Ana Sayfa | GÜNDEMDEKİLER

HDP'ye 'müstehcen' sorular

hdp

HDP'nin, aralarında düşünsel bir ayrımın olmadığı ancak PKK ile iki ayrı örgüt oldukları yönündeki söylemlerine rağmen artık mızrak çuvala sığmıyor.

Metin Şenergüç Avrupa Gazetesi'ne özel yazdı.

 

7 Haziran seçimi sonrası silahlı şiddet eylemlerine tekrar başlamasıyla birlikte, özellikle Dağlıca'daki saldırıdan sonra PKK'ya yönelik eleştiriler, eylemlerinin TSK'nın operasyonlarına meşru bir zemin yarattığı, tek taraflı da olsa artık ateşkeş ilan etmesi gerektiği yönünde  giderek artıyor. Hatta geçmişte sadece TSK operasyonlarını kınayan ancak PKK terörünü haklı bulan, en azından onlara bir eleştiri getirmeyen kesimler bile artık rahatsızlığını açıkça dile getiriyor. Bu eleştirilerin ortak dayanağı ise, HDP'nin itibarsızlaştırılmasını isteyen AKP iktidarına PKK'nın eylemleriyle katkıda bulunması. Bu çizgide, HDP'nin PKK vesayetinden sıyrılması gerektiği konusunda bir konsensus oluştu. Ancak, tam bu noktada açıkça dile getirilmekten kaçınılan, adeta "müstehcen" kabul edilen bir soru var: HDP, PKK dan bağımsız, ona rağmen siyaset yapabilir mi; hatta bir parti olarak varlığını koruması mümkün mü? 

HDP'nin, aralarında düşünsel bir ayrımın olmadığı ancak PKK ile iki ayrı örgüt oldukları yönündeki söylemlerine rağmen artık mızrak çuvala sığmıyor. Bu bağlamda Selahattin Demirtaş'ın bir kaç gün önce PKK'ya yaptığı tek taraflı ateşkes çağrısı üzerine Kandil'den "çocuk azarlaması" tonunda gelen yanıt, bu soruya en azından şimdilik pratik bir nokta koydu. 

Şüphesiz yukarıdaki soruya günlük politika ve olaylar üzerinden yanıt vermek HDP ve PKK arasındaki spazmı tüm boyutlarıyla açıklığa kavuşturmayabilir. HDP nasıl bir parti, siyasi çizgisi nedir, nasıl bir toplumsal tabana dayanmaktadır, hangi koşullarda, neden-nasıl kurulmuştur vb. bir dizi temel soruyu da  önümüze koymamız gerekiyor. Şüphesiz bu, Kürt halkının -siyasi- tarihi, kültür ve sosyolojik yapısının irdelenmesini gerektiren ciddi bir çalışmanın ürünü olmalıdır. Ancak yine de HDP-PKK arasındaki ilişkinin sonuçları ve aciliyeti nedeniyle, son dönemde yaşanan deneyimler ışığında bazı pratik sonuçlara varmak mümkün. 

 

 

HDP'nin üzerinde yükseldiği toplumsal katman, ki bu neredeyse tamamen Kürt kimliği üzerine kurulmuş bir taban, onu PKK'ya bağlayan ana damar. Başka bir deyişle aynı kökten yaşam alıyor bu iki hareket. Bu damarın kesilmesi, ("artık Türkiye partisiyiz" iddiasıyla birlikte açıkça gündeme gelen) doğal olarak HDP'nin tabanıyla olan organik bağını da kesecektir. Başka bir deyişle, etnik kökenlerinden kopan HDP'nin yaşam bulması, aynı  yapısını koruması kolay değildir. Tam da bu nedenle HDP, hala politik bir partiden çok -partileşme aşamasında- bir 'özgürlük hareketi' görünümündedir. Politik taktikleri iki uçta görünen bu iki hareket/örgüt  arasındaki koordinasyonu şimdiye kadar İmralı'daki Öcalan sağlıyordu. Ancak Öcalan'ın AKP tarafından bir süredir devreden çıkarılması aradaki gerilimi daha net ortaya çıkardı. 

