Madem ki ; yapanın yanına kar kalıyor , aldanana da üzerine bir bardak su içmek tavsiye ediliyor.
Madem ki ; hadise kaza ve kader planında izah edilerek hesaplaşmanın öbür dünyaya bırakılması gerektiğine hükmediliyor.
Yapmamız gereken ilk şey
AKLIMIZI kiraya vermemektir.
Birde, Peygamberimize atfedilen şu manadaki bir sözö aklımızdan hiç çıkarmamaktır : “Her kim ki ; ticaret yapacağı , para alıp vereceği birisinin kıldığı namaza , tuttuğu oruca yani ibadetlerine bakarak aldanmasın.
Son söz : Müslümanlar olarak birbirimizle  iş yapmaya devam edelim ama karşımızdakinin ibadetlerine değilde başka vasıflarına dikkat edelim. 

Halid Değirmenci
haliddegirmenci@hotmail.com
....


İşçilerimiz Ülkemizin Geleceğidir…
İşçilerimiz Ülkemizin Geleceğidir…

 

Genç Türkler, ülkemizin geleceği için yurdundan ve ailelerinden ayrılarak eğitim amaçlı dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır. Geçen yıllarımıza baktığımızda  gurbet ellerde çalışarak ekmeklerini kazanmış  ve  maddi – manevi birikimleriyle ülkemize desteğini hiçbir zaman esirgememişlerdir.



Yurdumuzdan ayrı kaldığımız dönemlerde ülkemizin, gerek siyasi gerekse ekonomi istikrarının iyiye gitmektense, tam aksine gerilediğini farketmekteyiz. Biliyoruz ki bir ülkenin ekonomik istikrarını sağlayan en temel unsurlardan biri ülkemizin belkemiği olan işçilerimizdir.



Bugün geldiğimiz noktada şuan iktidarda olan hükümet yetkililerinin işçilerimizin haklarına yönelik gerekli adımları atmadıkları gibi verdikleri yanlış kararlarla hem Vatandaşlarımızın işçi haklarını gözardı etmişler, hemde ülkemiz ekonomisinin düzelmesini bir çıkmaz yola sokmuşlardır.



Yanlış Özelleştirme Politikaları sonucunda, dün Tuzla Tersanelerinde çalışan işçilerimiz can güvenliği olmadan çalışarak hayatlarını kaybetmişler, bugün ise Tekel işçilerimiz mağdur duruma düşmüşlerdir.



Hükümet tarafından gerekli önlemlerin alınmadığı takdirde bunun burada kalmayacağı, aynı mağduriyeti yarınlarda Demir Çelik, Demir Yolları ve Kömür Işletmeleri gibi bir çok kurumlardaki işçilerimiz de yaşayacaklardır.



Biz Genç Türkler, birer Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak Hükümet yetkililerimizi, sadece Tekel işçilerimize yönelik değil, bütün işçi haklarını kapsayan ve onları günümüz standartlarında  geçinebilmelerini saglayabilecekleri gerekli tedbirlerin alınması için



Uyarıyoruz!!...



Ülkemiz refahı ve geleceği için bütün işçilerimizin sosyal ve güvenlik haklarını alabilmelerini yürekten istiyoruz. Bu uğurda onuruyla direnen Tekel işçilerimizin demokratik mücadelesini destekliyor ve ülkesinden uzak gurbette yaşayan Gençler olarak bütün Dünya kamuoyunda bu mücadelenin sesi olmayı bir borç ve görev kabul ediyoruz…



Sevgi ve Saygılarımızla,                                                                                                            Genç Türkler



Bu imza kampanyası Genç Türkler tarafından yürütülmektedir.

www.youngturks.eu
....


AP’NİN KIBRIS KARARI
AP’NİN KIBRIS KARARI

Avrupa Parlamentosu’nun son yayınladığı rapor içindeki Kıbrıs bölümü tam bir yüz karası.
Belli ki Avrupa parlamentosu Rum ve Yunan Propagandası altında kalmış ve bizim tarafı dinlemeden tek yanlı bir yargıya vararak bu kararı almış.
Açıkçası “Yargısız İnfaz” olmuş bu karar.
İlk taslak yayınlandıktan sonra Türkiye Devleti AP temsilcileri, AB Büyükelçisi ve gözlemci statüsündeki KKTC milletvekilleri tarafından dile getirilen itirazlar ve talep edilen bazı değişiklik önerileri hiç dikkate alınmamış.
Bulgaristan milletvekili Metin Kazak’ın sunduğu Kuzey Kıbrıs’a, AB’nin 2004’te yaptığı “izolasyonların kaldırılması” taahhüdünün hatırlatıldığı değişiklik önergesini bile reddetmiş bu AP milletvekilleri.
Bu yılki rapor çok yanlı ve artık tarafsızlığını yitirmiş durumda.
Tek taraflı ve Kıbrıs’ın gerçeklerleri ile de hiç bağdaşmıyor.

Yaptıkları Rum istekleri doğrultusunda körü körüne yürümek ve verdikleri sözleri tutmamak, Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi kıyasıya eleştirmek, olmayacak ve yerine getirilemeyecek isteklerde bulunmak.
Konu Türkler olunca bazen kendilerini Ortaçağda zannedip titriyorlar, bazen de yirmici yüzyılın başında zannedip, karşılarında bir zamanların “Hasta Adam”ı diye tanımladıkları Osmanlı devleti olduğunu sanıyorlar ve saçmalıyorlar.
Hasta adam olan artık Türkler değil.
Kendi aralarında bulunan bazılarının hasta olduğundan pek bir haberleri yok anlaşılan.   
Gözlerini açabilseler hasta adamların kendi aralarında olduğunu net bir şekilde görebilecekler.
İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Almanya’nın sağlığı iyice bozuk. Avrupa para birimi olan Euro’nun ise geleceği biraz karanlık gözüküyor.

Avrupa Parlamentosu bu raporu ile açıkça Rum tarafının sözcüsü gibi davranıyor ve Kıbrıs müzakereleri sürecinde Türk tarafının ortaya koyduğu samimi çözüm çabalarını da hiçe sayıyor.
Belli ki Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasında sorumluluğu olanlarla ilgili gerçekleri söz konusu taraflı parlamentonun milletvekilleri ne araştırmışlar ne de dikkate almışlar.
Yayınlanan rapordan anlaşılan o ki Avrupa Parlamentosu, Rumların baskısı ve ayak oyunları ile Birleşmiş Milletlere rağmen Kıbrıs’ta süren müzakerelere hem “müdahil” olmaya çalışıyor hem de AB’nin içine çekmek gayretinde.
Maraş konusunda ahkam kesiyor ama bir dönem Maraş’ın Türk Vakıf malı olduğunu, tapu oyunları ve hile ile Rumların üzerine geçirildiğini bilmiyor veya bilmek bile istemiyor.

Aslında kabahatin büyüğü de bizde.
Kendimizi tanıtmak ve haklılığımızı beyinlere sokabilmek için programlı olarak bir ekip çalışması yapmamışız bu güne değin.
 
Başta raporu hazırlayan Hollandalı Hristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten olmak üzere tüm Avrupa Parlamentosu milletvekillerini kendi tezlerimiz ve haklılığımız ile ilgili mektup ve mesaj yağmuruna tutacak bir ekip kurmamışız bu güne kadar devletin içinde. 
Bence Dışişleri Bakanlığımız içinde bir ekip kurulmalı ve her gün tüm AP milletvekillerine, yöneticilerine ve BM yetkilileri ile önemli ülkelerin ileri gelen politikacılarına kendi görüş ve tezlerimizi içeren bilgilendirici mesajlar hazırlayıp gönderilmeli ve yoğun lobi faaliyetleri yapılmalı.


Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 
....


