Ana Sayfa | KÜLTÜR-SANAT

Ahhiyava nedir Ahhiyava nerededir Anadolu Ahiliği

Ahhiyava nedir Ahhiyava nerededir Anadolu Ahiliği

Anadolu Ahiliği ile Ahhiyava’yı kendi coğrafyasında buluşturan bir çalışmayı İskender Azatoğlu yazdı. Ahhiyava ülke ya da devlet değil, Anadolu kökenli bir esnaf ve zanaatkârlar örgütlenmesidir.

Anadolu Ahiliği binlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu örgütlenme modeli olağanüstü kaotik durumlarda ortaya çıkarak, ortamın normale dönmesiyle görevini yeni kuruluşlara bırakmaktadır. Ahiliğin insanlık tarihindeki ilk varlığı, “Ahhiyava” adının Hitit tabletlerinde, “Akhaioi”nin yani “Ahalar”ın Homer’in İliadası’nda yer almasıyla gündeme gelmiştir denebilir. Hitit belgeleri Ahhiyava ile olan ilişkilerini, onlarla olan anlaşma ya da anlaşmazlıklarını bizlere aktarmakta; İliada da Akhaioi/Akhaların/Ahaların Troya’ya saldırısını konu etmektedir. Bu her iki oluşum, daha sonra Anadolu’da yaşam bulan Ahilik’in ilk örgütlenmesine kaynaklık etmiştir görüşündeyim. Hitit şemsiyesi altında yaşayan ülkeler bu yapılanmanın dışında kalmış görünmektedir. Çünkü, merkezi otoritenin güçlü olduğu alanlarda Ahilik benzeri örgütlerin yerine, “lonca” ya da “loca” benzeri merkezi güç odaklı teşkilatlanmaların var olduğu kanısındayım.

Arkeoloji dünyası, Ahhiyava’nın bir ülke olup olmadığını, varsa nerede konuşlandığı bilmecesini henüz çözebilmiş değildir. Bana göre ise; Ahhiyava hem her yerde, hem de hiçbir yerdedir. Çünkü, Ahhiyava bir ülke ya da kent devletinin adı değil, örgütsel bir yapılanmadır ve onun varlığını saptamak için etimolojinin yardımına gereksinme vardır. Ayrıca, bu çözümlemenin Eski Anadolu Dilleri’nin günümüz temsilcileri olan Türkçe ile Arnavutçanın katılımıyla yapılması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Yine bana göre Ahhiyava, bir ucu Yunan Anakarası’nda, diğer ucu Batı Anadolu’da olan bir “Esnaf ve Sanatkârlar Birliği” örgütüdür. Bu nedenle arkeoloji dünyası adı var kendi yok olan bu devleti bir yere konumlandıramamaktadır. Mitolojik Troya savaşında bu örgütün siyasi lideri Agamemnon, yaman savaşçı Akhill de (Ahil) örgütün askeri lideri olmalıdır. Hitit belgelerinde adı geçen gerçek bir Ahhiyavalı ise, bir görüşe göre ünlü Troya kralı Priam ile adaş sayılabilecek olan Piyama-Radu’dur.

Zor günlerin bir yapılanması olan bu örgütün ortaya çıkış nedeni, bir ya da iki yüzyıl sonra bu coğrafyanın tamamını saracak olan ‘karanlık çağ’ olmalıdır. MÖ.1400’lerden başlayarak, Orta Avrupa ya da daha kuzeyden inen yaban kabilelerin saldırısı tüm bu coğrafyayı harmanlayacak, Anadolu, Ege, Mısır merkezli büyük karışıklıklar, güç savaşları yaşanacaktır. Sonucunda da yazının kaybolduğu, teknik gelişmenin, ticaretin büyük oranda gerilediği, sosyal ve kültürel yaşamın durduğu bu “karanlık çağ” sürecinde, ortada ne Miken, ne Troya, ne de Hitit diye bir devlet kalmayacaktır.

Yer yer 300-500 yıl süren bu “karanlık çağ” öncesinde ve sonrasında işte bu “Ahhiyava örgütü” kralların, egemenlerin koruması gereken sosyal ve ekonomik yaşamın sürmesini sağlamaya çalışmış olmalıdır. İliada tam da bu “karanlık çağ” sürecinde oluşmuş, geçmiş yıllar şairlerin kurgusuyla insanlığın belleğinde kayda geçirilmiştir. İliada gibi bir derlemenin “karanlık çağ” sürecinde ortaya çıkabilmesi, Ahhiyava örgütünün bu süreçte de etkili olduğunun açık bir kanıtı sayılmalıdır. Aynı örgütlenme biçimi yine Anadolu’da, bu kez Selçukluların dağılma sürecindeki kaotik ortamda yeniden sahneye çıkmıştır. Örgüt, bu olağanüstü halin İstanbul’un alınmasına dek yaşanan sürecinde sosyal ve ticari yaşamın güvenliğini sağlamış, ardından Osmanlı’nın Anadolu ve çevresinde düzeni sağlamasıyla da bu kez yerini “lonca” sistemine bırakmıştır.

 

Ahiliğin kurulduğu yıllarda Avrupa kıtası da hanedan kavgaları (yüz yıl savaşları) nedeniyle yoğun kargaşalıklara, savaşlara sahne olmaktaydı. Bu kaotik ortamın verdiği sıkıntıların sonucunda, “Mason” adıyla bir mesleki dayanışma örgütü doğmuş; duvarcı ustalarının teşkilatlanmasıyla başlayan süreç, daha sonraki yüzyıllarda gelişerek günümüzde yaklaşık 5 Milyon müridi olan bir yapılanmaya dönüşmüştür. Örgüt doğar doğmaz, “Tapınak Şövalyeleri” adıyla kendi savaşçı yapılanmasını da oluşturmuştur.

***MÖ.XIII.yy.da Hitit İmparatorluğu sınırları.

Ahhiyava sorusu/sorununu çözebilmek amacıyla, uzmanlarca üretilmiş sayısız değerli

çalışma, önerilmiş sayısız çözüm vardır. Ancak bunların tümünde cevaplanamamış noktaların

oluşu, ortak bir çözüme ulaşmayı engellemektedir.

Bilim insanları, arkeolojinin ulaştığı kanıtları yorumlayarak Kilikia’dan Karia, Millavanda

ile İonia’ya, Aiolis ve Troya’ya; Alasia’dan Girit, Rodos ve Mykenai’ye dek her kenti, bölgeyi

Ahhiyava’nın merkezine almış, ancak bu görüşler aynı bilim insanları arasında ortak bir anlaşmanın,

konsensüsün oluşmasına yetmemiştir.

Kaleler, surlar, tapınaklar gibi resmi yapılar, megaron tipi evler benzeri sivil mimarlık

yapıtlarındaki ortak özellikler; seramik, çanak-çömlek formları ve üzerlerindeki ortak motifler;

ortak mitolojik öyküler/ortak tanrılar dünyası benzeri kültürel birliktelikler; heykel, fresk,

stel gibi ortak sanat yapıtlarının, mühürler ya da yazı formlarını içeren her türlü objenin, mezar

buluntularının ele geçtiği alanlar, arkeoloji dünyasında yoğun olarak ortaya atılan bu görüşlerin

temeli olmuştur.