HDP ve PKK arasındaki ayrılık, fark, ilkinin yasal yollarla mecliste siyaset yapması, diğerinin ise, silahlı mücadele yürütmesi ötesinde gerçek bir anlam hiç bir zaman bulamadı. Evet ilk başlarda politik gelişmelere -daha doğrusu AKP'nin gündemine- uygun olarak taktiksel iki ayrı alanda mücadele ediliyor görüntüsü vardı. Masada sorun çıktığında, Kandil devreye giriyor, tehdit ediyordu. Masada bir konuda anlaşma sağlandığında Kandil başka tarafa bakıyordu. Ancak HDP'nin 'Türkiye partisi' olma kararıyla birlikte bu iki alanın aynı anda kullanılmasının imkansız olduğunu yaşam bize gösterdi. Mecliste seksen milletvekiliyle ciddi bir platform yaratan kürt siyasi hareketinin, diğer yandan biraz işler ters gittiğinde elini beline atması, parlamenter sistem içinde mücadeleyi seçtiğini ilan eden bir siyasi hareketin  doğasına aykırı olduğu ortaya çıktı. Türkiye de artık, temelden farklı bu iki 'savaşım' yönteminin KSH'ne bir kazanım getirmediği gibi, Türk halkıyla olan bağını da koparmaya başladığını hissetmeye başladı.

Türkiye partisi olmak her şeyden önce belli bir ideolojik temel üzerinde Türkiye'de yaşayan halklar, tüm vatandaşlar için bir siyasi vizyon gerektirir. İdeolojik söylem bütünlüğü ise, zaten daha baştan HDP'nin yasal çerçevede aldığı politik konuşlanmanın ana sorunlarından biriydi. Türkiye partisi olma kararı üzerine Demirtaş'ın, "artık ideolojik düşünmemiz gerekir" demesi, her şeyden önce, o ana kadar KSH'nin ideolojik karakterinin olmadığı itirafıydı. Yoksa, bugünkü Türkiye'nin bir gerçeği olmasına rağmen, eski AKP kurucularından, liberal sola, toprak ağalarından, uyuşturucu mafya babası ve dinci kesimlere kadar uzanan "renkli" kimliklileri bir partide milletvekili adayı yapmakla Türkiye partisi olunamayacağı açıktı.

 

 

HDP program ve seçim bildirgesinde yeralan 'demokratik özerklik' nosyonu, "biz bunu tüm Türkiye için öneriyoruz"  ibaresiyle sunulmuştu. Ama gerçekte Kürt halkı için düşünülmüş bir 'yerel yönetim'di. Bu öneriye karşı çıktığımdan değil (zaten bu öneriye kesin bir görüş bildirmek için seçim bildirgesinde demokratik özerkliğin nasıl olacağı konusunda ayrıntılı bir açıklama da yok) bu önerinin, sadece belli bir coğrafik alanda ve belli bir toplum katmanı için planlanan, böylesine devasa bir yeniden yapılanmayı programının merkezine alan bir partinin Türkiye partisi olma iddiasıyla çeliştiğini düşündüğümden bunu örneği verdim. İlginçtir, seçim öncesi miting ve konuşmalarda HDP yöneticileri bu konuda hiç konuşmadı.

