Ana Sayfa | Konuk Yazarlar

Demokrasinin sonu mu

Mehmet Taş Avrupa'ya özel yazdı

Amerikalı politik felsefeci Francis Fukuyama 1992 yılında yayınlanan bir görüşmesinde Sovyetler Birliği ve komünizmin yok olmasıyla demokrasinin alternatifi kalmayacak ve insanlık yavaş yavaş barışın ve özgürlüğün global medeniyetine doğru yol alacak demişti.

O günlerden günümüze kadar milyonlarca insan geleceğe umutla bakarak medeniyet yolunda yürümek istedi. 

Neredeyse aradan bir çeyrek asır geçti fakat bu iyimser sonuçlara varabilecek aklı başında bir insana rastlamak mümkün değil.  

Şimdi şöyle bir geri dönüp baktığımızda, bu dönemi sembolize eden çelişkileri ve demokratik kültürü silahla reddeden vahşeti, canlı bir tarihi görüyoruz. 

Barbalığa dönüşü  özellikle komşu ülkelerde bir filim şeridi gibi izlemeye devam ediyoruz. 

Zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun giderek derinleşmesine paralel olarak terör hız kazanıyor. Bir kanlı olay biter bitmez bir başka vahşet hemen devreye giriyor. 

İnsanlığı rahatlatacak, barışın önünü açacak paradigmalar gelişemiyor.  

Yeryüzü sanki ilan edilmemiş bir üçüncü dünya savaşı yaşıyor.

Dünyada büyük iyimserlik yaratan Arap Baharı katledildi ve mezarı derin kazıldı. Tunus’ta demokrasi yeşermesi daha çok zaman alacak, çok acılar çekilecek. Mısır’da ise ordu ve Müslüman Kardeşler eliyle özgürlük umutları derin sulara gömüldü. Nato’nun savaş uçaklarıyla Libya’da iktidara taşınan ve silahlanan aşırı dinciler, Bingazi’de birbirini boğazlıyor. Ortaçağın paradigmalarının biçimlendirdiği politikalar iktidar savaşı veriyor. Galip gelecek militarist gurubun Halifelik ilan etme ihtimali bile çok uzak değil. Buralarda da demokrasi bir başka bahara kaldı.

Ekonomik krizle beraber bu barbarlığa Avrupa ülkeleri de dahil oldu. Barış ve demokratik kültürün beşiği kabul edilen kıtada yabancı düşmanı aşırı ulusalcı guruplar,  Avrupa Birliği’ni dağıtıp ulus devletlerine geri dönmeyi planlıyorlar. 

Rojava’da demokratik otonomi ilan eden Kürt yurtseverlerinin suyu ekmeği kesiliyor. Savaş cehenneminden kaçan Alevi, Kürt, Ezidi ve müslümanlara kol kanat gerdi gerekçesiyle bu küçücük toprak parçasını ganster devletler ablukaya alıyor, aç susuz bırakıyor.    

Cihadçılar: Önceleri fanatik, sonra aşırı islamcı, şimdi de cihadçı terörist olarak tanımlandılar. Taliban’da örgütlüydüler, El Kaideye geçtiler ve El Nusra’dan IŞİD’de transfer oldular. Bölgeyi kan gölüne çevirdiler. Kafa kesiyor, işkence ediyor, yağmalıyor, tecavüz ediyor ve önlerine çıkan ‘kafiri’, sorgusuz sualsiz kurşuna diziyorlar. Yüzlerinde tek bir pişmanlık izi yok. Büyük bir huşu içinde aldıkları emirleri yerine getiriyorlar. İçlerinden biri olan Ebubekir Şakau, “Bütün bu yaptıklarımız bizim değil Allah’ın, biz Allah’ın işini yapıyoruz” diyerek kutsuyordu işledikleri cinayetleri. Katlettikleri masum insanların cesetleriyle cennete giden yolu döşediklerine inanıyorlar. 

50 bin kişiye varan IŞİD ordusunun yaklaşık 20 bini yabancı gençlerden oluşuyor. Yakıcı soru şu: Neden bu gençler oralarda savaşmak istiyor? İslamdaki demokratik değerlerden nasıl böylesine habersizler ve nasıl acımadan ölüm kusuyorlar? 