Bu konudaki yoğun çabaların sonucunda olaşılan tek ortak nokta, “Ahhiyava” ile “Akhaioi”

sözcüklerinin aynı kavramı ifade ettiğine dair olan kabullenme olmuştur. Bu sonuçla görüş

açıklayan bilim insanlarına göre sorun çözülmüştür, geriye salt Ahhiyava’nın lokalizasyonu

kalmıştır.

Doğal olarak, bu genellemeye karşı çıkan bilim insanları da olmaktadır.

Mesleğim olan hukuk diliyle konuşacak olursam; bana göre bu davanın salt bu delillerle

çözümü olanaksızdır ve çalışmalara “etimoloji” bilimi de dahil edildiğinde ancak sonuca

ulaşılabilecektir. Bu yapılmadan açıklamalar, öneriler sağlam bir temele oturamayacaktır.

Sonuç olarak, “Akhaioi=Ahhiyava” önermesinde, bu iki kavramın “etimolojik” ortak noktalarının

bulunması, konunun bu disipline uygun kulvara çekilmesinin zorunlu olduğu bellidir.

Ancak tam da bu noktada bir değerlendirme yapmak gerekirse; sorunun çözümü için

etimoloji bilimi yardıma çağrıldığında, “Eski Anadolu Dilleri”nin konuya katılması zorunludur.

Doğal olarak da, onun ardılı ve mirasçısı olan Türkçe/Arnavutça bu konuda belirleyici

olacaktır

3

Bu nedenle, bugüne dek yapılan çalışmalarda “Türkçe Ural-Altay dilidir, Hint-Avrupa

diline ait sözcüklere anlam kazandırmada rolü olamaz” görüşü hakim olduğundan, sorun

çözülememiştir diyebiliriz.

Çalışmamda, bu ısrarcı görüşün araştırmaları bilimsellikten uzaklaştırdığını, çözümsüz

bıraktığını ortaya koymaya gayret edeceğim.

Ancak önemli bir hatırlatma olarak; Türkçe ile Arnavutçanın bu çalışmada ulusal diller

anlamında ele alındığı gerçeği hep akılda tutulmalıdır.

Bilimin temel kuralı “hiçbir şey yoktan var, vardan yok olmaz” der. Öyleyse, Anadolu’da

“var” olmuş kültürlerin kalıtları, az çok değişerek de olsa, yine bu topraklarda bir yerlerde

varlığını sürdürüyor olmalıdır. Bize düşen, çaba harcayarak onları bulmak, tekrar Anadolu

kültürüne, insanına kazandırmaktır.

Meydan Larousse “etimoloji”nin tarifini şöyle veriyor:

“Etimoloji; peşine düştüğü sözcüğün kökenine inmeye çalışan bilim dalı.

Sözcüğün ilk haline inmeye çalıştığında dilbilim, anlambilim, semantik, fonetik özelliklerin

yanında “tarihsel coğrafya”ya da bakar; ayrıca bunlarla birlikte diğer tüm bilimleri (mimarlık,

arkeoloji, sanat tarihi, etnografi, tıp, her türlü sosyo kültürel yapı vs.) yardıma çağırarak

sonuca ulaşmaya çalışır.

Bu yapıldığında ancak “bilimsel” bir çalışmadan söz edilebilecektir.

Bu tarifin, eski ifadeyle mefhumu muhalifi şudur (tersinden okunuşu):

“Yukarıda sayılan ve etimolojiye katkıda bulunan bilim dalları da bir konuda doğru sonuca

ulaşmak istediklerinde etimolojiden yararlanmalıdırlar.”

Etmoloji’nin bu yol göstermesini ön koşul olarak kabul eden görüşümün dayanağını şöyle

özetleyebilirim:

İliada, II.Bölüm, Sayfa 109, 680’den başlayan satırlar şöyle diyor:

“Pelasgların kenti Argos’da oturanlarda sıra şimdi de,

Alos, Alope, Treknis onlarındır.

Phthie’de, güzel kadınlı Hellas’da otururlar,

Myrmidon, Hellen, Akha derler onlara.

Bu satırlarda Pelasgların birkaç sıfatla anıldığı işaret ediliyor (morlular, yeşilliler, mavililer,

Karadenizliler gibi) ve İliada’da Akhalar/Ahalardan 598, Danaolardan 138, Argoslulardan

182, Hellenlerden 1 kez söz edilmiş.

Bu durumda, İliada’da adı 598 kez yinelenen Akhalar, İliada’yı referans alan Dünya literatüründe

Akhaioi= Ahhiyava önermesinin kabul görmesine neden olmuştur diyebiliriz; aradığımız

Ahhiyavalılar bunlardır diye düşünülmüş olmalı.

Bu dizeler, Argos ilinin Pelasg yurdu olduğunu, ayrıca onlara Myrmidon, Hellen ve Akha

(Aha) dendiğini bizlere anlatmaktadır. Bunların liderleri de ünlü Akhilleus’dur (Ahilleu). Yine

İliada’dan anladığımıza göre Akhilleus, salt Argos ile Phthie’de değil, Thessalia’da yaşayan

tüm Pelasgların da kralıdır (Arganautlar=Arnautlar efsanesi).

4

Ahalar=Ahhiyavalılar önermesi söz konusu olduğunda, öncelikle bu iki kavramın,

etimoloji bilimi gereği, paydalarının da eşitlenmesi zorunludur.

Konuyu matematiksel bir denklemle, ülke ya da kent bazında ele alırsak:

Akhaioi/Akhalar/Ahalar = Ahhiyava/Ahhiyavalılar

Akhilleus (ordu komutanı) = Kenti, ordusu, komutanı?

Agamemnon (başkomutan)

Not: Bu konuda çalışan bilimciler, sadece Hitit tabletlerinin Ahhiyava ile ilgili bilgi verdiğini

ortaya koymaktadırlar. Onlara göre, muhatap tarafından Hitit’e doğru yollanmış cevabi

bir belge, bilgi yoktur. Olması da mümkün değildir, çünkü o dönemde Yunan Anakarası

ile Adalar gerçek anlamda bir yazı modeli kullanmamaktadır. Örnekleri az miktarda ele geçen

ve “Girit Min” yazısından esinlenen Linear-A/B (hieroglifler “hece” haline getirilmiş) yazılarının

siyasi metin içermedikleri, ticari/ekonomik nitelikli/içerikli envanterler oldukları

saptanmıştır.

Böyle bir denklemi ortaya koyduğumuzda, doğal olarak hemen önemli sorunlar/sorular

ortaya çıkmaktadır.

1- En önemli sorun, Troya Savaşı’na Hitit güçlerinin katılmamış olmasıdır.

Eğer Troya Savaşı olduysa (yaklaşık MÖ.1260-1240), bu sahnede Hititler de olmalıydı.

Oysa yine Hitit belgelerine göre, Vilusa (Troya/İlion) ile Dardanoi güçleri Hititlerin yanında

Kadeş Savaşı’na katılmışlardır (MÖ.1274). İki savaşın arasında yaklaşık 20 yıllık zaman

dilimi vardır ve bu tarihlerde Hitit Batı Anadolu’ya hakim durumdadır.