ERMENİ SORUNUN İKİ ÖNEMLİ YANI: HASTALIKLARDAN VE SAVAŞLARDAN ÖLENLER
ERMENİ SORUNUN İKİ ÖNEMLİ YANI:  HASTALIKLARDAN  VE  SAVAŞLARDAN  ÖLENLER
Bunca yıldır yazılanlara bakanlar Ermeni Sorunu’ nun bir hayli karışık olduğunu ileri sürebilirler. Bana kalırsa o kadar da karışık değil. Gereksiz yere karıştıranlar, sahte belge kullananlar, konuyu siyasileştirenler var, o kadar. Karmaşa büyük ölçüde bunlardan kaynaklanıyor. Hele öyle gerçekler var ki üstünde görüş birliği hemen sağlanmalı. Bunlardan biri 1915 yılı dolaylarında genel savaş koşullarına özgü hastalıklardan, özellikle bulaşıcı hastalıklardan ve ikincisi de birbirini izleyen savaş ve  silahlı çatışmalardan çok sayıda Türkün ve Ermeninin öldüğü gerçekleridir.
Tarih boyunca bütün savaşlarda aynı şey oldu. İlgili devletlerin çeşitli resmi kuruluşları savaş sırasında hastalıklardan ölenlere ilişkin olarak, özellikle 19. Yüzyıldan bu ayana kabarık rakamlar yayınlamaktan geri kalmadılar. Yüzyılın ilk Osmanlı Rus Savaşı’nda vebadan, Kırım Savaşı’nda kolera ve tifüsten, Fransa-Prusya Savaşı’nda çiçekten, cephede çarpışmaktan ötürü değil ama hastalıklardan sivil ve asker  çok kayıplar oldu. İkinci Türk-Rus Savaşı’nda, Fransızların Çin-Hindi Savaşları’nda, İngilizlerin Güney Afrika’da Boer Savaşı’nda, Amerikan İç  Savaşı’nda ve aynı yüzyılın ta sonunda İspanyol-Amerikan Savaşı’nda hastalıklardan cephedekilerden daha fazla insan yitirildi. Bütün bu gerçekleri ilgililerin devlet yayınlarından biliyoruz.
Birinci Dünya Savaşı yıllarına gelince durum genelde bir hayli değişti. Çeşitli aşılar bulunmuştu, bulaşıcı hastalıklara yakalanmış olanlar tecrit ediliyordu, tıp ilerlemiş, hastahane, klinik, doktor ve hemşire sayısı artmıştı, araç ve yol yönünden ulaşım kolaylaşmış ve bütün bunlardan dolayı korunanların ve iyileşenlerin oranı da yükselmişti. Ama savaş sırasında hastalıklar gene de korkulu rüyaydı.
Savaşan devletlerin resmi istatistikleri eskisine göre daha az, ama gene de yüksek hastalık  ve bundan ölüm  rakamları vermekte devam ediyordu. Örneğin Britanya istatiksikleri savaş sırasında hastalık ve kazalardan ölen askerlerinin sayısını toplam 120,000 olarak gösteriyor. Öteki Üçlü Antant devletlerinden Fransa’nın aynı nedenden kaybı 179.000, Amerika’nın 60.800, İtalya’nın 85.000, Romanya’nın 30.000, Yunanistan’ın 17.000, Sırbistan ve Karadağ’ın toplam 50.000 ve Çarlık Rusya’sının da 395.000.
Karşı ittifaktaki devletlerin durumu daha iyi değil. O zaman ki müttefikimiz Almanya’nın 1923’te yayınlanan resmi istatistiklere göre , silahlı kuvvetler içinde bile 188.000 kişi hastalık, kaza, intihar ve cinayetten can vermişti. Bunun içinde yalnız hastalıktan telef olanlar 166.000’i buluyordu. Alman belgeleri de öylesine ayrıntılıydı ki, zatürrienin 27.000, veremin 20.000, enflüenzanın 14.000 ve tifüsün 11.000 can aldığını biliyoruz. Gene müttefiklerimizden Avusturya-Macaristan’ın hastalık (ve yaralılardan) toplam kaybı 300.000 civarındaydı. Onlarda veremden 43.000, aşırı ateşten 24.000, koleradan 16.000 ve sıtmadan 3.000 asker yitirmişlerdi. Bulgar kara ordusunun hastalıklardan zayiatı 24.000’di.
Osmanlı devletinin kayıpları çok büyüktü. Savaş  beş cephede de çok ağır geçtiğinden elinde silah tutan kaç askeri  kaldığını sürekli olarak bilmek isteyen devlet durumu ayrıntılı olarak izliyordu. Arşivlerimizdeki belgeler hangi gün hangi hastalıktan kaç kişinin baş vurduğunu açıkça gösteriyor. Gene savaş  gailesinden ötürü, aynı duyarlılığı sivil halk için gösteremedi. Devlet rakamlarına göre, hastahanelere başvuranlar askerin yüzde 47’siydi. Osmanlı  ordusundaki  2.5 milyonun 1.175.000’i hastahanelerin kapılarını çalmıştı. Bunlar yalnız doktorlara ulaşabilenlerdi. Tıp merkezlerinin sayısı ve kalitesi düşüktü. Tüm sınırlar içinde 3.000 doktor vardı. Tarihin ilk hemşiresi  İngiliz Florence Nightingale 1854-56 Kırım Savaşı’nda İstanbul’da Üsküdar’da görev yapmıştı ama,  Osmanlı ordusunda  sözünü etmeye değer hemşire yoktu. Alman generali Liman von Sanders  Türkiye’de Beş Yıllık başlıklı anı kitabında  Osmanlı askerinin giyim-kuşamının, gıdasının ve silahının çok yetersiz olduğunu uzun uzun anlatır.
Bütün bu nedenlerden ötürü, özellikle bulaşıcı hastalıklar hem orduda hem de sivil kesimde çığ gibi büyüdü, yayıldı ve Türk ya da  Ermeni demeden çok can aldı. Ermenilerde, Türkler  ve öteki Müslüman yurttaşlar  gibi aynı savaş koşulları altında yaşıyorlardı. Bir hayli geniş tutulan askerlik çağı içindekilerin tümü cephedeydi. İşlenmeyi bekleyen toprak çocuk, kadın ve çok yaşlıların elinde kalmıştı. Tarım ürünü en alt düzeydeydi. Herkes için kıtlık ve açlık vardı. Gıdasızlık, hastalık ve mikrop, etnik ve din farklılığı demeden önüne geleni  götürüyordu. Bundan maalesef Ermeniler de paylarını aldılar. Ama en çok Türkler kırıldı. Ermenilere sözde soykırım yapmakla suçlanmak istenen Dahiliye Nazırı Talat Paşa Amerikan misyonerleri  ve çeşitli gruplar Ermenilere yiyecek, giyecek, para, başka her türlü yardım, hatta eğitim verme olanağını tanıdı. Oysa, cephede karşı karşıya savaşmamakla birlikte biz ve Amerika ayrı ve rakip kamplardaydık. Aynı yardım gruplarının Türklere bir yararı olmadı. Bu hoşgörülü Osmanlı tavrının tarihte belki başka bir örneği yoktur.

Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV

....


“Hanımefendi” Ve Emekçiler
“Hanımefendi” Ve Emekçiler
Her dönemin adamı (kadını?) olabilmek hiç de kolay değil! Hünerinin hakkını teslim etmek gerek! Darbeci ile darbeci, demokratla demokrat olmak; basında promosyon savaşları kızıştığında en üst perdeden ses çıkartmak! Yetinmeyip, bu yolda insanları kandırabilmek!
Tüm bu süreçlerin sonunda hiçbir şey olmamış gibi halkın huzurunda olmayı sürdürebilmek!
Herhalde “dünden bugüne tercüman” olmaktadır hep yaptığı gibi…
Tanrı eksikliğini göstermesin!
Her sözü, her saptaması başlı başına bir olay!
Yine, gündeme oturması gereken bir önemli bilgi paylaşmış geçen akşam özgürlüğümüzün simgesi saymamız gereken TV kanallarından birinde!
Oysa, bizler bu konuyu hiç mi hiç bilmemekteydik. Her ne kadar ÇYDD Başkanı Türkan Saylan’ın Başbakan’ın uçağını füze saldırısı ile düşürme girişimi içinde olduğunu duymuş olsak da bu kadarından haberdar değildik.
Meğer başka marifetleri de varmış Türkan Saylan’ın ve elbette ÇYDD’nin!
Bu ÇYDD yoksul kızlarımıza odaklanıp onları okutmak, topluma kazandırmak etkinliğinin ardında başka işler de yapmaktaymış!
Basınımızın bu seçkin hanımefendisinin verdiği bilgiye göre; “ÇYDD yoksul kızlarımızı okutup, topluma kazandırma kisvesi ardında bu kızları denizci subaylarımızla buluşturmaktaymış!”
Yukarıdaki satırlar bu seçkin hanımefendiden alıntı olmakla birlikte, o denli tiksindirici ve mide bulandırıcı ki; yazıyı okuyanları bilgilendirme adına aracılık etmek bile fazlasıyla rahatsız edici oldu benim için!
Yazılacak ve söyleneceklerin hızla tükendiği günümüzde bu iğrençliklerin sergilendiği ortamda bulunmak her geçen gün ağır gelir oldu bana! Bu iğrençliğin kaynağıyla aynı dili paylaşıyor olmak, aynı havayı soluyor, aynı sudan içiyor olmak bile rahatsızlık konusu değil midir aklı başındaki yurttaşlar için!
İster ayrımcılık, ister kin ve nefret isterseniz önü alınamayan öcalma duygularının öne çıkışı diyelim; bu ruh haline sahip insanlarla paylaştığımız bu yurtta birlik ve dirlik içinde yaşamak olanaklı olabilecek midir?
Kötümserlik ve karamsarlık katsayısının katlandığı bu süreçte yüzlerimizi güldürecek, içimize serin sular serpecek gelişmeler de yok değil!
Başkentin orta yerinde, kar, kış, soğuk demeksizin kimi zaman serin havuz sularına atılmak kimi zaman da biber gazıyla karşılaşmak pahasına direnen Tekel emekçileri iyimserliğimizin ve umudumuzun giderek güçlenen kaynakları olmayı sürdürüyorlar. İyi ki varlar!
Tiksindirici söylemlerin çekinilmeksizin yaygınlaştığı bu dönemde Tekel emekçisi ders vermeyi sürdürüyor. Ankara’nın orta yerindeki çadırları, ayrıştıran ve bölen Habur çadırlarının tersine birleştiriyor. Yanı başlarındaki esnafın direnişe yaklaşımı ve dayanışmacı tutumu eylemin güncel kazanımlarından yalnızca birisi!
Kafatasçılığın, hemşehriciliğin ve her türden ayrımcılığın hız kazandığı  günümüzde Batmanlı’sı, Samsunlu’su, İzmirli’si, Adıyamanlı’sı ile omuz omuza veren Tekel emekçisi bizleri ham hayaller uğruna vazgeçmeye hazır olduğumuz değerlerle yüzleştirerek de  önemli bir toplumsal  işlev üstlenmiş oluyor.
Plazaların birindeki TV kanalında tiksindiren tutumuyla tırnak içindeki “Hanımefendi”ye karşılık, Tekel emekçileri Ankara’nın orta yerinde hem Türkiye’ye hem de dünyaya insanlık ve yurtseverlik dersi vermeyi sürdürüyor.
Bu dersi iyi belleyelim!
Ceyhun BALCI




İngiltere Seçimleri
Aldığımız duyumlara göre Kuzey Londra’da Rum aday,  milletvekili olmak için adaylığını koymuş.  Türk kökenli Kıbrıslılar, Rum’a Milletvekili olmak için yardımcı oluyormuş! Vatanını seven bütün Kıbrıslı Tüklere sesleniyorum Lütfen  Rum Adaylara oyunuzu vermeyin!
Geçmişi hatırlayın ve şehit edilen masum insanların kanını yerde bırakmayın? Bizi iki sefer soykırıma uğrattılar! Biri Kurtuluş savaşında Ermenilerle bir olupİzmir’de camilere tıkıp yaktılar! Anadolu’da Sakarya’da Dumlupınar’da Rumlara şehitler verdik ve son olarak ta Kıbrıs’ta 74’te soykırıma uğradık. 
Bir de utanmadan şöyle diyorlar: “efendim biz yapmadık, Denktaş yapmış diyorlar! Son yine utanmadan diyorlar ki, güya Kıbrıs olayları 74’den sonra olmuş.”
Böyle kepazelik olur mu Allah Aşkına?
Bakın neler  duyuyorum: “İngiltere’de yaşayan, Rumlar Türk’leri seviyromuş ve onlara yardım yapıyormuş, tuzaklardan bir diğeride güya Milliyetçi Rumlar, Rum adayı,  sevmiyorlamış ve aleyhine propaganda yapıyorlarmış Türklerle dost olduğundan dolayı!”
Ne kadar saçmalık develer bile güler bu saçmalıklara! Kardeşim Rum, Rumdur!!..
Bizde Atalarımızdan kalma bir söz vardır: “Domuzdan post Düşmandan dost olmaz”
İyisimi Rum’a oy vereceğinize gidin Hemel Hamstead’te uğraşan, didinen, Kıbrıslı Türk milletvekili adayı Ayfer Orhan’a  oy veriniz.
‘O’ ‘Türktür’ soykırımı unutmaz  ve Vatanını satmaz?
Ben olsam o bölgede ailece oyumu ona veririm ondan daha iyi Türk yoksa!
Rumlar ne diyor:
En iyi Türk ölü Türk diyorlar!
Sonra bu Rum aday, Londra’da yayınlanan her hangi bir Türk Gazetesi’nde, Ambargo konusunda Kıbrıs Türk’üne uygulanan bu insanlık dışı Ambargo kalksın diye bir beyanatta bulundu mu? Biri bilen okuyan varsa çıksın ve söylesin? Belki de bu yazıyı okuyacak olan sayın Kıbrıslı tüek Belediye Meclis üyeleri  Rum adaya  diyebilir seçimlere kadar idare et diye! Çünkü Kaz gelecek yerden Tavuk esirgenmez.
Ben İngiltere’de yaşayan oy veren Kıbrıslı Türk olarak, Rum’ların Kıbrıslı Türklere yardım edeceğini sanmıyor ve onlara güvenmiyorum.
Sonra ne olacak. Rum vekiller,  çılgın Türkleri aldattım ve oylarını aldım diyecekler. İngiltere Parlamentosunda Milletvekiliyim, ve Türk Askerinin Ada’dan çıksın diyecek ve böyle bir öneri verecek oh ne güzel!
Deve hendeği atladı kardeşim. Bakıyorum şimdi bazı Türk gençlerimizi şimdiden araklamış! Gençlerimiz burada olduklarından dolayı olaylardan ya hebeleri yok veyahudda kasten  yapıyorlar? Çünkü kendilerini bolluk, rahatlık, özgür, ve güven içinde hissediyorlar!  Yani ekmek elden su gölden misali. Ama sormadan da edemiyorum? Niye Rum tarafında devamlı veya oraya yerleşmiyor  ve Türk Ordusunu arkalarına alıp horoz gibi ötüyorlar? Ordu Allah korusun adadan çıksın bakalım ne olacaklar!   
Unutulmasın ki,  İnsanın Vatanı karnının doyurduğu yer değildir? Bayrağının dalgalandığı yerdir? Rumlar hep böyle düşündüğü içindir ki Kıbrıs için uğraş veriyorlar? Biz ne yapıyoruz. Sıfır sıfır elde hiç, aksine temelimize kezzap suyu döküyoruz!
İşte biz Kıbrıslı türkler olarak onun bunun Mandası altında yaşamaya göz yuman bir Millettik  biz! Avrupa bizi istemiyor diye şikayet ediyoruz! Avrupa niye istesin bizim gibileri? İngiltere Parlamentosundan bir zat şöyle diyor bana:
‘Kuzey Afrika Ülkelerinden her hangi birinin Birleşik Avrupa’ya girmesi sizden daha fazla şanslıdır diyor’. Ne kadar acı değil mi? Aynen tekrarlıyorum.
Eey Gençler, aldanıp ta İngiltere seçimlerinde Rum’a oy vermeyin, aksi halde bir çok masum insanın kanı yine akıtılacek. Sayın  Kıbrıslı Türk siyasetçilere sesleniyoruz Rum’un peşini bırakın. Türk aday çıkarın, Türkleri milletvekili yapın.
Hulusi Yürüten
Soutwark Kıbrıs Türk Derneği