Diğer yandan, savaş tüccarı Nato tüm bu gelişmelerden habersiz olduğunu iddia ediyor!!

İslam dünyasını savaşa iten Nato ve ABD’nin müttefikleridir.  

Terörü bitirmek için bombaladıkları veya işgal ettikleri ülkelerin hepsinde, terör örgütlerinin hem sayısı hem de askeri kapasitesi arttı. Bu ülkeleri yöneten yandaş, paralel iktidarlar yozlaştı ve işlevsiz kaldı. Nijerya devlet başkanı ordusunu ülkenin kuzeyindeki bölgeleri işgal eden Boko Haram’ın üstüne gönderemiyor. Maliki, Irak’ın zenginliğini kendi çevresine dağıttı. Kürtlere ve Sunni aşiretlere pay vermedi. Afganistan’da istikrarsızlık sürüyor, devlet başkanı ancak aylar sonra seçim sonuçlarını açıklayabildi. 

New Statement dergisinin yazarı J. Simpson, durumu şöyle özetliyor: “Politik zayıflık ekonomik zayıflığa neden olurken her ikisi de ülkelerde derin güvenlik zaaflarına neden oldu. Bu yüzden Taliban’ı, Boko Haram’ı ve IŞİD’i durdurmak çok zor gibi görünüyor.” (5-11 Eylül 20014) 

IŞİD’in nasıl kurulduğunu araştıran yazar Shiraz Maher, hazırlıkların bundan 20 yıl öncesine dayandığını iddia ediyor. Son yazısında İslam devleti ve halifelik ilanının politik temellerinin 90’ların ikinci yarısında ve Londra’da atıldığını öne sürerek olanları şu cümlelerle özetliyor:  

“1994 yılında halifeliğin gerekli olduğunu ilan etmek amacıyla dünyanın dört bir yanından tarikat liderleri Londra’ya akın etmişti... Düzenlenen konferansta halifeliğin İslam’da olup olmadığı tartışılmadı bile, tersine bunun nasıl yeniden canlandırılabileceği üzerinde odaklanıldı... Konferası izleyen 90’lı yılların ikinci yarısında, halifelik propagandası olgunlaştı...  Britanyalı müslümanlar arasında İslamcı ideolojinin kökleri daha da derinleştirildi...” (29 Ağustos 2014)

Konferansı takip eden yıllarda iktidara gelen hem İngiliz İşçi Partisi ve hem de Muhafazakar Parti döneminde islamcı tarikatlara geniş imkanlar sağlandı. Devlet okullarında, belediyelerde ve işyeri açmada tüm imkanlar onlara sunuldu. Laik müslümanların ve her dinden ilerici solcuların sesi soluğu kesildiği bir dönemde İngiliz derin devletinin avucunda olan islamcı tarikat mensupları, devletin ve toplumun en ön saflarına taşındı. 

1994’te henüz doğmamış olan Britanyalı veya başka ülkelerden gelen müslüman gençler bugün Suriye ve Irak’ta cihadçı saflarda terör estiriyor. Tarikatların egemen olduğu okul ve üniversilerde eğitilen gençler, Kuran’daki savaşı büyütmek diye bilinen Anfal suresini kendilerine göre yorumlayarak, hiç tanımadıkları ülkelerde insanlık dışı vahşet saçıyorlar. Kuran’ı ve İslam’ı Vahabice öğrenmenin faturasını bölgenin yoksul insanları Rojova’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da canlarıyla öderken, bölgede demokrasi ve insan hakları umudu yok ediliyor.  

Müslüman ülkelerdeki demokrasi istemine karşı neredeyse haçlı seferleri yürtüldü hem de demokrasinin beşiği olan Avrupa’da. Hazırlıkları yürütenlerden biri, demokrasi düşmanı Anjem Choudary, Observer gazetesinde (7 Eylül 2014) yayımlanan görüşmesinde, Avrupa ve İngiltere’den sayısız müslüman gencin IŞİD’e katılmasına aracı olduğunu ve hala polis tarafından sorgulanmadığını açıkladı. 