Kişisel olarak, MÖ.1450-1200 tarihleri içinde Hitit devletinin Batı Anadolu’daki üstünlüğü

nedeniyle, içinde Hitit-Hatti olmayan bir Troya Savaşı düşünülemez görüşündeyim.

2/a - İliada’da Akhaea/Akhaia diye bir ülke yoktur, Pelasg yurdu olan Argos vardır. Homer

bu bölgenin Pelasglarına “Myrmidon, Hellen, Akha” da dendiğini söylüyor. Yani, “Akhaioi”

bir halkın, ülkenin ya da kent devletinin adı değil, bir halklar topluluğunun ortak sıfatı, bir

san, bir unvan, lakap, günümüz ifadesiyle bir kod adıdır.

Günümüzde Akhaea/Akhaia eyaleti olarak karşımıza çıkan bölge, Ahhiyava döneminden

yaklaşık bin yıl sonra bu adı almıştır (MÖ.II-III.yy.Roma dönemi haritaları).

b - İliada masal kahramanlarının serüvenlerini anlatan bir destandır.

Akhaioların liderleri (Akhilleus, Agamemnon vs.) hiç var olmamış masal kahramanlarıdırlar.

Hepsinin tanrısal bir soyağacının olması da bunu kanıtlar.

c - Günümüz literatüründe Piyamaradu, İliada’da adı geçen Troya kralı Priamos ile;

Alaksandu da Aleksandros ile eşleştirilerek Troya Savaşı’na varlık kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Bu da yukarıdaki denklemi zora sokan bir durumdur. Çünkü, Piyamaradu bir

Akha/Ahhiyava lideri ise, bu durumda Priamos ile aynı safta olamayacaktır.

Alaksandu ile II.Muvatalli arasında imzalanan ve MÖ.1280 yılına tarihlenen anlaşma

gereğince ise, Hititler Troya Savaşı’na katılmış olmalıydılar.

d - Başka önemli bir sorun da; yazıya döküldüğü MÖ.650-600 yıllarında “kutsal kitap”

sayılan İliada’nın, günümüze gelesiye dek üzerinde sürekli oynanmış olması gerçeğidir.

Bilim insanlarına göre elimize ulaşan metin, gerçek İliada’nın tavşanın suyunun suyudur

(Makedonyalı Aleksandr örneği).

3 - Oysa, Hitit tabletlerinde adı geçen Ahhiyava ve bununla ilişkilendirilen olay kahramanları

gerçektir, kanlı canlı halde tarih sahnesindedirler. Hitit devleti o günün en önemli gerçeği

olan bir imparatorluktur ve yazıyı kullanmaktadır. Yani Hitit tarihsel çağı yaşarken, karşı

kıyılar tarih öncesindedirler.

5

Nitekim, Ahhiyava sorunu tümüyle Hitit belgelerinin verdiği bilgilere dayanılarak çözülmeye

çalışıldığından, bunların karşısına yüzyıllar sonra üretilmiş mitolojiyi, masalları koyarak

eşleştirme yapmak, çözümleri bilimsellikten uzaklaştırmaktadır.

Özetle, Dünya literatüründe Akhaioi = Ahhiyava dendiğinde, zorlama bir yöntemle elma ile

armut eşleştirilmiş olmaktadır.

Sonuçta; bilimsel mantık gereği, Ahhiyava’nın Yunan Anakarası’ndaki bir halk ya da bölgeyle

ilişkilendirilmesi, yukarıda verilen matematiksel denklemin kurulması olanaksızdır

diyebiliriz. Paylar eşit olmadığından, ortak bir paydadan da söz edilemeyecektir.

İliada’nın, dönemiyle ilgili olarak bizlere çok değerli bilgiler verdiği bir gerçektir, bu yadsınamaz.

Eser, bu özelliğinden ötürü, binlerce yıl boyunca en önemli başyapıt, dev bir sosyo

kültürel kalıt olma özelliğini korumaktadır.

Ancak yine de İliada, bilim insanlarının gözünde eşi zor bulunur değerde olan kültürel bir

başyapıt; edebi bir senaryo, bir kurgu, daha ötesinde şair fantezisinden başka bir şey değildir.

Çünkü, arkeoloji bilimine göre “Troya Savaşı” hiç olmamış, günümüz Troya kalıtları ile

savaş arasında bir bağ kurulamamıştır. Özetle, Ahhiyava siyasi belgelere dayalı bir gerçek

iken, Akhaioi/Akalar da edebi bir metin içinde kurgulanmış kahramanlardır.

Troya kenti, tarihi boyunca kesinkez pek çok savaş görmüş olmalıdır. Ancak, “Troya

Savaşı” adıyla sunulan bu kavganın, her şeyiyle senaryo/kurgu formunda olduğu bellidir.

İliada, ortaya çıkışından yaklaşık 400-500 yıl önceki olayları anlatmaktadır. Masalların, mitlerin

şairler tarafından sözel olarak aktarıldığı bu dönemde, şairler yüzlerce yıldır dağarcıklarında

biriktirdikleri öyküleri, sistemli şekilde birbirine ekleyerek aynı süreçte olmuş serüvenler

gibi krallara, halklara anlatıyor olmalıydılar. Doğal olarak, olayların kahramanları da

aynı dönemde yaşamış gibi sunulmaktaydı. Üstelik eserde yer alan kişiler ile kahramanların

adlarının eserde oynadıkları role göre seçildiğini de tahmin etmek zor değildir (günümüz

sinemasındaki gibi; mekânlar gerçek, isimler ve olaylar kurgusaldır).

İliada’nın savaşın son 51 gününü anlatması, bu sayılanları özetlemektedir.

Tüm bu karakteristik özelliklerine karşın İliada, savımızı doğrulamak üzere başvuracağımız

kaynaklar içinde yine de tek seçenek olarak baş köşeye oturmaktadır. Çünkü, İliada

simgesel olarak Ahhiyava’dan söz etmekte; bence bunu da Akhalar, Akhil, Agamemnon

üzerinden yapmaktadır.

Şöyle ki:

Bana göre Ahhiyava sorunu; Ahhiyava’nın lokalize edilememesi, coğrafi bir tabana yerleştirilememesi

değildir.

Sorun, yanlış soruyu sormamızdadır.

Sorunun can alıcı noktası, kalbi, Ahhiyava’nın niceliği değil, niteliği/kimliği olmalıdır.

Öyleyse sorulması gereken doğru soru şudur:

Sis perdesiyle örtülü Ahhiyava “halk ya da kent, devlet ya da ülke” değilse, o halde nedir

ya da kimdir?

Bu sorunun çözümü yine de İliada’da saklıdır.

Cevap şöyle olmalıdır:

Ahhiyava; Hitit ülkesinin batısında yer alan, Batı Anadolu ile Yunan Anakarası, Balkanlar

ve Adalarda konuşlanan şehir devletlerinin ticaret erbabı ile esnafının, zor güvenlik koşulları

nedeniyle, ticareti sağlıklı yürütebilmek için kurdukları bir “esnaf ve zanaatkârlar örgütlenmesi”

dir (günümüzde, Dünya ölçeğine yayılmış ticaret ve mesleki çalışmayla ilgili tüm

kurumlar gibi).