Moon niye geldi

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un dün adaya gelişi tam da Türkçemizdeki “Bayram değil, seyran değil eniştem beni niye öptü” deyimine çok benziyor.
Eğer Cumhurbaşkanı Talat bizlere doğruları aktarıyorsa ve gelişmeler Rum Basınında yazıldığı gibi değilse, son 42 yıldır süren Kıbrıs görüşmelerinde de elle tutulur bir ilerleme yok.
Görüşmeyi sürdüren liderlerin üzerinde tartışmasız ve soru işaretsiz mutabakata vardıkları bir anlaşma da yok.
Bırakın bütünlüklü bir anlaşmayı, parçalı bir mutabakat bile yok.
Bu durumda geriye, BM Genel Sekreteri Moon’un adayı ziyaret etmesinin gerekçesinin “Cumhurbaşkanı Talat’a destek vermek ve müzakerelere devam etmesini garanti altına almak” olduğu kalıyor.
Ocak ayı ortalarında “Dönüşümlü Başkanlık”, Başkan ve Başkan yardımcısının seçilmesinde uygulanacak “Çapraz Oylama”, Kıbrıslı Türk ve Rum başkanın görev yapacağı “Yılların Sayısı” ve toplumların Bakanlar Kuruluna ve Federal kurumsal organlara katılımlarına ilişkin “Oran” ile karar alınması yönteminde Başkan ve Başkan Yardımcısının “Veto” haklarıyla ilgili yürütme yetkileri konularında uzlaşma olduğu Rum Basınında yer almıştı.
Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri gene Rum Basınında yer alan haberlerde belirtildiği gibi Cumhurbaşkanı Talat gerek FIR hattı (Flight Information Region – Uçuş Bilgilendirme Bölgesi), gerek Kıbrıs Türk Devleti’nin iç sularının denetimini ve gerekse de Kıbrıs Türk Devleti’nin Dış İlişkiler yetkilerini Federal Devlete bırakmış ise, büyük bir olasılıkla Genel Sekreter Ban Ki Moon bu gün yapacağı ortak açıklamada, bu konuları “Uzlaşma” ve “Büyük Başarı” vurgulaması ile adadaki iki halka ve dünyaya duyuracak.
Açıklamasında büyük bir olasılıkla müzakerelerin çok yapıcı gittiği, Güç ve Yönetim konusundaki pürüzlerin aşıldığı, İki liderin çok iyi anlaştığı ve bu nedenle de Barış’a büyük katkı koydukları, Kıbrıs sorununun geçmişte olmadığı kadar çözüme yaklaştığından bahsedecek.
Rum ve Avrupa basını da, “Ban’ın ziyareti Türk tarafında yumuşama yarattı ve çıkmaza doğru ilerlemekte olan Barış Müzakereleri yapıcı bir yola girdi” mealinde başlıklar veya tanımlamalar ile okuyucularına duyuracak. 
Ban Ki Moon’un “Hakem olmayacak, Kısıtlayıcı Takvimler istenmeyecek, BM görüşmelere müdahale etmeyecek ve masaya da bir Plan koymayacak” tanımlamaları ile “Hristofyas, Talat ile çok iyi anlaşıyor, birlikte barış sürecine büyük katkılar koyuyorlar” sözleri de, daha başından beri adaya gelişine karşı çıkmış olan Hristofyas’ı çok memnun edecek ve büyük keyifle kendisini yarın Larnaka’dan yolcu edecek.
Moon bu ziyareti ile hem Talat’a destek vermiş olacak, hem müzakerelerin devamını garanti atına alacak, hem de yerel kamu oyunda yapılan tüm anketlerin gösterdiği gibi Eroğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda da müzakerelerin bırakıldığı yerden devamını teminat altına almış olacak.
Ban Ki Moon’un kendisine yürekten verdiği bu destek ile Cumhurbaşkanı Talat da büyük bir olasılıkla bu hafta içinde adaylığını büyük bir zafer edasıyla ve görkemli bir şölen ile ilan edecek. 
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale daha adaylar bile kesinleşmeden en üst düzeyden başladı. Sıra Avrupa Birliğinde ve ABD’de.
Hayırlısı!

Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 




CIA'nın, orduyu bölmeye dayanan iç savaş stratejisi
Henry Barkey ve Graham Fuller’in “ordu içinde bölünmeler” umuduna dayanan iç savaş stratejisine karşı Türkiye’nin çözümü, Atatürk’ün İstiklal Savaşı’na hazırlanırken, Alevisini Sünnisini ve etnik köken ayırt etmeden bütün milleti, ortak bir hedefte nasıl buluşturduğunu inceleyerek, Atatürk’ün milletin kendine güvenmesini sağlamakta kullandığı yöntemleri uygulamaktır.
Türkiye’nin, Birinci Meclis ruhuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin yeniden “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” motivasyonuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin daha fazla sağduyuya ihtiyacı vardır. Bunu sağlayacak olan da medyanın ulusal niteliği zayıfladığı için Milli Güvenlik Kurulu’dur; dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türkiye, Türkiye’yi yönetenler tarafından resmen ve alenen satılıyor ve askerler dahil herkes bunu özelleştirme diye yutuyor.
Türkiye satıldıktan sonra, sağlanacak olan kimin güvenliği olacaktır? Amerikan ve İngiliz şirketlerinin güvenliği değil mi?
Türk Silahlı Kuvetleri, milli güvenliği tehdit eden bu gidişe MGK’da dur demelidir. Yoksa vebal altında kalırlar. Türkiye’ye yönelik iç savaş senaryolarının tartışıldığı bir ortamda, ülkenin bütün malvarlığının satılıyor olması asıl tehdit değil midir?
Tehdit değerlendirmesi, bunun için yeniden gözden geçirilmelidir. İşte o zaman, bütün çatlak sesler susar ve Türk Milleti yeniden tek vücut olur. Bunlar yapılmasa da, Türk Milleti kendi kaderine sahip çıkacaktır ama, kargaşa yaşamaya lüzum var mı?

* * *

Yukarıdaki satırları 1998 yılında, bugün  “Fatih Camisi’ni bombalayacaklardı” diye ortaya atılan CIA projesinin orijinali ABD’de tartışıldığı zaman Sağduyu gazetesinde yazdım.. O tarihten bugüne, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye’nin malvarlığı tamamen yabancılara satıldı. Sıra orduyu bölmeye geldi.
17 Ağustos 2005’te “İrtica diye gürleyenler vatan satılırken niçin sessiz?” başlıklı yazımda da benzer uyarıları yapmıştım. Fakat aldığım karşılık, “Devletin askeri kuvvetlerini aşağılamak” suçundan hakkımda dava açılması oldu. TCK 301/2’den yargılandım. Neyse ki bir yıl sonra beraat ettim.

* * *

The Times gazetesi, “İktidar mücadelesi, silahlı kuvvetleri, yüksek profili olan komplocular ile hassas belgeleri sızdıran ve siyasetten uzak bir orduyu isteyen isimsiz askerler olmak üzere ikiye böldü. Bir araştırma şirketi, orduya olan güveninin yüzde 60’lık tarihi bir düşük düzeyde bulunduğunu açıkladı” diye yazıyor.
Türkcelil.com’da çıkan bir yazıda, İranlı Mohsen Yazd, “İran’da da önce halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla mollaların safına çekildi. Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı. Humeyni, devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde birçok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu.
İran devriminde kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazlar, ellerinde Kur’an ile erleri geçerek, direnen subay ve komutanları katlettiler” uyarısında bulunuyor! 
Mohsan Yazd, “Yüreğim kan ağlayarak İran’da ’O gün’ gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye’de görüyorum” diyor ve Türkiye’de kışlaları basacak olanların da emir komuta zinciri içinde hazır bekletildiğini belirtiyor.