Diğer yandan, HDP'nin, otuz küsür yıldır silahlı mücadeleyle verilen  özgürlük/bağımsızlık savaşımının birdenbire farklı bir platforma taşınma kararının yeterli pratik ve teorik dayanakları da yoktu. Pratik yoktu, çünkü bu açıklamayla birlikte silahlı mücadelenin de bitirildiği kararı verilmeli ve askeri örgüt olarak PKK'nin misyonunu bitirdiğini ilan etmesi ve tabii pratikte bunun adımlarını hızla atması gerekiyordu. (IRA örneği) Öcalan'ın bu yönde bir girişimi oldu, ancak şimdi geriye baktığımızda bunun AKP iktidarına bir nefes aldırmaktan başka bir işlevi olmadığı görüldü. Zaten Kandil, Öcalan'ın çağrısına hiç bir zaman sıcak bakmadı. Hatırlanırsa, "Bu onun görüşü", " evet o liderimiz ama cezaevinde bir adam" yani sahadaki eylemlere, gerçeklere uzak anlamında yanıtlar gelmişti Kandilden. Ki, bu konuda Kandil'in hiç de samimi olmadığı 7 Haziran sonrası eylemlerinde açıklığa kavuştu; şiddetten uzaklaşmayı bırakın, 'çözüm süreci'ni silah depolama ve bölgeye mayın döşeme sürecine döndürmüştü.

Teorik olarak da zaten bunun temelleri yoktu. Kürt halkının kültürel hak ve özgürlükleri, her ne kadar son yıllarda açıkça dile getirilmese de gerçekte arka planda bekleyen hedef, ulusal bağımsızlığı dışında bir politik hedefi olmamış bir siyasi örgütün kağıt üzerinde bile böyle bir değişime hazır olmadığı açıktı. HDP program ve seçim bildirgesinde yer alan 'Türkiye Partisi olmak' hedefi, barajı aşmak için politik bir taktik, bir slogan olmanın ötesine geçemedi. Batıdan belli bir oranda oy alması da bu gerçeği değiştirmedi. Çünkü, Batıdan gelen oylar, oralarda yaşayan Kürtler dışında büyük oranda AKP'ye karşı verilmiş taktiksel  oylardı. Bir anlamda, HDP'nin aldığı oyların farklı coğrafyalara dağılması, Kürt olmayanların da desteğini alması stratejik yanılsamaları da beraberinde getirdi. Oy yayılması, HDP'nin var oluş nedenlerinin, KSH'nin ve tabanının politik ve sosyolojik yapısının gözardı edilmesine neden oldu. Sonuçta, kendisinde olmayan vasıflar üzerinden misyonlar biçildi, hatta "sol" bir görünüm verilmeye çalışıldı.

 

 

Oysa sadece son bir kaç yıldaki gelişmelere bir göz atmak bile KSH'yle AKP iktidarı arasındaki ilişkinin tipik bir 'fatal attraction' olduğu görülebilir. Bu 'ölümcül cazibe', bir madalyonun iki yüzü gibi, iki hareketin de kimlik siyasetindan aldıkları karakterden geliyordu. Biri islam, diğeri ise, Kürt milliyetçiliği. AKP iktidarının Kürt sorununa, çeşitli dönemler farklı adlarla yaklaşmasına rağmen, "çözüm" konusunda  attığı her adım, politik çıkarları ve iktidarını kalıcılaştırmak doğrultusunda yaptığı manevralardan ibaretti. Retrospektif bir açıdan bu görüş bugün büyük oranda anlaşıldı. Ancak ilginç olan PKK'nın da bu görüşe katıldığını açıklamasına rağmen, AKP'nin seçim sonrası 'hodri meydan' çağrısına hemen yanıt verip şiddete geri dönmesiydi. Yıllardır her seçim öncesi kısa dönemler ateş-kes ilan ederek AKP'ye nefes aldıran PKK şimdi neden taktik değiştirmişti? Geçmişte izledikleri politikaya bakarsak bu soruyu tersinden de sorabiliriz. Nuray Mert köşesinde (07.09.15) tam da bunu yapıyor: "...ya iktidar da, Kürt siyaseti de yürüttükleri süreçte savaşı geçici bir taktik hamle olarak görüyor, bunca barış vaadinden sonra dahi, göz göre göre gençleri ölüme gönderiyorsa?"(*) Daha açık bir şekilde soralım; Eğer "barış" daha önce politik bir oyun olarak kullanıldıysa, bügün "savaş" neden kullanılmasın? 