Not: O çağlarda sanatkâr değil, zanaatkârlar vardı. Leonardo’nun yaşamını ele alan bir

eserde atelyesi anlatılıyordu; demirci, marangoz benzeri ustaların işleri hep aynı atelyede

kotarılmaktaydı. Zanaatkâr ile sanatçı arasındaki çizgi henüz günümüzdeki gibi ayrılmamış,

rafine hale gelmemişti.

6

İşte bu irdelemenin en can alıcı noktasında, etimoloji bilimi ile diğer disiplinler yardıma

çağrılarak bu önemli soruna çözüm kazandırılmaya çalışılacaktır.

İliada yardımıyla, aynı matematiksel denklemi bu kez şöyle kurabiliriz:

Akhaioi/Akhalar/Ahalar = Ahhiyava/Ahhiyavalılar

Akhilleus (ordu komutanı, = Ahi Komutanı (şeyh=aga=paşa)

general. (Osmanlılar örgütü Yeniçeri Ağası=Paşası’na bağlamış).

Agamemnon (başkomutan) = Ahi Başkomutanı (Ahibaba=Pir)

(Aga+Memnon=aga+paşa) I.Murad ilk Ahi Başkomutanı/Ahibaba olmuş.

(Aga+memnon= Bir ünvan olarak tümüyle Anadolu karakterli bir isimdir.)

 

 

***Pelasg dağılımını gösteren harita/Tarih Öncesi Ege-George Thomson.

İliada, X.bölüm,425-429.satırlarda şöyle yazılıdır:

“Dinle bak, anlatayım sana dosdoğrusunu,

kıyılara yakın Karialılar, kıvrık yaylı Paionlar var,

bir de Lelegler, Kaukonlar, tanrısal Pellazglar.”

İliada, II.bölüm, 840-843.satırlarda ise şöyle yazılıdır:

“Ünlü kargıcı Pelasg soylarına komuta eder Hippothoos,

Otururlar toprağı bereketli Larissa’da

Başlarında Ares’in filizi Hippothoosla Pylaios var,

Pelasg soyundan Teutamosoğlu Lethos’un oğlu ikisi de.”

İliada’nın masal kahramanları ile yüklü olduğu bu anlatımlardan bellidir. Eğer Pelasg

yurdunda yaşayanlara “Akhaiolar” da deniyorsa, bu Akhalar Anadolu’da yaşayan Pelasglara,

yani kendi akrabalarına saldırmış olmalıdırlar.

Bu karmaşık durumu şimdilik bu noktada keserek, Anadolu çıkışlı “Ahilik ve Ahiler”

konusuna giriş yapmakta yarar vardır.

Pek çok araştırmacı Ahiliğin köklerini Sümerlere dek götürmektedir. Onlara göre, Ahilik

modeli Selçuklular döneminde yeni bir buluş olarak ortaya çıkmamıştır, kökleri derinlere

giden bir geçmişi vardır.

Gerçekten de, bu tür örgütlenmelerin aynı koşulların varlığı halinde tarihin her döneminde

ve her coğrafyada ortaya çıkabileceğini düşünmek, bilimsel mantığa aykırı olmayacaktır.

Örneğin; Mitolojik öykülerde sıkça adı geçen “Amazonlar” aynı örgütlenmeye sahip olmuşlardır

diyebiliriz. Böyle düşünmemin nedeni, “Mason=Amason” bağını kurmuş olmamdır.

Amazonlar savaşçı bir “kadınlar ordusu”ydu ve görevleri tapınakları ile düzenlerini korumaktı.

Ordunun başı olan Amazon Kraliçesi, aynı zamanda en büyük dini lider olan

7

“Ma/Ama=Anatanrıça Başrahibesi” olmalıydı. Ahi örgütlenmesinde de “Bacıyan-ı Rum”

adıyla anılan bir “savaşçı kadın” örgütlenmesi vardı. Amazonların Samsun, Bafra, Bartın,

Amasya yörelerinden olması, Ahiliğin aynı coğrafyada güçlenmesi, özel orduya sahip

olması (kadın+erkek), bu teşkilatlanmaların geleneksel olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu bilgilere sahip Avrupalı katedral ile şapellerin duvarcı ustaları da bu nedenle “Mason,

Mazon” adını almış olmalılar. Bu düşünceyle de, aynı Amazonların tapınaklarını korumak

için kurdukları savaşçı kadın ordusu gibi, “Tapınak Şövalyeleri” adındaki özel gücü oluşturduklarını

düşünmek yanlış olmamalıdır (bu modelde savaşçılar sadece erkeklerdir).

İliada’da Akhil/Ahil’in Amazon Kraliçesi Panthesileia (Zeleia Panteri) ile düelloya tutuşması

simgesel bir mesaj olmalıdır bana göre. Bu kavga, Troya ile birlikte “kadın ruhban ordusu”

nun da yenildiğini, üstünlüğün bundan böyle “erkek ruhbanlara” geçtiğini anlatmaktadır.

Nitekim, “Masonlar” günümüze dek “kadın” cinsinin örgüte alınmasına karşı koymuş, bu

katı tutum son yıllarda koşulların değişmesiyle ancak çözülmeye başlamıştır.

Ama+zon/Ama+zen sözcüğünün etimolojisini Homer Anadolu Diliyle Konuşuyor adlı

eserimde şöyle vermiştim.

Am/ama/ma (Tr./Arn.) - Dişi, ana, anaç, kaynak; ezeli ve ebedi anatanrıça.

Zen/Zenne (Tr.) - Kadın; pire.zen - kocakarı (bu kocakarı “pir=ermiş, bilge, büyücü, falcı” olmalı.

Zen/zan (Tr.) - Bir sanatı, mesleği icra edenlerin, taraftarların adına gelen “sonek”.

Sema+zen (Tr.) - Mevlevi inancında danslı bir ritüeli icra eden erbap/usta kişi.

Ama+zon/Ama+zen - Ama/Ma inancının geçerli olduğu zamanlarda “dinsel” ritüelleri uygulayan

ve bu “işi/sanatı” icra eden “kadın ruhban sınıfı” olmaları mantıklıdır.

Zene/zenne (Kosova Türkçesi/Arnavutçası) - Kadın.

Son/zon (bazı dillerde) - Oğlu/kızı, birisinin ırkından/ırsından gelen.

Ma+son (Batı dillerinde)- Ana tanrıçanın oğulları (Masonlar “anaerkil”den “babaerkil”e evrildiklerini

düşünmüş olmalılar.

Not: Amasyalı Strabon’un bir atasının, kraldan sonra en yüksek makam olan “Ma” rahibipliğine

dek yükselmiş olduğu yazılmaktadır (Geographika önsözü).

Ahiliğin tarihsel köklerini şöyle bir tabloyla verebiliriz:

Amazonlar/Amasonlar = Anatanrıça Ma/Ama’nın kadın ruhban örgütü.

Tapınaklarını korumak üzere silahlı ordu kurmuşlardır.

Masonlar……………… = 13.yy’da Avrupa’da filizlenen tapınak ustalarının örgütü.

(Erkek egemen mes- İşlerini ve üyelerini korumak üzere Tapınak Şövalyeleri adıyla

lek örgütü) silahlı birlikler kurmuşlardır (zanaat örgütü).

Ahhiyava……………… = Bana göre bu tabloda yer alması gereken meslek örgütü.

