Ana Sayfa | Konuk Yazarlar

BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM


(Birer birer avuçlarımda kayıp gidiyor yıllar)

Henüz yeni alışmıştım Altmışlıklar Kulubüne ve de Tam altmış altıya bağladım*! derken bilmem bu acele niye? bu yıl da avuçlarımda kayıp gitemkte bu alemde’ki 66. yılım. Bana sorsanız bu dünyadaki hayatımı daha dün bir, bugün iki derim. Oysa bundan sonrası resmen Yetmiş’e merdiven dayamaktır. Benim olduğu kadar herkesin adına konuşmuş sanki, Ömer Hayyam.                                              

O, bir dörtlüğünde aynen şöyle der,                                                                

 

Dünyaya gelirken sormadı kimse bana, 

İstermisin gelmek, istemezmisin diye.

Şaşırdım kaldım burada ne gördüysem,  

 Şimdide çekip gidiyorum işte.

Bu’da elimde değil ne yapayım,

Anladımsa bu işi Arap olayım.                                                                                    

 

Günümüzden bin iki yüz sene önce yaşamış olan, Hayyam’ın sitemine ben de katılıyorum. Bana hiçbir seçenek verilmeden Anadolu bozkırı’nın bir köyünde okuma yazması olmayan yetim büyümüş üstelik fakir bir baba’dan ve ilk okul 3’dek okumuş dedem vermediği için babama kaçan ağa kızı bir anneden yoksul bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelmişim.

O yılların yoksul ve bicare Türkiyesinin koşulları içinde herşeyi kaderdaşlarım gibi el yordamı ile bulmaya, öğrenmeye çalıştım. Anam, hem her Allah’ın günü babamın sürdüğü öküz arabasının peşinde ekine, bostana, tarlaya giderken bir yandanda ortalama her iki senede bir doğum yapıyordu. Anam ve köyün diğer kadınların’ın doğum esnasında aldıkları tek tıppi! yardım Kamil dayının karısı rahmetli Perdane Ebe’nin marifetli elleri idi) Bana kendi çilem yetmezmiş gibi birde benden ikişer yaş küçük kardeşlerimin beşiklerini sallamak görevi verilmişti. Sadece beşiklerini sallamak değil yüzlerinde’ki çıbanlar’a, gözlerinde’ki çapaklar’a, üstlerinde’ki bulaşık lekelerine üşüşen kara sinekleri’de sürekli kovam, ağladıklarında avutmam gerekiyordu.

 Az biraz boy attım, 5 sınıfın aynı odaya doldurulmuş mektebinde, ilk okuldaki kitapsız deftersiz, kalemsiz, silgisiz, hatta öğretmenin mecbur kıldığı üniforma yerine geçen önlüksüz yani giysisiz, yıllarım başladı. Dertleri neydi bilmem öğretmenlerimizde her fırsata öfkelerini bizleri sopalarla döverek alırlardı. İlk okulda İlk sene’me denk gelen ve kendine ömür boyu saygı duyduğum yeni mezun öğretmenimiz Balıkesirli Vahdettin Hanay bey hariç. Bu dönemin  detaylarını anlatmaya kalksam resmen“küçük Emrah’lık” acılı bir  hikaye olacağından okurlarımı üzmemek adına kısa kesiyorum,

 

Babam bana anlatamamıştı ben de oğluma anlatamadım, şimdi’de torunuma da anlatamıyorum. Torunum henüz 16 yaşında kaç yıldır hep yaşını bir kaç yaş büyük söylüyor. Belli’ki kendinden birkaç yaş büyük kendine idol gördüğü birileri var ya cevresinde ya da sanal alemde topluma mal olmuşlar içinde.

Biliyorum çoğunuzun sıkca dinlediği ve dinldikce sıkıldıkları, büyüklerimiz tarafından ”yaşının gençliğinin kıymetini bil” öğüt’ü. Aksini (yaşlılığı) bilmediğim için hesaba katmadığım tek varlığım gençliğim ve tabi ki fiziki olarak sağlamlığım, dayanıklılığım imiş. Oysa O’ da ilgisiz, sevgisiz olanaksızlıklar ortamda tek başına yetmiyor’ki. 

 

Aynen özel bir bakım ve özen gerektirmeyen yaban bitkileri yani bizim neslin çoğu gibi kendi kendinize büyüsenizde büyüdükce yakışıklı, akıllı, bilgili, varlıklı vs. olmanın gereksnimini ve gereğini anlamaya başlıyoruz. Bunlar yaşadığınız ortamda farkedilmeniz var olmanız için olmazsa olmazlardır.  Elli haneli köyde de olsa On milyon nufuslu mega bir kentde de olsa bu gereksinimler hep aynı. Burada Ömer Hayyam hislerime tercüman oluyor.

 

Bir güzel allamış, pullamışsın bizi,

Bir alayda özel şeyler çıkarmışsın bizden.

Pota’dan beni böyle sen döktün madem,

Daha akıllı, daha daha güzel ol deme,

Ben bu kadarım, gerisi faso fiso!

 

Benden de bu kadar gerisi hava cıva. Ama çaresiz, madem’ki geldik bu dünya’ya hakkımıza düşen sefayı sürüp, cefa ve acıyı çekip gideceğiz. Ancak gücüme giden bu yolculuğun 2. yarısndan itibaren yolun yokuşa vuruyor olması. İşte bura’da yalnızlık, güçsüzlük, acz, tedaviye cevap vermeyen acılar, geride kalan bazı yaşam kesitlerindeki burukluklar, eziklikler, yaşanmamışlıklar keşkelerle başbaşa kalıyorsunuz. Bunların çoğunu henüz kendimden değil 90’ına merdiven dayamış olan babamdan görüyorum. Bir Arap atasözü’de“Eğer birgün gençliğim geri gelirse ihtiyarlığın bana neeler yaptığını teker teker anlatacağım” der. İşte hayat böyle birşey.

 

Öte yanda Kutsal Kitabımız bile Yasin süresinin bir ayetinde “kime ömür verirsek yani uzun yaşarsa onun varlığından, alırız, yaratılışını tersine çeviririz!” der.  Demek’ki sağlıklı yaşarken bunu bileceğizi ve kabülleceğiz, dini terimle Tevvekkül etmek durumundayız

 

Şahsen ben bu süreçin üç aşamasında çok şikayetciyim. Biri, yolun (ömrün) başlarda her gördüğüm güzel gözlülere ellerim ellerine değmeden aşık olmalarım. Ortalar da kurtlar sofrasında payıma düşen lokmamı kopara bilmek adına verddiğim amansız savaş ve sonunda ömrümce dost bildiğim yıllar gibi vefasız dostlar !

 

Aslında geriye sayım ta doğumdan itibaren başlmaktadır Benim garibime giden ise.” yıllar geçtikce yaşlanacak, acılar çekecek ve sonunda ölecek olan bebeğin doğumunda büyük sevinçler yaşamasıdır insanların!”

*Altmış altıya bağlamak deyim. O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi görünme! Ref. Viky sözlük 

 

 Hüseyin Doğan

Konuk Yazar


Dünyanın En Mutlu Ülkesi

Sevgili okuyucularımız, bu hafta yazarımız Arzu Sheridan'ın seyahatte olması nedeniyle arkadaşı İlkgül Karaca konuk yazar olarak sizler için güzel bir şehir paylaştı.