Arslan BULUT





Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na
Aşağıdaki sorularımın, Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yazılı olarak yanıtlanması isteğimi bilgilerinize sunarım.
Saygılarımla.                                                           
Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek, 14 Aralık 2009 günü TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı 2010 Yılı Bütçesi ile ilgili sunuş konuşmasında, “Hükümetimiz küresel krizi iyi yönetmiştir. Her şeyden önce bu krizi biz yönettik. Bizden önceki dönemlerde olduğu gibi, IMF gibi uluslararası kuruluşlara el açmadık” dedi.
Ama bu konuşmanın üzerinden daha bir ay bile geçmeden, 11 Ocak 2010 günü yaptığınız açıklamada, "IMF ile olan görüşmeler büyük ölçüde, şu anda aşılmış noktada. Bu konuyla ilgili olarak, artık ‘Herhalde gün, hafta... Bu iş burada çözülecektir’ diye düşünüyorum ve arkadaşlardan da haberleri bekliyorum" ifadesini kullandınız.
Bu bağlamda sorma gereksinmesini duydum:
1- Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 2010 Yılı Bütçesi sunuş konuşmasında, “IMF’ye el açmadık” demesine karşın IMF ile görüşmelerin başlatılması hangi ihtiyaçtan doğmuştur?
2- IMF, anlaşma karşılığında Türkiye’ye ne tür programlar empoze etmek istemiştir?
3- IMF’den gelecek kaynak nerelerde kullanılacaktır?
4- Peş peşe gelen son zamlardan sonra iyice bunalan halkımızın geçim derdinin çözümüne de IMF kaynaklarından katkı verilmesi söz konusu olabilecek midir?
5- IMF ile anlaşmanın “gün, hafta” meselesi olduğunu söylemenize karşın bu sorular yöneltilinceye kadar bir sonuç alınamamıştır. Bu gecikmenin sebepleri nelerdir?
6- Ülkemizin, IMF ile anlaşma yapmadan da yoluna devam edebileceği, hatta bunun daha doğru bir seçenek olarak görülebileceği yönündeki görüşleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Süleyman Yağız
DSP İstanbul Milletvekili 

....


Zevklerin ve renklerin ha bire değiştiği günlerdeyim.en
Zevklerin ve renklerin ha bire değiştiği günlerdeyim. Chet BEKER emmimden "you make me feel so young" “Sen beni genç hissettiriyorsun”u dinleyip jazz eserin ritminde sallanırken, birden kendimi musiki cemiyetinde "arım balim petegim" söylerken buluyorum. HOP HOP HOP DEGİS TON TON DEMEDEN, Bir dağın eteğinde, dere kenarında arabesk müziğin hitlerinden olan; ‘dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın abicim neden perdeyi kapatmışsın’ diye bangır bangır Pavorotti’nin Türkiye temsilcisiymişçesine bağırıyorum. Uzaklardan bir araçtan Nilüferin sesini duyuyorum: "O da özlüyormuş, benim bir tanem Çok üşüyormuş, ben olmayınca Öyle yazıyor, son mektubunda Özlediğim şimdi çok uzaklarda..." Derken bir damla davetsiz misafir geziniyor yanaklarımda. Aklımda Air France. Ne alaka?

Gitmesi gerektiği yere bir türlü intikal edemeyen, vatandaşın araca intikali ile "Bülent Sertaş’tan Duran Abey türküsünde bir sağ omuz, bir sol hafif göbekte yaya lanması ile dans ediyorum.

Eyüp bey sık sık soruyor: “Duru ne o niye yazmıyorsun ...”

Kendisi biliyor benim gaz ile çalıştığımı ama bu sefer gazda işe yaramaz olmuş. Aralık ayında kendimi nadasa bıraktım. TV de nadasta misafirim gelmedikçe açılmıyor. Yüreğimi, beynimi, tenimi, fikrimi her şeyi dondurdum. Havalar garip olunca ben de bir garip oluyorum.

Yaz bu sene yüzsüzleşmiş tıpkı ben gibi. Kalkıp ta gitmeye üşenir. Oysa sonbaharın dökülen yaprakları ile onca hüzün yaşamıştık giden yazın ardından. Meğer gitmemiş saklanmış.

Derken bir sureti beliriyor mutfak kapısının pervazına dayanmış. Pişirdiğim yemeğin kokusundan mıdır nedir ışıl ışıl parlıyor yeşil üzüm danesi gözleri. Sonra bir cümle: "Hayat çok zor !


Sanki daha önce söylediklerini hiç duymamışım takılıyorum bu cümleye;

Hayat zor mu?
Nasıl zor?
Hayat hiç olmadığı kadar kolay...
Hayat kolaylaştıkça zaman nereye gittiğini söylemeden hızla kayboluyor, geçmiş oluyor. Hayat o kadar kolay ki alternatif çokluğundan değerler yitiriliyor.
Çaba yok, amaç yok, heyecan yok, aşk yok, sevgi sevgililer...
Hayat o kadar kolay ve basit ki artık düşünemez olmuşuz.


Bayramlarda seyranlarda kırtasiye kırtasiye gezip simli kart bulmanız gerekmiyor. Zarfların üzerine tek tek isim adres de yazmanıza da gerek yok. Kartları özenle yazıp postanede sıra beklemenize de...

Bir sevdiğinizi ararken tek tek 7 haneli tuşları çevirmenize gerek yok. Tuşlu telefonun çıkışından sonra çevir sesinin kalması sevindirici, çevrilen telefonlar tarih olsa da. Arayacağın kişinin adını hatırlıyorsan listeden seçmek tuşa basmak yeterli.

Araba kullanırken hangi yoldan gitmeli diye düşünme zahmetine bile gerek yok artık. Yıllar önceki uzaylı filmlerinde olduğu gibi robotlar insanlık âlemini ele geçirdi. Avuç içi kadar bir kutudan bir ses: “100 m sonra sola dön. rampayı çık. hız sınırını aştın hşşşşşt alooo sana diyorum”

Giden yârin ardından ağıtlar yakmaya da gerek yok o kadar çok alternatif var ki.

Hayat o kadar kolay ki artık düşünmene bile gerek yok. Birileri senin için düşünüyor zaten.

Lambur Lumbur ifadesini kadim dostumdan duydum ilk defa yeni yılın ilk dakikalarında. Dolunay tepemizden dalgalar ile filört ederken, O gün ilan ettim yeni yazımın başlğında bu iki kelimeyi mutlaka kullanacağımı. Teşekkürler Kontes yeni kelimelerin ile zenginleştir beni. Aynı gece 31 aralık gecesinde tanıdım 80 İhtilali sonrasında dünyaya gelen yerinde duramayan iri gözlü, pırıl pırıl genç kardeşimi. Kendisini  nedenle yeni yıl hediyesi olarak aldım koydum yüreğime.  Beyni ağzında tartmadan konuşan maskesiz dürüst biri…

‘Bowling oynayalım’ diyor Birden Bowlinge ışınlanıyoruz. Oyunun sonunda o bir daha bir daha… Oynayalım derken diğerleri esneyerek ‘geç oldu’ diyor. Sonra On beş gün önce varlıklarından bir haber olduğum bu kişiler ile bir uçurumdan dalgaların sesini di nler buluyorum kendimi.

-Hey bakın diyorum kedi köpek ile nasıl iyi anlaşıyor. Ağa edasındaki genç dostum onlar kıyamet alametleri diyor.
Hadisler var düşmanlar dost olacak vs.. Evdeyim. Facebook hesabımı incelerken, bir okuyanım daha önce gönderdiği şiire verdiğim cevaptan dolayı mutluluğunu dile getiriyor. ‘Ne habersin Duru’ derken ‘Google amcaya kıyamet alametlerini soruyorum’ diyorum. Ben de çok kitap var bu konuda dediğinde dikkat kesiliyorum. Bir şiir yaz diyorum şair kardeşim şu kıyameti anlatan. Adının yayınlanmasını istemiyor şiirine yazımda yer vereceğimi öğrenince. Malesef Muhabirturk ekibide isimsiz yayının ilkelerine aykırı olduğunu söyleyince, canım şiir bana kalıyor. Atıyorum arşivime.

İnsanı insan yapan duygular, değerler olmadıkça kıyamet kopmuş kimin umurunda?

Yarın için endişe duyanlara bakıyorum. Dertleri kariyer, para, mal, mülk… Gözlemliyorum soruyorum kimse ne amaçla dünyada olduğunu bilmiyor.

Her şeyin tem elinde yatan sevgi…
Her şey gücünü sevgiden alır. İlgi, alaka, güven, tutku, değer vb... hepsini doğuran sevgidir. Aşkın da temelinde sevgi vardır. Birileri sevmeyi sevilmeyi unutturuyor farkında mısınız? Sevmeye gerek yok, saçma bişe artık sevmeyeceğim naralarını sizlerde duyuyor musunuz ?


Bir sonraki yazım "Çakma sarışınlığın dayanılmaz hafifliğinde görüşmek umudu ile"...
....


Türklere Saldırmayacaklar(Dı)
Türklere Saldırmayacaklar(Dı)

Orams davasında, mal sahibi olduğunu iddia eden Kıbrıslı Rum Meletis Apostolidis ile avukatı Konstantin Kandunas, dava ile ilgili karar açıklandıktan sonra Güney Lefkoşa’daki AG Leventis Foundation adlı vakıfa ait binada bir basın toplantısı düzenledi.
Bu toplantıda benim en çok ilgilimi çeken de gerek Apostolidis’in gerekse de  Kandunas’ın, Rumlara ait gayrı menkulleri kullanan veya bu evlerde kalan Kıbrıslı Türklere karşı dava açılmasının söz konusu olmadığını söylemeleri oldu.
Bir avukatla sıradan bir Rum’un söylediği bu sözlerin ne kadar geçerli olduğu tartışma kaldırır. Bence bu sözlerinin hiçbir geçerliliği ve garantisi yok.
Zaten bu sözleri Hristofyas bile söylemiş olsaydı gene de hiçbir geçerliliği olmayacaktı.
Hristofyas bir taraftan müzakereler devam ederken ve tartışılan önemli başlıklar arasında “Mülkiyet” de varken, pişkin pişkin bireylerin açtıkları davalara karışamam diyerek sorumluluktan kaçması bu düşüncemin en güzel ispatı ve örneği.
 
15 Temmuz 1974’de EOKA’cıların Makarios’a karşı yaptıkları darbeyi yaşayanlar bilir.
Katil EOKA’cı Nikos Samson darbenin ertesinde televizyona çıkıp “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni ilan ettikten sonra “Bu çatışmalar kendi aramızdadır, Kıbrıslı Türkler merak etmesin onlara saldırmak gibi bir niyetimiz” yok demişti. 
Çokta iyi niyetli ve inandırıcı olmaya çalışıyordu ama söylediklerinin tümünün de yalan olduğu daha 2.ci Harekat bitmeden Baf, Taşkent, Muratağa, Atlılar , Sandallar ve diğer yerleşim yerlerinde gerçekleştirdikleri katliamlardan belli olmuştu.
Arkasından da ele geçirilen Rum Mili Muhafız Ordusuna ait kamplarda bulunan belgeler arasında çıkan “Iphestos Planı” ise Türklere karşı organize bir katliam girişiminde bulunacaklarını ortaya koydu.