Ahilik…………………... = 13.yy’da Anadolu’da kurulan mesleki örgüt.

Bacıyan-ı Rum……….. = Ahiliğin kadın sivil toplum örgütü (gereğinde savaşçı).

(Anadolu kadını Amazonların geleneğini sürdürmüş.)

Tapınak, tekke, zaviye = Tüm bu yapılanmaların (kutsal) ortak toplanma mekânı.

Not: Arkaik/antik çağlarda tapınakların ilk “banka kasaları/bankerleri” olduğu bilinmektedir.

Ahilik, Selçuklu devletinin çöküş yıllarında, XIII.yy. sularında ortaya çıkan örgütlenmedir.

Ahilik; Dönemin zanatkâr ve esnafının, tarihsel derinlikten getirdikleri beceriler, artı estetik

kaygılarla yarattıkları, ustalık ve sanatkârlık isteyen üretimlerini sürdürebilmek, bunların

ticaretinin güvenceli şekilde devamını sağlamak amacıyla, kollektif bir bilinçle ortaya koydukları

sistemdir.

Bu örgütün/sistemin en büyük özelliği, olağanüstü kargaşalığın hüküm sürdüğü durumlarda

ortaya çıkmasıdır. Merkezi otoritenin sağladığı ticaret serbestisi ile güvenlik şemsiyesinin

ortadan kalktığı zamanlarda bu türden örgütlenmelerin ortaya çıktığı bilinmektedir.

Kaotik dönemlerde Ahi şeyhleri, Yönetici Erk’in boşluğunu doldururdu.

8

Bu özellik de bizi, az önce değindiğimiz “Akhaiolar=Ahhiyavalılar” örgütlenmesine

götürecek olan görüşün temelidir.

Ahilik ile ilgili olabilecek kısa bir terminolojiyi şöyle verebiliriz:

Ah= Acı, acı duyulduğunda söylenir.

Ah= Sesin tonuna göre pişmanlık, öfke, özlem, beğenme, sevgi duygularını açıklar.

Ah= İlenmek, beddua etmek, intizar.

Ah vah etmek= Pişmanlığı, üzüntüyü dile getirmek.

Aha, ahbap, ahde vefa, ahdetmek, ahenk, ahret, ahit (30’a yakın söz).

Ahi (Tr.)= Kardeş (Bacıyan-ı Rum=kızkardeş; Mason=kardeş; Ahhiyava=kardeş).

Ahi/Akı/Aki= Yiğit, mert, delikanlı, eliaçık, cömert.

Akıl= Us, düşünme, anlama ve kavrama gücü; âkil= çok akıllı, düşünceli, tedbirli,

maharetli vs, erkek adı; akile= akıllı kadın, kadın adı (burada, kız kılığında saklanan

Akkille/Akile için bir ironi olduğunu bile düşünebiliriz).

Ah/aha/ahi (Tr.)= Kardeş, dini, sosyal ya da ticari dernek/cemiyet kardeşliği.

Ahd/aht, ahid/ahit= Söz verme, yemin, and, anlaşma, ittifak, irade, emir (ahde

vefa, ahdı atik).

Akd/akt-akid/akit= Sözleşme/anlaşma, bağıt, bu anlaşmayı saptayan belge/eylem.

Ah/ahu (Arn.)= Ah/ah almak, hak/hakkı yenen kişinin bedduası, ilenme, acı vs.

Aht (Arn.)= Aht/ahdetmek, ağır yemin/derin öc/intikam alma duygusu.

Akt (Arn.)= Akit/bir gaye uğruna yapılan anlaşma (belge, eylem, iş, görev vs).

Le/leu = Doğmak/doğmuş (Akhil+leu= akıllı/âkil doğan, doğmuş).

Pir= Ahilikte her mesleğin kutsal bir piri vardır (Hititçe “pri”).

(Bu makamın varlığı, Ahilik ile din öğretisi arasında bağ kurmaktadır.

Akhilleus’un da tanrıça oğlu olması bu anlamda önem kazanmaktadır.)

Ahi Evran= Ahibaba/Ahıbaba/Ahubaba (Kurucu Pir).

Rütbeler= Yiğit-Ahi-Nakib-Halife-Şeyh-Şeyhlerin şeyhi (Ahibaba).

Aka=Aga (Osmanlı’nın kurulması sonrasında Ahilik Yeniçeri Aga’sına bağlı).

Yeniçeri ağası= Yeniçerilerde en yüksek rütbe.

Yeniçeri paşası= Vezir yapılan yeniçeri ağası.

I.Murad= Şed kuşanarak Ahi Şeyhi olan padişah (şeyhlerin şeyhi/Agamemnon).

Alperen= Ahilik şövalyesi (uzun kamaları var).

Yiğit alayı= Ahilerin askeri birliği.

Ahi takkesi= Hitit/Fryg külahına benzer Ahi takkesi.

Ahhi+yava sözcüğünün diğer yarısının Türkçe karşılığını şöyle

verebiliriz: (TDK-Yeni Tarama Sözlüğü / yava=yavu=yavı)

Yava=Zayi, yitik, kaybolmuş, kayıp, görünmez.

Yava= Başıboş gezen, sahipsiz.

Yavacı= Sahipsiz, yitik, başıboş hayvan emanetçisi.

Yavıtmak= Kaybetmek, saklamak.

Yava kılınmak= Kaybedilmek, kaybolmak, görünmez olmak.

Yava kılmak= Kaybetmek, yitirmek.

Yava varmak= Kaybolmak, zayi olmak, yitmek.

Yavuk= Yakın akraba (Hitit ve Mısır’da “kardeş” olmalı).

9

Ahhi+yava= Ticaret ve zanaatkârlığın paylaşıldığı dürüst, güvenilir “kardeş” partner/örgüt,

organizasyon, ortak (örn. Mısır firavunu da muhatabına “kardeşim” diye hitap ediyor).

Ahhia+yava= Batı şehir devletlerinin Hitit ve diğer ülkelerle ticaret ve zanaatkarlık trafiğini

düzenleyen, her yerde örgütlenmiş (bu nedenle “yava=görünmez” olan) kardeş kuruluş. Bu

örgütün en tepesindeki “Pir”, Hitit belge-lerine “Büyük Kral” olarak yansımış olmalı.

Not: “Kardeş/ortak” kavramları soyut olduğundan, Hitit dilinde bu kavram “yava” ile karşılanmış

olmalı düşüncesindeyim (yavuk/yavuklu, gibi).

Değerli hocamız Akurgal Anadolu Uygarlıkları kitabında, Hitit çağında “hece”lerin oluştuğunu,

kendisinin de buna öykünerek, Sumerce A+kur+gal= Su+ülke+büyük (büyük su

ülkesi) anlamına gelen soyadını aldığını anlatıyor.

Bu hecelerin her biri, hieroglif yazısında bir sözcüğe denk gelmekteydi. Örneğin; Hattuşili’nin

mührü “büyük kral, Hatti ülkesinin kralı, majeste, tabarna” anlamlarını içerecek şekilde

resimsel harflerle donanmıştı. Bu nedenle, çivi yazısına geçildiğinde “Ha+at+tu+şi+li”

adının aynı zengin anlamlarla yüklü olması kaçınılmazdır.