Gelişmelere ancak tek taraflı bakanlar seçimler sonrası birdenbire alevlenen iç savaşı sürprizle karşıladı. Evet, tek başına iktidar olamaması, Erdoğan'ın başkanlık hayallerinin gerçekleşmemesi nedeniyle, faşist AKP iktidarının, bizzat Aksaray'daki cuntanın  provakasyonları nedeniyle silahlara  geri dönüldü. Ancak tersi olsaydı yani, HDP seçimlerde barajı geçemeseydi ve AKP tek başına iktidar olsaydı ne olurdu? Bu takdirde PKK-KSH sahaya yine silahlarıyla inmeyecek miydi. Bugün yine benzer olaylar yaşanmayacak mıydı? Ki bu konudaki kararları ve kararlılıklarını defalarca, gerek HDP,  gerekse Kandil olsun, en yüksek yönetim kademelerinde bulunan yöneticiler ağzıyla dile getirmemişler miydi? Demirtaş dahil, tek tek eşbaşkanlar, barajı aşmadıkları takdirde, "bunun vebali ağır olur" demeçleriyle tehdit etmemişler miydi? Bugün gafil avlanmış gibi, ne yapacağını şaşırmış bir şekilde kuru bir "barış" nakaratını tekrarlayanların çoğu aynı kesimlerden olması tesadüf olmasa gerek. 

Eğer gerçekten şimdi oyunun adı 'savaş' sa o zaman "beklentiler nedir" sorusu gündeme geliyor. Yine geçmişte yapılanlara bakarak, halk, şehit haberleriyle bir süre daha dövülüp tavına getirildikten sonra, seçim arefesinde, birdenbire İmralı hattının açılması ve ada sakininin "silahlara veda" açıklaması yapması üzerine, ateş-kes ilan edilmesi ve Erdoğan'la birlikte Öcalan'ın elele batan güneşe doğru ilerlediği bir kare öngörmek çok mu fantazi olur?

HDP, genel olarak da KSH bu oyunun neresinde diye sormak barışa karşı olmak değil tersine, içinde bulunulan aymazlıktan başını kaldırıp, gerçekten neler oluyor burada diye sormaktır. KSH, hem düşünsel, hem de örgütsel bir ayrışma, saflarında netleşme sürecine girdi. HDP, İmralı ve Kandil'in farklı görüşlerine bir de HDP içinde yer alan, sosyal tabanı olmayan "sol"cular eklenince bu kaçınılmazdı. KSH'nin bölünmesi ilk başta karanlık bir tablo karşımıza çıkarabilir ancak bu süreç gerçek ve kalıcı bir barış için yararlı da olabilir. Bu süreçte belkide KSH'nin sorması gereken en can alıcı sorulardan biri de şu; neden otuz yıldır verilen silahlı savaş, sadece iki ay süren Gezi Direnişi kadar toplumu (solu) değiştirmedi? 

Bu sorulara verilecek yanıtlar sadece barış için değil, solun da yakın gelecekte, ne yapması gerektiği konusunda ipuçları vereceğine inanıyorum.

 

Metin Şenergüç-Londra 

 

(*) http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/362331/_Cozum_sureci_devam_mis_.html 


Flaş Yeniçağ Gazetesi'ne silahlı saldırı düzenlendi

Yeniçağ Gazetesi'nin İstanbul Yenibosna'da bulunan binasına kar maskeli silahlı bir grup tarafından saldırı düzenlendi

HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya serbest bırakıldı

HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya bugün OHAL protestosundan polis ekipleri tarafından alınarak adliyeye götürülmüştü. Tüm işlemlerin ardından Kaya serbest bırakıldı.

İstanbul'da terör savcısına düzenlenen suikastı Mehmet Selim Kiraz'ın katili üstlendi

MİT Tırları davası ve Fetullahçı Terör Örgütüne yönelik soruşturmayı yürüten savcı Evliya Çalışkan'a yönelik düzenlenen suikast girişimini Mehmet Selim Kiraz'ın katili olan DHKP-C üstlendi.