Bu nedenle de Türklerin ezeli ve ebedi düşmanları oldukları kafalarına hem okullarda hem de kiliselerde kazınan Rumların, Türklere ellerine geçirdikleri her fırsatta kötülük yapmak isteyecekleri tarihi bir gerçektir.
Orams davası gibi, AB üyeliklerini kullanarak ABAD veya AİHM’de Türklere karşı kararlar almak ve KKTC toprakları üzerinde egemenlik kurabilmek için her yolu deneyeceklerdir.
Tabii ki Rumların bu ülkülerini durdurabilmenin “silahlı çatışmadan sınırları kapatmaya kadar” birçok yolu da vardır.
Ağustos 1974 tarihinde II.ci Cenevre Anlaşmasında mutabakata varılan nüfus değişimi antlaşmasını hiçe sayarak Rum mülkü kullanmak zorunda kalan Kıbrıslı Türklere karşı AİHM ve ABAD’da dava açan Titina  Louzidou (Girne’deki ev), Ksenti Arestis (Maraştaki dükkan),  Panos İoannidis (Hurma Davası), Meletis Apostolidis (Orams) ve benzeri Kıbrıslı Rumların mülklerine çok ağır emlak vergileri koymak ve ödenmediği takdirde de mülklerine mahkeme kararı ile el koyup satmak caydırıcı ve yasal bir önlem olabilir.
Söz konusu bu kişilerin de KKTC topraklarına giriş yaptıkları zaman borçlarından dolayı tutuklanacaklarını mahkeme kararı ile ilan etmek ise bu caydırıcılığı iyice pekiştirecektir.
Anlaşma olursa zaten yerel mahkemelerin kararları karşılıklı geçerli addedilecektir, olmazsa mahkeme kararları KKTC topraklarında ilelebet geçerli kalacaktır.
Prof. Dr. Ata ATUN
http://www.ataatun.com 
....


Abd’nin Yeni Dünya Düzeni Senaryosu!
Abd’nin Yeni Dünya Düzeni Senaryosu!

Nurullah AYDIN


Türkiye’de son dört yılda yaşanan olaylar aslında bir senaryonun uygulanmasından başka bir şey değildir. Yazan ABD, oynayan ne yazık ki Türkiye’deki bazı kişiler.



Nasıl mı; Önce ikinci dünya savaşı öncesi ile başlayan süreci, dünyada oynanan oyunları ve sonuçlarını görelim. Bunlar ışığında sizler de Türkiye’de oynanan oyunu yorumlayın.



Bakın; Nazi destekçisi Almanya’nın silah fabrikası Farben’di. Bu şirketin ortağı Amerikan Rockfeller’e ait Standart Oil Company’di! Her iki şirket de savaşın üzerinden zenginleşti.



Savaş ABD’ne milyarlarca dolara mal oldu. Bu para Dış İlişkiler Konseyi’nin denetimindeki Amerikan Merkez Bankası’ndan borç alınarak harcandı. Amerikan Merkez Bankası bir şirketti. En tepedekiler Dış İlişkiler Konseyi üyeleriydiler. Amerikan bankacılık sistemi tefecilik üzerine kuruluydu. Savaşlarda en çok onlar kazandı.



Preston  Bush’un bankası, savaştan en çok kârlı çıkan bankaydı. Oğlu ve torunu onun izinden gittiler. Tüm Bush sülalesi, CFR’nin (Dış İlişkiler Konseyi’nin), kafatası ve kemikler olarak bilinen gizli ırkçı örgütlerin üyesiydiler. Torun Bush, 2001’de ikiz kuleleri bahane ederek, Afganistan ve Irak’ı kana bulayacak, milyonlarca dolara el koyacaktı. Savaşlar çok kârlıydı! Bahaneler yaratılmalıydı.



Çünkü; Savaşlar için geniş kitleleri ikna edecek bahaneler lâzımdır.

II.Dünya Savaşı’da Pearl Harbour’a saldırı bahanesi, Vietnam’a gemilere saldırı bahanesi ileri sürüldü. Ama daha sonra bunlar yalanlandı. Ortadoğu ve Orta Asya’ya girmek için de bir bahane lâzımdı. 11 Eylül ve kimyasal silahlar. Bahanesi, medya çarkıyla halka sahneledi…



Terörle savaş lâfı tekrarlandı, durdu.. Bir şey çok tekrarlanırsa, herkes inanır.

11 Eylül şokundan sonra dünyanın her tarafında onlarca bilim adamı bu anlaşılmaz olayı anlatmaya çalıştı. Kimse anlayamadı. Medya, 11 Eylül’ü paketledi ve Amerikan halkına sattı.



Gerçek ve yalan birbirine karışmıştı, ikiz kulelerle ilgili tüm deliller karartılmıştı. Öyle ki, New York Belediye Başkanı Giuliani, deliller araştırılmadan, binalardan kalan her şeyi ortadan kaldırmıştı. Olay yerinde inceleme yapılmasına imkân tanımamıştı.



El Kaide ile Usame Bin Ladin, Rockfeller’in dediği gibi, hiç bulunamadı. Medya insanların beynine El  Kaide, Taliban, Terör, Savaş kelimelerini kazıdı.



Senaryoya göre, büyük kriz kapıdaydı. Kriz, küresel seçkinlere yeni fırsat kapıları açacaktı. Dünyada boyun eğmeyen uluslar vardı, kriz bu ulusları yola getirecekti…



Rockfeller’e göre, Yeni Dünya Düzeni topyekûn bir değişimle gelecek, küresel kriz bu değişimi tetikleyecekti! 1994’te şöyle diyordu: ‘Küresel bir değişimin eşiğindeyiz. Beklentimiz, tam zamanında gelecek bir bunalımdır. Uluslar Yeni Dünya Düzeni’ni o zaman mecburen kabul edeceklerdir!”



Rockfeller: “Dünyada bir devlet oluşturduğumuzda, modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve aydınları olan bir avuç seçkin’e geçecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur.”

           

Henry Kissinger: “Hangi yol seçilirse seçilsin, Birleşik Devletler’e ve Avrupa’ya dayanan çokuluslu şirketler, küreselleşmeyi yönlendiren lokomotifler olarak gözükmektedir. ABD’nin Avrupa’nın çokuluslu şirketleri, gelişmekte olan ülkelerin şirketlerini yutacaktır.”



George Kenan: “Dünya servetinin %50’sine, buna karşılık nüfusunun %6,3’üne sahibiz. Bu durumda kıskançlık ve kızgınlıklara hedef olmamız gayet normaldir. Önümüzdeki dönemde bu ayrıcalıklı konumun sürmesini sağlayacak bir ilişki ağı kurmalıyız. Korku salarak dünyayı sindirmeliyiz.!”



Rahmi Koç ne diyor: “Dünyada yeni bir global sistem oluşmuştur. Dünyanın en büyük 5 ekonomisi artık devletler değil, özel şirketlerdir.”



CIA ve  FBI eğitiminden geçenler Türkiye’ye döndüler.. Sonrası ise malum senaryoları yazdılar uygulamaya başladılar. İşittiklerimizin, okuduklarımızın bizim anladığımız anlama gelmediğini, şunu şunu demek istediğini, medya’da tekrarlıyorlar. Ya öyle mi, Acaba, Ya doğruysa sözünü her ortamda söyletinceye kadar.



Türkiye’de oynanan oyunu, aktörlerini, figüranlarını da siz düşünün olmaz mı?



Günün Sözü: 
En zor şey, göz önünde duranı görmek ve açıkça söyleneni işitip anlayabilmektir!
....


Uğur Mumcu
Uğur Mumcu
“Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleşmedikçe haksızlıkların adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.
- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.. felsefesi toplumun bütün bireylerini sarar ve bir çok insan:
- Adam sen de.. bencilliği ve bireyciliğiyle yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.
- Sen mi kurtaracaksın?.. gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşamın mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve birçok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.
- Beni düşünmüyorsan çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin gözdağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.
Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile söylememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur bu kişiliğini.
Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı.
Susmak.. susmak, hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak. Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.
Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda.
Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor. “
Uğur Mumcu’ya ait yukarıdaki satırlar. Ne kadar doğru söylemiş. Ve ömrü boyunca da bu doğrularından ödün vermemiş. O’nun temsil ettiği bu değerler bugün çoktan unutmaya yüz tuttuğumuz ve artık uyuşmuş beyinlerimizle cılız bir şekilde zorlukla telaffuz ettiğimiz, bir o kadar da özlemle anımsadığımız değerlerimizdir. Dürüstlük, temiz toplum, yolsuzluklara karşı çıkma ve önleme, toplumsal adalet, cumhuriyet değerleri onun yaşamı boyunca uğruna savaşım verdiği değerlerdi. O değerlerin peşinde yaşamı boyu tutarlı bir şekilde mücadele ettiği için halkın sevgisini kazandı. Ancak ne yazık ki böylesi tutarlı aydınlarımız günümüzde ne yazık ki çok az. Yazılarını yazdığı Cumhuriyet gazetesinin tirajı belli iken cenazesinde milyonların akması başka türlü nasıl açıklanabilir ki? O aslında birçoğumuzun olmak istediğimiz ama olamadığımız kişiydi.



Her yıl olduğu gibi bu yıl da Uğur Mumcu’yu anacağız ve toplantılar düzenleyeceğiz. Ardından ise bize aşılanan – ve kolayca benimsediğimiz -değerler için çalışmaya devam edeceğiz. Başkalarına bakarak o değerleri yitirmemeye, çemberin dışına düşmemeye çalışacağız. O değerlerin özü “ ben “ kültürüne dayalı, dayanışmayı dışlayan, paylaşmaya kapalı, toplumun bireylerini para ile alt edilecek birer rakibe dönüştüren çıkmaz bir sokaktır ve sonu mutsuz, ruh sağlığı bozulmuş, körleşmiş ve sağırlaşmış bireylerin yaşadığı bir toplumdur. Bu yoz kültürün yerine insanı kutsayan yeni bir kültür yaratamadıkça Uğur Mumcu’ya lâyık olamayacağız.
Yaşadığımız düzen her açıdan insanı yalnızlaştıran, örgütsüz ve dayanışmasız kılan, kolu kanadı kırılmış ve kendi derdine mahkûm edilmiş bireyler üretiyor. Toplumsal normların ters yüz edildiği, erdemin ve insanlık değerlerinin unutulduğu ve vahşi bir çıkar güdüsünün kişiliğimizi esir aldığı bir kültür tüm albenisi ile bizi sarıp kuşatıyor. Uğur Mumcu’ya karşı suçluluk duygusu duymamak mümkün mü? Bugünkü Türkiye manzarası için ölmedi Uğur Mumcu. O bugünkü manzarayı görmeyelim diye uğraşırken öldü. O’nun bu uğraşlarını yarım bıraktırmak isteyenler tarafından öldürüldü. Yine O’nun bir yazısında dediği gibi “Unutmayalım ki  ‘cesur bir kez, korkak bin kez ölür.’ Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir ‘mezar taşı’ gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.”
O üzerine düşenleri fazlasıyla yaptı. Susmadı. Korkusuzca söyledi her şeyi. Her çirkinliğin üzerine korkusuzca gitti. Kendisi korkmadı ama üzerlerine gittikleri korktu ve tek çare olarak O’nu susturmayı seçtiler. Ama Uğur Mumcu fikirleriyle yaşayacak. O’nu susturmak canına kıymakla olmuyor. Türkiye aydınlarına ve demokrasi, cumhuriyet güçlerine daha çalışkan, daha cesur olmak düşüyor. Değerlerimizi yerli yerine koymak ve uzun soluklu bir mücadeleyi çocuklarımız ve geleceğin çağdaş, temiz Türkiye’si için vermeyi başarmak gerekiyor.