Türkçe dili “aglutinant=bitişken” bir karakter taşımakta ve “sonek”lerle çalışarak (aynı

hierogliflerin yan yana dizilmesi ile elde edilen eski sözcükler gibi), bu yolla yeni sözcükler

türetilmektedir. Bu nedenle Türkçe, Anadolu kökenli Luvi hieroglif modelin mirasçısı sayılmalı,

eski sözcüklerin anlamlandırılmasında ona rol verilmelidir (anlambilim).

Selçuklu dönemi ve sonrasında, İstanbul’un alınışına dek süren zaman diliminde gelişen

Ahilik örgütlenmesi çok sıkı bir ahlaki disipline sahipti. Ahiliğin ulaştığı erdemler insanlık

sevgisi, doğruluk, dürüstlük, yiğitlik, bağlılık, sır tutma, bilgi edinme, sabır, sadakat, hoşgörü

olarak karşımıza çıkmaktadır (Masonluğun prensipleri ile paralel).

Fuat Köprülü’ye göre; Ahilik salt felsefi, sosyal, toplumsal anlamda bir esnaf örgütlenmesi

değildi. Köylere dek yayılan sistem, sosyal düzeni korumak, ayrıca yardımlaşmayı sağlamak

temeline dayanmaktaydı.

İlginç bir rastlantıyla, bu teşkilat özellikle Sıvas, Kayseri, Ankara çemberi içinde güçlüydü.

Yani tam da Hitit/Hatti’nin merkez topraklarında.

Yayılım alanı ise, Erzincan’dan Balıkesir’e dek uzanıyordu.

Osmanlı’nın kendi düzenini kurması, kargaşalığa son vererek Anadolu’da birliği sağlaması,

ardından ticaret serbestisi ile güvenliğini sağlamasıyla bu örgütlenme yerini “Lonca”

sistemine bırakmıştır.

Bunun miladı da, İstanbul’un Osmanlı’nın eline geçmesi olmuştur.

Ahiliğin, toplumsal düzeni koruyan silahlı güçleri vardı (Tapınak şövalyeleri gibi).

Örneğin İbni Batuta (1304-1377), seyahatnamesinde Ahiyan-el-fityan=kardeş yiğitlerin

zümrelerinden, zaviyelerinden bahseder. Bunlar, yabancıları ağırlar, yedirir içirir; eşkiyalığı

ve eşkiyaları önlemede, onları imha etmede, zalimlerin yardımcılarını katletmede dünyada

benzerleri olmadığını anlatır.

Ahiliğe girenler hem Ahi müridi, hem de bir mesleğe çırak olurlardı (çırak, kalfa, usta).

Bu teşkilat, alım-satım işlerinde birlik, kalitede belirli seviye, güçlü bir ahlak, kazançta ve

belli topluluklarda katılımcılığı korurdu (Masonluk örneğinde olduğu gibi).

Ahilik ahlakının 4 önemli prensibi vardır:

İliada bu prensipleri Akhaların simgesi olan Akhil’e yüklemiştir (Aha=Ahil). At Adam

Kheiron, Akhil’i tam da Ahi üyelerinin ideal özelliklerine benzer değerler ile donatmıştır.

(Hitit belgelerinde adı geçen Hurri/Mitannili Kikkuli’nin öyküsü bu konuda ilk olmalı.)

a - Güçlü ve galip durumda iken affetmek.

Akhil dostu, kardeşi olan Patroklos’u öldüren Hektor’u duelloda öldürmüş, ölüsünü çadırına

dek yerde sürüklemiştir. Priam, ölümü göze alarak, Hermes’in yardımıyla Akhil’in

barakasına dek ulaşır. Akhil, Priam’ın yalvarmalarına dayanamaz ve Hektor’u affederek

naaşını babasına verir.

 

 

 

10

b - Hiddetliyken yumuşak davranmak.

Aynı sahne, kızgınlığından Troya erlerini darmadağın eden savaş makinesi Akhil’in, yeri

geldiğinde yumuşak, insancıl davranabildiğini gösterir. İliada’nın finalinde Priam ile eski

anıları konuşarak birlikte ağlarlar.

c - Düşmana iyilik etmek.

Akhil, Hektor’un gömülme ve ağlama törenlerinin yapılması için savaşı durdurmaya söz

verir. Troyalılar 9 gün hazırlık yaparak ağlayacak, onuncu gün Hektor’un bedeni yakılacak,

11. gün de savaş yeniden başlayacaktır.

d - Kendisi muhtaç iken bile başkasına vermek.

Akhil, tanrıça anası Thetis’in Hephaistos’a yaptırdığı tanrısal silahlarını, zırhını can dostu

Patroklos’a verir. Hektor Patroklos’u öldürerek silahlarını soyar. Oysa, o dönemlerde ve yakın

zamanlarda geleneksel olarak, at+silah+avrat, ucunda ölüm bile olsa başkasına verilmez.

Şimdi, bizleri Ahhiyava’ya yaklaştıracak olan Hitit terminolojisine bakmalıyız:

Bu konuda önderimiz değerli bilim insanı Johann Tischler olacaktır.

Az sonra okuyacağımız tablo Tischler’in Hititçe-Almanca Sözlük adlı eserinin birinci sayfasıdır.

Eserin tamamında ise, herhangi bir sözcük için “Türkçenin içinde yaşamaktadır” anlamında

bir tek değinme yoktur.

Böyle olmasında değerli bilim insanının bir kusuru yoktur aslında, Dünya literatürünün

işleyişi bu yoldadır ve istese de elinden bir şey gelmeyecektir; çünkü bu genelgeçer disipline

göre, Türkçe “Ural-Altay Dili” olduğundan çalışmalara katkı sağlayamaz.

Anlaşılan, bu literatür her neyse, Antik Yunanca’nın Yunanistan’da, Antik Latince’nin

İtalya’da, Shakespeare İngilizcesinin bile artık İngiltere’de konuşulmadığı unutulmuşa

benzemektedir.

Önemli bir kavram da bu kargaşalıkta unutulmuşa benzemektedir; etimoloji biliminin

“anlambilim” dalı.

Türkçenin “dilbilim” özelliklerinin Dünya dilleri içindeki yeri nedir bilemiyorum. Ancak,

Türkçenin “anlambilim” konusunda Anadolu’da konuşulmuş tüm dillerin mirasçısı olduğu

yadsınamaz. Aynı, Amerikan kızılderili gruplarının dillerinden bugünün Amerikan İngilizcesine

ya da Portekiz ve İspanyol dillerine geçen “adlar, deyimler” gibi (Delaware, Susquehanna,

Potamac-New York ile Washington arasındaki hatta geçilen üç nehrin adı).

Tischler’in kitabından alıntıladığım tabloyu sunuyor ve soruyorum, bu tabloda sizlere

tanıdık gelen sözcükler var mıdır acaba?

***Bağlama çalıp şölen yapan bu Hititliler, Kırşehirli Neşet

Ertaş’ın türkülerine benzer ezgileri söylüyor olmalılar.

11

Hititçe/Almanca Sözlük; Johann Tischler.

Aha-ruf=Ses, bağırış. Ah (Tr.)= Acı duyulduğunda çıkan ses.