Bu gençler Mısır, Tunus ve Libya’daki demokratik halk hareketlerinde ciddi varlık gösteremeyen El Kaide’ye gitmiyorlardı. Halifenin emirlerine uyarak İD’ni (İslam Devleti) korumak ve genişletmek gibi ‘büyük ve kutsal bir amaç uğruna’ IŞİD saflarındaydılar. Örgütün sözcüsü Mohammed el-Adnani Mektubunda  El Kaide’nin şimdiki lideri Ayman El-Zawahiri ‘ye “politika uğruna cihadın feda edilmemesi gerektiğini” söylemişti. Bu saptamaya uyuldu. Örgütün Batı’ya karşı yürüttüğü savaş IŞİD’le beraber köklü bir değişim geçirdi. Yalnızca Batı değerlerini yıkmayı hedefleyen bir cihadın giderek etkisizleşeceği bilindiğinden, strateji değişikliği gerçekleşti. IŞİD cihadın boyutlarını genişletti. İlk başlarda amaç Sünni islamı, Şii güçlerine karşı korumaktı. Kısa zamanda bu hedef kendini İD’ye bıraktı. 

Ortadoğu’da demokrasi karşıtı oluşum tüm hızıyla sürdürüldü.    

İslamcıların politikalarındaki anti-demokratik startejik değişiklik birçok ülkeyi kararsızlığa sürükledi. Batı, IŞİD’in başlattığı savaşı, bir Sunni-Şii savaşı olarak gördü ve yakın bir zamana kadar hiç bir eylemde bulunmadı. İran ve Suriye’nin güçlerinin ise ya IŞİD’i ezmeye güçleri yetmedi ya da kendileri bölgedeki bir savaşın başlatıcısı olmak istemedi. Öte yandan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar sadece finans ve lojistik destek vermekle kalmadı, IŞİD’e karşı açıktan silahlı müdahaleye de karşı çıktılar. 

Nato ve ABD’nin önderliğindeki ittifak IŞİD’de karşı savaşı kazanabilir fakat bu da yeni ve başka IŞİD’lere kapı açacaktır. Terörizmi bu boyutlara taşıyan anti-demokratik iktidarların yer aldığı ve çoğu gizli anlaşmalara dayanan birlikteliklerin politik ve ekonomik stratejileri yoktur. Sadece terörizme karşı silahla mücadele ederek geçici zaferler kazanabilirler. 

Bugün yaşadığımız gibi, tarihte demokrasi mücadelesinin karanlıklara gömüldüğü, silinip kaybolduğu çok dönemler olmuştur. Sovyetler’in yıkılmasından sonra güçlendiği söylenen demokratik yapılanma çabaları, militarist ve cihadçıların saldırılarına hedef oldu. 

Barbarlığa karşı savaşı her zaman demokrasinin kazanacağının bir garantisi yoktur.

Demokrasinin Ortadoğu’da gelişememesini yalnızca ABD, Batı ve Nato’nun saldırgan politikalarına indirgememek gerekir. Bölgedeki İslamcı ve Ulusalcı akımların yıllarca demokrasi ve insan hakları istemlerine şiddet uygulamaları, demokratik süreçlere sırt çevirmeleri, bu süreçleri tanımamaları, insanları bir felaketin eşiğine taşıdı. 

Bölge, savaşın, terörün, yozlaşmanın, göçün, şiddetin ve yoksulluğun egemen olduğu bir politik iklimle karşı karşıya bırakıldı. 

Toplumsal dinamikeri iyi okuyan, demokrasiye ve humanizme adanmış sol veya sosyal demokratik halk hareketlerinin yeniden canlandırılmasının dışında bir seçenek görünmüyor... 

Mehmet Taş Avrupa'ya özel yazdı


Dünyanın En Mutlu Ülkesi

Sevgili okuyucularımız, bu hafta yazarımız Arzu Sheridan'ın seyahatte olması nedeniyle arkadaşı İlkgül Karaca konuk yazar olarak sizler için güzel bir şehir paylaştı.