Arzu Kök

kok.arzu@gmail.com
....


Zevklerin ve renklerin ha bire değiştiği günlerdeyim.
Zevklerin ve renklerin ha bire değiştiği günlerdeyim. Chet BEKER emmimden "you make me feel so young" “Sen beni genç hissettiriyorsun”u dinleyip jazz eserin ritminde sallanırken, birden kendimi musiki cemiyetinde "arım balim petegim" söylerken buluyorum. HOP HOP HOP DEGİS TON TON DEMEDEN, Bir dağın eteğinde, dere kenarında arabesk müziğin hitlerinden olan; ‘dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın abicim neden perdeyi kapatmışsın’ diye bangır bangır Pavorotti’nin Türkiye temsilcisiymişçesine bağırıyorum. Uzaklardan bir araçtan Nilüferin sesini duyuyorum: "O da özlüyormuş, benim bir tanem Çok üşüyormuş, ben olmayınca Öyle yazıyor, son mektubunda Özlediğim şimdi çok uzaklarda..." Derken bir damla davetsiz misafir geziniyor yanaklarımda. Aklımda Air France. Ne alaka?

Gitmesi gerektiği yere bir türlü intikal edemeyen, vatandaşın araca intikali ile "Bülent Sertaş’tan Duran Abey türküsünde bir sağ omuz, bir sol hafif göbekte yaya lanması ile dans ediyorum.

Eyüp bey sık sık soruyor: “Duru ne o niye yazmıyorsun ...”

Kendisi biliyor benim gaz ile çalıştığımı ama bu sefer gazda işe yaramaz olmuş. Aralık ayında kendimi nadasa bıraktım. TV de nadasta misafirim gelmedikçe açılmıyor. Yüreğimi, beynimi, tenimi, fikrimi her şeyi dondurdum. Havalar garip olunca ben de bir garip oluyorum.

Yaz bu sene yüzsüzleşmiş tıpkı ben gibi. Kalkıp ta gitmeye üşenir. Oysa sonbaharın dökülen yaprakları ile onca hüzün yaşamıştık giden yazın ardından. Meğer gitmemiş saklanmış.

Derken bir sureti beliriyor mutfak kapısının pervazına dayanmış. Pişirdiğim yemeğin kokusundan mıdır nedir ışıl ışıl parlıyor yeşil üzüm danesi gözleri. Sonra bir cümle: "Hayat çok zor !


Sanki daha önce söylediklerini hiç duymamışım takılıyorum bu cümleye;

Hayat zor mu?
Nasıl zor?
Hayat hiç olmadığı kadar kolay...
Hayat kolaylaştıkça zaman nereye gittiğini söylemeden hızla kayboluyor, geçmiş oluyor. Hayat o kadar kolay ki alternatif çokluğundan değerler yitiriliyor.
Çaba yok, amaç yok, heyecan yok, aşk yok, sevgi sevgililer...
Hayat o kadar kolay ve basit ki artık düşünemez olmuşuz.


Bayramlarda seyranlarda kırtasiye kırtasiye gezip simli kart bulmanız gerekmiyor. Zarfların üzerine tek tek isim adres de yazmanıza da gerek yok. Kartları özenle yazıp postanede sıra beklemenize de...

Bir sevdiğinizi ararken tek tek 7 haneli tuşları çevirmenize gerek yok. Tuşlu telefonun çıkışından sonra çevir sesinin kalması sevindirici, çevrilen telefonlar tarih olsa da. Arayacağın kişinin adını hatırlıyorsan listeden seçmek tuşa basmak yeterli.

Araba kullanırken hangi yoldan gitmeli diye düşünme zahmetine bile gerek yok artık. Yıllar önceki uzaylı filmlerinde olduğu gibi robotlar insanlık âlemini ele geçirdi. Avuç içi kadar bir kutudan bir ses: “100 m sonra sola dön. rampayı çık. hız sınırını aştın hşşşşşt alooo sana diyorum”

Giden yârin ardından ağıtlar yakmaya da gerek yok o kadar çok alternatif var ki.

Hayat o kadar kolay ki artık düşünmene bile gerek yok. Birileri senin için düşünüyor zaten.

Lambur Lumbur ifadesini kadim dostumdan duydum ilk defa yeni yılın ilk dakikalarında. Dolunay tepemizden dalgalar ile filört ederken, O gün ilan ettim yeni yazımın başlğında bu iki kelimeyi mutlaka kullanacağımı. Teşekkürler Kontes yeni kelimelerin ile zenginleştir beni. Aynı gece 31 aralık gecesinde tanıdım 80 İhtilali sonrasında dünyaya gelen yerinde duramayan iri gözlü, pırıl pırıl genç kardeşimi. Kendisini  nedenle yeni yıl hediyesi olarak aldım koydum yüreğime.  Beyni ağzında tartmadan konuşan maskesiz dürüst biri…

‘Bowling oynayalım’ diyor Birden Bowlinge ışınlanıyoruz. Oyunun sonunda o bir daha bir daha… Oynayalım derken diğerleri esneyerek ‘geç oldu’ diyor. Sonra On beş gün önce varlıklarından bir haber olduğum bu kişiler ile bir uçurumdan dalgaların sesini di nler buluyorum kendimi.

-Hey bakın diyorum kedi köpek ile nasıl iyi anlaşıyor. Ağa edasındaki genç dostum onlar kıyamet alametleri diyor.
Hadisler var düşmanlar dost olacak vs.. Evdeyim. Facebook hesabımı incelerken, bir okuyanım daha önce gönderdiği şiire verdiğim cevaptan dolayı mutluluğunu dile getiriyor. ‘Ne habersin Duru’ derken ‘Google amcaya kıyamet alametlerini soruyorum’ diyorum. Ben de çok kitap var bu konuda dediğinde dikkat kesiliyorum. Bir şiir yaz diyorum şair kardeşim şu kıyameti anlatan. Adının yayınlanmasını istemiyor şiirine yazımda yer vereceğimi öğrenince. Malesef Muhabirturk ekibide isimsiz yayının ilkelerine aykırı olduğunu söyleyince, canım şiir bana kalıyor. Atıyorum arşivime.

İnsanı insan yapan duygular, değerler olmadıkça kıyamet kopmuş kimin umurunda?

Yarın için endişe duyanlara bakıyorum. Dertleri kariyer, para, mal, mülk… Gözlemliyorum soruyorum kimse ne amaçla dünyada olduğunu bilmiyor.

Her şeyin tem elinde yatan sevgi…
Her şey gücünü sevgiden alır. İlgi, alaka, güven, tutku, değer vb... hepsini doğuran sevgidir. Aşkın da temelinde sevgi vardır. Birileri sevmeyi sevilmeyi unutturuyor farkında mısınız? Sevmeye gerek yok, saçma bişe artık sevmeyeceğim naralarını sizlerde duyuyor musunuz ?


Bir sonraki yazım "Çakma sarışınlığın dayanılmaz hafifliğinde görüşmek umudu ile"...
....


Behlül İle Ferhunde
Behlül İle Ferhunde
Behlül ile Ferhunde iki ünlü roman kahramanı ve aynı zamanda da tv dizisi olarak çekilmiş olan bu romanların en firikik kahramanları. Behlül’ün sözlük anlamı : Çok gülen, gülücü. Hayır sahibi, çok iyi adam.  Bihter’in sözlük anlamı ise farsça dan : Üstünlük, en iyi ve üstün olmak. Ferhunde’nin sözlük anlamı da Farsçadan : Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu.
Gördüğünüz gibi bu kahramanların isimlerinin manaları ile dizideki kişiliklerin yansımaları hiç birbirini tutmamaktadır. Her ikiside Japonya’ya atılan iki atom bombasından daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Yani bir bakıma Amerikalıların atom silahlarıyla öğünmeleri çok yersizdir. Behlül ve Ferhunde binalara, şehirlere yıkım yapmadan, hayvan ve bitki katliamına uğratmadan sadece güdümlü füze misali hedef kitleyi mahvetme amaçlı kullanılabilir.
Alınan haberlere göre ABD li silah tüccarları bu ikili yüzünden silah satamaz hale düşmüşler ve Amerikan başkanından ricada bulunmuşlar. Derhal bu iki ayaklı nükleer silahları etkisiz hale getirelim diye. Başkan da bunları Ladin’e karşı kullanmak istediğini bildirmiş. Behlül ve Ferhunde’ye film teklifinde bulunmuşlar. Afganistan dağlarında geçiyormuş filmin konusu. ABD çaktırmadan film çeviriyoruz dalaveresiyle bu ikiliyi Ladin’in başına atacak ve oradan arkasına bakmadan kaçacakmış.
Fakat bizimkiler NE İŞİMİZ VAR DAĞ BAŞINDA İSTANBUL’UN KERİZİ BİTER Mİ diyerek teklifi reddetmişler. Bu arada Behlül’ün oynadığı dizi ekibinde kadın kalmadığından Rusya’dan nataşa takviyesi yapılacakmış. O yüzden Beşir Rusyalarda hastanelere düşürülmüş. Hastaneye giden Behlül ordaki güzel hemşirelerden diziye katar hesabı. Bakalım Ferhunde bu ataklar karşısında nasıl fes atlanacak ve kimleri kafesliyecek. Tabi Mitat Kara’nın elinden kurtulabilirse.
Bence Behlül ile Ferhunde’yi başgöz etmek en güzeli.Tabi Ferhunde’nin annesi Behlül den tırsmazsa. Behlül ile Ferhunde’nin İkisinden doğacak çocukların olabileceklerini Hayal bile edemiyorum. İstanbul’da herkes ellerini arkadan bağlayıpta gezerler sanırım. Resimlerini arabasına asanlar bile tıkalı trafikte hiç kalmazlar daha doğrusu ortalıkta araç maraç kalmayacağından trakik hiç tıkanmaz.
Aslında bu ikiliyi kopyalayıp ülkemizle uğraşan devlet, şirket, gizli örgüt vs gibi yerlere tuz eker gibi ekelemek lazım. Ekelendikleri yerleri çok tatlandıracaklarından eminim. Hatta gizliden gizliye bu kopyaları destekleyip o ülkelerde AİLEDEN SORUMLU DEVLET BAKANI olmalarını sağlayalım. On yıl sonra zaten ülkemizle uğraşamaz hale gelir o devlet. Ne dersiniz ?
UĞUR ÖZALTIN
....