Ahra (Luv.)-weh, leid, pein= Acı, ağrı, Ah= İlenme, lanet, beddua, intizar.

keder (Wahra ile birlikte kafiyeli). Ahını almak= Birisinin ilenmesini almak.

Ahraman-zustand der pein= Izdırap Ahdetmek= intikam yemini ya da bir işi

ya da acı içinde olma hali (böyle olan). başarma azmi (kahraman).

Ai-ach, weh= Ah, acı, elem. Ah= Acı, elem, üzüntü, dert (ay, vay).

Vai= Dert, acı, üzüntü (vay, ay, vah). Vah= Acı, elem, üzüntü, dert (ay, vay).

Ai-wai-das leid, das weh= Keder, elem, Ah vah etmek= Acı/elem/üzüntü duyma

Aivai= Ayvay/eyvah/ahvah etmek. hali, dertlenmek, pişmanlığı dile getirme.

Vai,ainvain, uvai, vi= Avazlamak, Uvai= Uyvai, uy/vah başıma gelen, uy

haykırmak, bağırmak, anırmak, ulumak, anam uy, bebeklerin doğal ağlama sesi.

viyaklamak, ağlamak. Vi= Viyaklamak, ciyaklamak, zılgıt

Ainvain= Ahvah, ayvay,vahvah. çekmek.

Ahhuwahhuwammi (Luv.)=Anlamı Ah vah eden…..= “wammi”nin anlamı

Ahsa/ahsammi (Luv.)=bilinmiyor. çözüldüğünde karşılığı çıkacaktır.

Vayamman= Yaygara, çığlık. Vayamman =Vaay, vaay, vayaman.

Ahra-magisches formelwort= Sihirle Örn.Neşet Ertaş’ın şarkılarında nakarat;

Wahra= ilgili bir formül sözü (afra-tafra). uy aman, oy anam, vay canına, vay be,

Ahlipakki -eine stoffbezeichnung= vay başıma gelen vs.

Bir kumaş ya da eşya nitelemesi. Vaj (vay/Arn.)= Ani gelen ölüm ya da

Ahrushi/ahursihi (Hurr.)-raucherschale= trajik olaylar karşısında insanların

Tütsü, duman kâsesi/çanağı gibi bir koyverdiği yüksek sesli ve acılı

tapınak eşyası. haykırış, uzun uzun avazlama, ağıt.

Ahrushit (Luv.)-weihrauchgefas= Tütsü, Ai (Arn.)= “Nedir bu başıma gelen”

duman kâsesi/çanağı gibi tapınak eşyası. ünlemi, bırak Allahaşkına!

Ah(a)ri (Hurr.)-weihrauch= Buhur, tütsü Ahar (Tr.)= Yalak, dibek, yemlik, oluk, ark.

Aharra (Luv.)=Anlamı bilinmiyor. Ahar (Tr.)= Yabancı, başkası, gurbet vs.

Aharriyala (Luv.)=Anlamı bilinmiyor. Buhur (Tr.)= Tütsü, dini tör.yak.kokulu ağaç.

Ahhuwatra (Luv.)=Anlamı bilinmiyor. Buhurdanlık (Tr.)=Ahrushi/Ahrushit (Hurr+Luv.).

Aharriyant/A.HUR.riyant/Ahhasammi- Ah rushit (Arn.= Asma dalı (tütsü için yakılabilir).

orakelterminus=Anlamı bilinmeyen bir kehanet sözü.

Tekrar konumuza dönecek olursak:

İliada’nın “Akhaioi/Akhalar” ile “Akhilleus” adını öne çıkarması çok anlamlıdır. Bizlere

açıkça bir mesaj vermekte; bu adlarla Ahhiyava’ya gönderme yapmaktadır. Akha ordusunun

birleşik, bağlaşık bir ordu olduğunu, tek bir ülke için değil, tüm şehir devletlerinin

çıkarlarına hizmet ettiğini bize anlatmaktadır. Akha ordusu Troya’yı fethetmeye değil, oradan

değerli bir varlığı alıp geri dönmeye odaklıdır; bu da “güzel Helen” adında simgeleşen

“insan”dır.

Hitit tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla, o çağlarda insan/zanaatkâr kaçırmaları savaş

nedeni sayılmakta, bu uğurda askeri sefer düzenlenmektedir.

Bunun anlamı:

Balkanlar, Yunan Anakarası, Adalar ile Batı Anadolu zor yıllar geçirmektedir. Kavimlerin

göçleri nedeniyle ilk önce Girit Min devleti parçalanmış, en önemli ticaret erbabı safdışı

olmuştur. Yerine geçen, hakimiyet kurmaya çalışan Mykene kenti devleti, boşluğu doldurmaya

çalışmakta, ancak bu konuda zorlanmaktadır.

Doğa boşluğu sevmez misali; ticaret erbabı/esnafı ticari yaşamını sürdürebilmek için

örgütlenmiş, krallıkların dışında kendi düzenini kurmuştur.

Bu özel ordunun generali, tanrısal giysileri ve silahları olan Akhil; şehir devletlerinin birleşik

ordusunu simgeleyen politik kişilik ise, Mykene kralı Agamemnon’dur. Bu ordunun

amacı ticaretin, insan gücü dolaşımının önündeki engelleri kaldırmaktır.

12

Bu özet bilgiye dayanarak şöyle diyebiliriz:

“Ahhiyava ile Akhaioi/Akhalar Pelasg ülkesi ve Pelasglar paydasında buluşmuşlardır.

Çünkü George Thomson’un haritasından da anlaşılacağı üzere, Pelasglar her iki yakayı da

doldurmuş görünmektedirler.

Bana göre, İliada’da Ahilik=Akhailik teşkilatını onlar kurmuş, başına da Akhilleus’u getirmişlerdir.

Üstelik, “karanlık çağ” gerçeği yaşanırken, Ahhiyavalı saz şairleri atalarının, kendilerinin

ve örgütlerinin yaşamını anlatan sözel öyküleri toplayarak saklamış, en karanlık

yaşam koşullarında İliada gibi olağanüstü bir derlemenin ortaya çıkmasını sağlamış olmalıdırlar.

Öyleyse Pelasglar=Ahhiyavalılar olmalıdır.

Bu noktada gerekli olan bilgiyi bize, “Antik Anadolu Coğrafyası” adlı eserinde hemşehrimiz

Amaseialı Strabon (MÖ.64-MS.21) vermektedir:

“Pelasglar eski devirlerde Europa’nın bir çok yerlerinde başıboş dolaşırlardı. Homer bu

kabileleri Troyalıların denizaşırı olmayan müttefikleri olarak gösterir.

“Pelasglara gelince; Homer Pelasgların sayılarının fazla olduğunu açıkça belirtir. Çünkü o

‘kabile’ değil, ‘kabileler’ demektedir ve yerleşim yeri olarak ‘Larissa’yı açıkça belirtmektedir.

Zamanımızda üç Larisa vardır ve bizim ‘Kyme’ye yakın olanını düşünmemiz gerekir.”

Gerçekte de, Pelasglar daima devletlerin, krallıkların içinde olmuş, “Pelasgia” adlı bir ülke

ya da devlet yönetimi kurmamışlardır. Bu özellik onların değişik örgütlenmeler içinde yer

almış halklar topluluğu olduğunu kanıtlamaktadır. Anadolu’nun batısında ve güneyinde de

Luviler ile iç içe yaşamışlar, bu nedenle yarattıkları değerler Luvi-Pelasg kavramıyla anılmaktadır.