"Şirket Evlilikleri / Şirket Satın Almaları"
"Şirket Evlilikleri / Şirket Satın Almaları"
Mehmet Soyer


“Şirketimin %100’ünü satmak istiyorum…”

“Şirketimin %100’ünü satmak istiyorum… “ diyorsanız… Bu isteğinize kimse bir şey diyemez.  Ama derim ki, bunu daha başta belirtmeseniz daha iyi olur.

Bir an için kabul edin ki bir şirket sahibi hisselerini satmak için size geldi. Size “Şirketimin %100’ünü satmak istiyorum… “ derse ne düşünürsünüz? Eğer gelen şirketin sahibi belli bir yaşın üzerindeyse ve arkasından gelen kimse yoksa bu istek size çok ters gelmeyebilir. Ama ya işinde aslanlar gibi çarpışan bir genç kadın veya erkek size bunu söylerse? Sizin cevabınızı bilmiyorum ama toplantılarda bu soruyu yönelttiğim iş sahiplerinin çoğu, söz konusu işe soru işaretleri ile bakacaklarını söylerler.  İşte bir terslik mi vardır ki iş sahibi pılıyı pırtıyı toparlayıp kaçmaktadır?

Böyle bir durumda ne yaparsınız? Şirketi almadan önce bir bakacaksanız 3 bakarsınız. Her türlü olasılığa karşı senaryolar geliştirip varsaydığınız sorunun nerede olduğunu bulmaya çalışırsınız. Veya başım ağrımasın diyerek konu ile ilgilenmezsiniz.

Bu nedenle (eğer hastalık vs gibi sorunlar kişiyi bu kararı vermeye zorlamadıysa) müşterilerimize alıcılara herhangi bir yüzde belirtmeden şirkette ortak olarak kalmak istediklerini söylemelerini tavsiye ederiz.  Bu istekle karşılaşan potansiyel alıcılarda ister istemez bir güven duygusu uyanır.  Eski patron kaçmamakta, işine güvenmektedir.

İşin enteresan tarafı,  olası alıcılarlarla yapılan müzakereler başladıktan hemen veya bir müddet sonra karşı taraftan “işinizin tamamını satmaz mısınız” sorusunun gelme olasılığı çok yüksektir. Siz ona güven verdikten sonra hisselerin tümü için talepte bulunmak bir risk taşımamaktadır. Bu durumda eliniz daha kuvvetleneceği gibi, elinden oyuncağı alınmak istenen çocuk misali, göreceli olarak şirketinizin değeri de yükselecektir.



www.mehmetsoyer.com
www.bcmsaka.com
....


YEDİ YIL
YEDİ YIL

Suay Karaman        Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

Başbakan, önüne geleni eleştiriyor, işine gelmeyene tepki gösteriyor. Kendi iktidarının yıllardır uyguladığı sivil darbeden söz edenleri otoriter yönetim özlemcisi olarak yorumluyor. Bugün tek parti diktatörlüğünü ve sivil faşizmi dile getirenleri, değişimden rahatsız olan ve demokrasiye tahammül edemeyen statükocular olarak nitelendirmektedir. Başbakan yedi yıl önce köşe yazarları ve aydınların bazı kavramları dile getiremediğini, bazı konuların ülkede tartışılamadığını savundu. Ülkeyi parçalamanın, bölmenin, TSK’yi tasfiye edelim söyleminin, her türlü hukuksuz uygulamaya destek vermenin ‘demokrasi’ olarak algılandığı nerede görülmüştür?

Başbakan, yedi yıl öncesine kadar iktidarı, siyasetçiyi ve bazı kurumları eleştirmenin hayal bile edilemediğini, halbuki bugün konuşulanlara, yazılanlara, tartışılanlara bakınca, demokrasinin ilerlediğini savunmaktadır. Kendisini ve iktidarını eleştirenler için, demokrasinin ters işlediğini göremeyenler, özellikle TSK’nin eleştirilmesinden sevinç duymaktadırlar.

Başbakan ülkemizin geldiği durumun ya farkında değil, ya da anlamamazlıktan geliyor. Ülke yangın yerine döndü, herkes hükümete karşı demokratik eylem hakkını kullanmak için sokaklara dökülüyor. Şehit ve gazi aileleri, avukatlar, eczacılar, sağlık çalışanları, itfaiye çalışanları, işçiler, öğrenciler, emekliler protesto eyleminde bulunuyorlar.

Son zamanlarda herkesin sokağa döküldüğünü gören başbakan; “Bu ülke, yedi yıl öncesine göre bugün daha demokratik bir yapıya sahiptir. Demokratik reformları kim yaptı?” diyerek, söylemlerindeki çelişkilere ve anlamsızlıklara vurgu yapmıştır.

Yedi yıl önce işbaşında bulunan hükümetler, halkın sosyal, siyasi ve hukuki haklarını ortadan kaldırmamışlardı. Bu yüzden insanların sokaklara dökülmesini gerektirecek bir olgu yoktu. Şimdi insanların sokaklara dökülmesini demokrasi olarak gören anlayış, aslında demokrasiyi ortadan kaldırmak için çabalamaktadır.

Başbakan, sağlık çalışanlarının iş durdurma eylemine de kızarak; “Bu olacak iş mi, ameliyat masasında insanlar, beyefendiler eylemini bitirsin gelsin de ameliyat olayım diye bekleyebilir mi? Nöbetçi bıraktık diyorlar, neyin nöbetçisini bıraktın, tababet yemininde böyle bir şey yok, böyle bir şey yapamazsın.” diye eleştirdi. Sağlık çalışanlarını, ettikleri yemine bağlı kalmaya çağırdı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 81. maddesinde TBMM üyelerinin, göreve başlarken edeceği yemin yazılıdır: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.”

Başkalarının ettikleri yemine bağlı kalmaları gerektiğini söyleyenler, acaba kendi namus ve şerefleri üzerine ettikleri yemin hakkında ne düşünüyorlar? Yoksa geçen bu yedi yıl içinde namus ve şeref kavramı değişime mi uğradı ya da geçen bu yedi yılda dokunulmazlık zırhının arkasına mı saklandı?

Ulus Gazetesi, 18 Ocak 2010.
....


Nesnel Gerçeklik Alanı ya da Türkiye’de Medya Krizi
Nesnel Gerçeklik Alanı ya da Türkiye’de Medya Krizi
Bülent ESİNOĞLU
Medyanın yaşadığı krizi anlamakta yararlar var.
Aslında medyanın yaşadığı kriz, sahte demokrasi krizidir.
Demokrasi üstü kapalı varsayımlar dünyasıdır. Demokrasi adına istediğin kadar yalan söyleyebilirsin. Şirket çıkarlarını korumak için sahte demokrasi söylemleri geliştirebirsin.
Medya sadece iktidar yanlısı olduğu için yalan söylemez. Ya da, haberleri karartmaz.
Elbette, medyanın menfaatleri ulusal pazarları satanlar ile bütünleşiktir.
Halkın çıkarları, hep işbirlikçi sermayenin çıkarları adına feda edilecekse, medya yalan haber üretmek ve gerçeklik alanını kapatmak zorundadır.
Küçük bir zümrenin menfaatlerini uzun bir süre korumak, devamlı yalan söylemeyi, ya da haberleri çarpıtmayı gerektirir.
Türkiye’deki medya krizi, uzun süre halka yalan söylemenin yarattığı sonuçtur. Medya nesnel gerçeklik alanını kaybetmiştir. Mevcut toplumsal siyasal örgütlenme çerçevesini olumlayan yani kendi ideolojisini pompalayan bir konumdadır.
Yayınlamazlar ya… Medya için bir güven anketi yapılsa, en güvenilmez kurum olarak medya ortaya çıkar.
Aydın Doğan’ın uzun yıllar medyanın büyük bir kısmına hâkim olmasına karşın, krizin içine düşmesi bundandır.
Gazete tirajlarının bir türlü artmaması, yalan ve ideoloji yüzündendir.
Sadece yalandan dersek bizde yanlış yapmış oluruz.
Medyanın tertipleştirilmiş olması, bırakınız halkın muhalefetini, liberal muhaliflerin bile haberlerinin verilmeyişi, tek yönde imal edilmiş kamuoyu tarafından görmezden gelinebiliyor.
Medyaya güvenin azalmasının bir diğer nedeni ise; kalitesidir.
Medya kaliteli gazeteciye göz göre göre yalan yazdıramaz. Ancak yazdığı yalanını karşılığında ücret alanlar medyanın hayatını devam ettirmeye çalışır. Medyanın kalitesiz gazeteciye ihtiyacı vardır.
Özetlersek, medyanın temel hammaddesi yalandır. Yalanı da kalitesiz insanlar üretebilir. Sonuç krizdir.
Tekellerin hâkim olduğu bir düzende, halkın televizyonu ya da medyası hiç olmamıştır. Var olanların da hep mali sorunları olacak, tanınmış sanatçı ve kişileri medyasına taşıyamayacaktır. Hulasa bu gün adına medya dediğimiz anlamda medyası olamayacaktır.
Peki halkın gerçekleri öğrenmesi için hiç mi çaresi yok?
Var elbet… Ama emek ister. Okuma ve araştırma ister. Halkın buna ne zamanı var, nede tertipleştirilmesinden ötürü niyeti var.
Aslında halkın medya yolu ile sindirilmiş olması da okuma ve izleme oranını aşağı çekmektedir. Yoksulluk, çaresizlik, umutsuzluk sadece medya bakımından değil, hayatın diğer dinamik alanlarından da çekilmeyi zorunlu kılıyor.
Yalanla beslenen, yalan üreten, ürettiği yalana kendisi de inanan bir zümre ortaya çıkıyor. Hani sanal toplum diyorlar ya, öyle bir şey.
Bu yalanlardan kurtulmamızın tek yolu, halkçılaşmadan geçiyor.
bulentesinoglu@gmail.com

....


İngiltere’de Yaşayan Kıbrıslı Türklere Müjde!....
İngiltere’de Yaşayan Kıbrıslı Türklere Müjde!....

Kıbrıslı Türkler diyasporasının başlattığı Seçme ve Seçilme kampanyasının ilk raundunu başardık. Yani burda bulunan temsilciliğimizden gelen habere göre: “Dışişleri Bakanlığı’nda ‘Dış Türkler‘ için bir masa kurulmuştur. Yani buna ( Dış Koordisanyon Müdürlüğü) deniyor. Fakat burda bulunan KKTC Temsilciliğiyle önce bir telefon görüşmesi yapılırsa o zaman daha iyi olur. Temsilciliğimiz bu konuda, Kıbrıs’a gitmezden  evvel gereken bilgiyi  verirler.

Biz bunu neden söylüyoruz:
Bir kaç arkadaşımız, derneğimize gelip ‘Evkaf’ hakkında geçen hafta Avrupa Gazetesi’nde yayımlanan yazımı okumuşlar ve bana dernekte soruyorlar:
KKTC’de Askerlik ve diğer konularda benden bilgi istediler!
Bende pek tabii Temsilcilikten gelen yazılı raporun bir süretini onlara verdim!.
Ne yazık ki KKTC’li Vatandaşların bu gibi haberlerden hala haberleri yok. Bu gösteriyor ki burda yaşayan Vatandaşlarımıza bu kadar sivil toplum örgütleri olduğu halde yeterince hizmet götürülmüyor!

Acaba Rumlarda da öylemi?
Merak ediyorum!
Ama zannettmiyorum onlar bizden çok daha ilerde olsa gerek.
Çünkü onlar bizim kadar  dağınık değiller! Biz birbirimize kazık atmak bir birimizi nazıl yiyeceğimizi hesaplarıyoruz. 
Şimdi burda ve diğer ülkelerde yaşayan Kıbrıslı vatandaşlarımız hiçbir endişeye kapılmadan lütfen KKTC Temsilciliklerine başvurup gereken bilgiyi alabilirler!  Böylelikle de orda çalışanlarla da tanışmış olurlursunuz ve memleketten gereken bilgileri ve haberlari de almış olursunuz.

Ben ne zaman temsilciliğe  gidersem kendimi vatanımdaymışım gibi hissederim! Sizinde öyle hissetmenizi ümit ederim, orası bizim evimiz gibi oraya yabancı olmamamız gerek. Kıbrıs konusunda en iyi bilgileri  ordan öğrenebiliriz.


Hulusi Yürüten
   
....


“Hristofyas Haddini Aşıyor”


Son zamanlarda Dikmen Köy Sırtlarındaki KKTC ve Dünya Türklerini Temsil Eden Bayraklar nedense Rum Lider Hristofyas’ın keyfini kaçırıyormuş. Hristofyas,  durmadan şikayet ediyor!.. Zaten bizimde istediğimiz O?  Sadece Hristofyas’ın değil ki bütün Türk Düşmanlarının keyfini kaçırmak! Sonra biz kendi Memleketimizde istediğimiz gibi hür yaşamak hakkımız değilmi ona ne? Sonra  Rum ve Hristiyan, Hristofyas’ın ırkı benim ırkıma soykırım uygularken hem de benim vatanımda hangi ülke Hristofyas’ın ırkına dur dedi? Aynı soykırım Bosna’da da oldu ve sonunda NATO müdahele etti, fakat aynı NATO 1960’dan 1974’e kadar Kıbrıs’daki Türk soykırımına  müdahale etme tenezüllünde bulundu mu? Üstüne üslük hala Türk Askeri adadan çıksın diyorlar! Ne kadar utanç ve ne kadar saygısızlık ve zalimlik! Alemden sadece Türk’ünmü değeri sıfır!!! Ama bu saygısızlar bizden asker istiyorlar kendi çıkarları için ve bizim Hükümetimiz de bunlara uyuyor ve evlatlamızın kanını bu saygısızlara satıyor! Benim oğlum olsa idi ve Türk ordusunda görev yapıyor ve bu saygısızların çıkarları için dış ülkelere kesinlikle çıkmasın derdim ve gidilseydi onun asker den firar etmesini talep ederdim.
Türk Ordusu Vatanı için kan döker emperyalist ülkeler için değil!!
Şu Hristofyas pallikarya’sının çapulculuğuna bakın? Kim şımartmış bu bunları ve benim bayrağıma hakaret etme cüretini nasıl gösteriyor? Tabii ki kendinden plaket alan insanlar ve Amerika ve Avrupa bir olmuş ve bize hakaret ediyor şu baldırı çıplak.  Şu silahsız insanlara ve kadınlara kurşun sıkan korkak palikarya! Ama karşılarında Mehmetçik’i görünce de fare deliğine kaçan korkak pallikarya!! Türk Ordusu’nun Ada’dan çıkmasını daima koşul olarak gören ve yine eskisi gibi Kıbrıs Türk’üne tekrar kan kusturmak isteyen korkak Pallikarya!! Mert iseniz Yunanistan’ıda al ve çık er meydanına? Öyle Bayrakları görüpte hırlama Ey korkak ? Bu kadar silah aldın ve yine nede korkuyorsun? Konuşma , rezil oluyorsun susmak senin için daha hayırlı olur ? Plaket verdiğin O insanlar dahi seni savunamaz ey pallikarya! Uğraşma bizimle yarın bugün Tayyip Erdoğan Hükümeti ve Talat Cumhurbaşkanı giderse ne yapacaksın. O Bayraklar benim ve Milletimin Şerefidir Ey Pallikarya? Aklını başına topla ey Pallikarya?

Southwark Kıbrıs Türk Derneği Başkanı
Hulusi Yürüten
....


ABD'de komünizm hayaletinin adı Obama
Amerika Birleşik Devletleri'nin Idaho eyaletindeki Cehennem Vadisi'nde bir tekne turuna katılmaya hazırlanıyordum.
Obama'nın sağlık reformu planlarını reddedenlerin gösterisi.
Bu turu düzenleyen otelin sahibi olan yaşlıca hanım, "Turun bazı riskleri de var. Siz Avrupalısınız. Herhalde pek iyi bir sağlık sigortanız yoktur. İsterseniz geçici bir de sağlık sigortası yapalım" deyince, kendimi tutamadım, hafif bir kahkaha attım.
"Hayır" dedim, "Sağlık sigortası Avrupa'da değil, burada, sizin ülkenizde ciddi bir sorun. Bizim sigortalarımız her masrafımızı karşılıyor."
Hayretle yüzüme baktı.
Sonra ağzından "Ama televizyonlar Avrupalıların ve Kanadalıların tedavi olmak için hep ABD'ye gelmeye çalıştığını söylüyor" sözleri döküldü.
Kısa sohbetim sırasında çok cana yakın bulduğum otel sahibesine, çok hastane görmüş biri olarak, menenjite yakalanınca kendi arzum dışında götürüldüğüm Washington'daki hastanenin, yaşadıklarımın en korkuncu olduğunu anlatmak ve durup dururken canını sıkmak istemedim.
Aslında yaşlı Amerikalı haklıydı.
Gerçekten de bu yılın yaz aylarında tüm ülkeyi duygusal kavgalara sürükleyen sağlık reformu tartışmasında Obama karşıtlarının en sık başvurduğu tez, onun "ABD'de de Avrupa'daki gibi bir sağlık sistemi yaratmaya çalıştığı"ydı.
Yalan da sayılmaz bu tez.
Ama en başta Fox televizyonunun genç program yapımcılarından Glenn Beck olmak üzere, muhafazakâr Amerikalılara göre, Avrupa'da sosyalizm vardı.
Onlar, yeniden ve bu kez ABD'de dolaşmaya başladığını düşündükleri komünizm hayaletinin adının Barack Obama olduğunu anlatıyor.
İlk yıl, ilk eleştiriler

2009 yılı, geçtiğimiz yıl başkan seçilen ve o gece seçmenlerine, önündeki yolun "uzun ve güçlüklerle dolu" olduğunu söyleyen Obama'nın ilk yılıydı.
Obama ile yardımcısı Joe Biden'ın arasının Afganistan yüzünden açıldığı söyleniyor.
Obama'nın yolu gerçekten de uzun ve güçlüklerle dolu anlaşılan.
En azından ülkenin muhafazakârlarının Obama'yı, büyük bir ustalıkla, seçimler öncesinde kazandığı üstün pozisyondan kısa sürede alaşağı etmeyi başardığını söylemek mümkün.
Sonuçta Kongre'den geçecek gibi görünse de, sağlık reformu tartışması bunda en önemli rolü oynadı.
Ama Afganistan konusu da öyle.
Bu konuda sadece muhafazakarlar değil, kendi partisi de Obama'ya göz açtırmadı.
Üstelik kimileri, yalnızca Amerikalı askerleri oradan çıkarabilmek için, belki de bugünkünden daha beter bir savaşa yol açabilecek öneriler ortaya sürdü.
Örneğin sonbahar aylarında Obama'nın yardımcısı Joe Biden'ın, askerleri Afganistan'dan çekerek, Pakistan'ın bombalanmasına ağırlık vermeyi ve bu şekilde Amerikan kayıplarını hemen hemen sıfıra düşürmeyi önerdiği duyuldu.
Obama'nın diğer dış politik girişimleri de ülkesinde çok sert eleştiriler aldı bütün yıl boyunca.
Birçok Amerikalı, Müslüman ülkelere yönelik, ülkesinin yaptığı hataları kabul ettiği konuşmayı olsun, Latin Amerika ülkelerine işbirliği önerdiği zirve toplantısı olsun, her şeyi, ülkelerinin dış dünya karşısında zayıf düşürülmesi şeklinde algılama eğiliminde.
Bu nedenle olsa gerek, bir sabah uyanır uyanmaz, Nobel Barış Ödülü'nü aldığını öğrendiğinde Obama'nın hayrete düşmesine hiç şaşırmadım.
Öyle ya, bu kadar eleştiri işitince, yaptıklarının iyi olduğunu düşünen herhangi birinin olabileceğine inanması herhalde çok zor olsa gerek...
İzlenecekler listesi
Dört yıl çalıştığım Washington'dan sonbahar aylarında döndüğüm Almanya'nın soğuk ve rutubetli kışının ortasında bütün bunları düşünürken, bu yıl hakkında aklımda kalan her şeyin ABD'yle ilgili olduğunu fark ediyor ve hayrete düşüyorum.
Obama Kuşağı adı verilen nesilden Tiger Woods'un özel hayatı herkesi şaşırttı.
Her ne kadar orada gördüğüm yaşam tarzı, düşünce ve sorun çözme biçimi bana yabancı idiyse de, bu yıl orada değişmeye başlayanların, Avrupa'da izlediğim tüm tartışmalardan daha heyecan verici olduğunu itiraf ediyorum.

"Neyse ki" diyorum kendime, "2010 yılında da Obama'nın macerasını izlemeye devam edebileceğim."
Hatta, dünyanın bir numaralı golfçüsü ve Obama kuşağı adı verilen, başarılı siyah Amerikalılardan biri olan, ama her önüne çıkan kadınla kendisini aldattığı gerekçesiyle eşinin kendisini hastanelik ettiği sözlenen Tiger Woods'u; ya da siyaseti bıraktığı halde, yazdığı kitapla sadece kitabı en çok satılan yazarlar listesinde değil, siyasetin de ortasında kalmaya devam eden Alaska'nın eski valisi Sarah Palin'i de izlemeye devam edeceğim.
Çünkü, ABD'den Avrupa'yı izlemek neredeyse olanaksız olsa bile, tersi çok kolay.

Cem Sey / BBC Türkçe

   
....