Bana göre, Pelasglar ile Luviler devlet kurmamış, Doğu’dan Batı’ya dek uzanan

hatlar üzerinde kültürü, ticareti ve zanaatkârlığı yönlendiren gruplar olmuşlardır.

Yukarıdan beriye getirdiğimiz savımızın temelini hemen

özetlemekte yarar vardır:

1 - Ele geçen Hitit tabletlerinde (Kültepe), Ahhiyava hakkında “kent, devlet” ya da “ırk,

halk, bölge, yer” adı olduğu konusunda bir işaret yoktur.

2 - Ahhiyava adı, yaklaşık 1450-1200 arasındaki belgelerde geçer (29 tablet).

3 - Hitit belgeleri Ahhiyava konusunda tek yönlüdür, muhataplardan Hitit’e doğru bir

yazışma yoktur (Linear- A/B siyasi değil, envanter karakterlidir).

4 - Genel kanıya göre, Troya MÖ.1275’de güçlü bir depremle yıkılmıştır.

5 - Hitit kralı, Ahhiyava kralına “kardeşim” olarak hitap etmektedir. “Myk+ene” adı Arnavut

dilinde “Mik=dost, yakın; ene=ana” anlamındadır.

Bu anlatımla; Myk+ene= yakın/dost+ana=ana yakını/dostu=kardeş.

6 - Mykenai kenti akropolü dışında bir “tüccarlar mahallesi” saptanmıştır. Bu olgu, Hattuşa

yanındaki Asur yerleşmelerini akla getirmektedir. Bu saptama, her önemli kentin yanında

bir “tüccar/zanaatkâr” yapılanması olduğunu, bunların malların ve işçiliğin/ustalığın sirkülasyonunu

yönettiğini gösteriyor olabilir (günümüzdeki esnaf kooperatif yerleşmeleri gibi).

7 - Büyük kargaşalıklar sonucu önce Minos kültürü tarih sahnesine veda etmiştir

(Yaklaşık, MÖ.1500-1400).

- Mykene, ticaret ustası bu kültürün tüm altyapısını kullanarak tahtına oturmuştur

(Yaklaşık, MÖ.1400-1300).

- Rodos, MÖ.XIII.yy ve sonrasında Mykenai’nin yerini almış.

- Bu durum “kavimler göçü”nün yıkıcı dalgasının sırayla önce Minos’a, ardından

Mykenai’ye ulaştığının habercisi sayılabilir (“büyük kral” yazılı mühür Mykene’den Rodos’a

geçmiş).

- Gelişmelere göre ticaret merkezi sürekli yer değiştirmektedir.

8 - Batı şehir devletleri hiçbir zaman bir imparatorluk olamamış bu nedenle ticaretin güvenliği

daima sorun olmuştur diyebiliriz. Kalifiye eleman temini ve güvenliğin sağlanması

Batı’nın Akhaiolar, Hitit’in Ahhiyavalılar dediği örgüt tarafından sağlanıyor olmalıdır.

13

- Hitit ülkesinin Çin’e dek giden bir arka bahçesi vardır ve Anadolu sürekli bu kaynaklardan

beslenmiştir. O günün Batı dünyasının ise böyle bir şansı yoktur, bu nedenle bilgi ve

beceri Doğu’dan Batı’ya akmıştır.

- Linear-A/B tabletlerinde Batı Anadolu kentlerinden derlenen işçilerden ve onların ustalık

alanlarından söz edilmektedir (şehir adları, kadın-erkek, dokumacı-duvarcı vs.).

9 - Manapa-Tarhunta ile Tawagalava mektupları bu konuya örnek verilebilir (Yaklaşık,

MÖ.1250 - II.Muvatalli ile III.Hattuşili dönemleri):

a - Piyama-Radu II.Muvatalli döneminde Seha ülkesine saldırarak kral Manapa-Tarhunta’yı

yeniyor, ardından Lazpa’ya (Lesbos) saldırıyor. Bir çok zanaatkârı buralardan Batı’ya kaçırıyor.

b - Aynı Piyama-Radu, III.Hattuşili döneminde bu kez Lukka’dan 7000 kişiyi zorla Ahhiyava’ya

götürüyor.

c - Tarihçiler bu nedenle, Piyama-Radu’nun Batı’ya kalifiye işçi sağlayan bir insan taciri

olduğunu, yeri geldiğinde bunları kaçırdığını düşünmekteler.

10 - Bu yazılı belgeler nedeniyle, Millawanda’nın çanak-çömlek, dokuma ve duvar ustalarından,

savaş arabasına dek her çeşitten ögenin karşı ülkelere geçişinde köprü işlevi gören

bir merkez üssü olduğu sanılmaktadır. Bu elemanların bazen gönüllü gittiği, bazen de zorla

kaçırıldığı anlaşılmaktadır.

11 - Bu anlatımlara dayanan savıma göre, “Ahhiyava Esnaf ve Zanaatkârlar Örgütü”, araştırmacıların

“Ahhiyava” olduğunu savladıkları her noktada teşkilatlanmıştı diyebiliriz.

Bu noktalar da belli konularda ihtisaslaşan ustaların eğitildiği, devşirildiği bölgelerdir.

Bu merkezler, günümüzün ticaret merkezleri gibi, çok çeşitli ülkelerde faaliyet yürütüyor,

o yerin insan ve bilgi malzemesini istenilen noktalara yönlendiriyorlardı.

Bu nedenle dokumacılar, taş ustaları, duvar ustaları, heykel sanatçıları, çanak çömlekçiler

hep aynı atelyelerden çıkarak dört bir yana hizmet vermekteydiler. Doğal olarak bazen

de zorla götürüyorlardı. Tüm bu işleri ise, görünmez olan “Ahhiyava Baronları” yönetiyorlardı

(aynı trafiği günümüz ile örnekleyerek verebiliriz).

12 - Ahhiyava’nın “görünmez” olmasının nedeni bu olmalıdır. Arkeolojik bulgulara bakarak

değerlendirme yapan bilim insanları, her yöne dağılmış halde olan bu üretim merkezlerinin,

kalifiye insan kaynağı sayılan bu bölgelerin, yine her merkezin yanında teşkilatlanmış olan

“Ahhiyava” örgütü tarafından yönlendirildiğini gözden kaçırmış olmalılar.

Bunun da nedeni (bana göre), Türkçe ile Arnavutça’nın çalışmanın dışında bırakılması

olmuştur.

Son söz:

Bu anlatımın ana hedefi aslında, Ahi/Ahhiyava birlikteliği merkezinde, ihmal edilen Anadolu’nun

kültürel zenginliğine dikkat çekmektir.

Ahhiyava ve Ahilik benzeri yapılanmalar, insanlara ahlâklı esnaf ve zanaatkâr olmayı

öğretiyor, hatta mecbur bırakıyorlardı. Bu nedenle ele geçen her türlü eski buluntu müzelik

sayılarak korumaya alınmaktadır.

Bu türden estetik kaygıların kaybolduğu günümüzde, bazı örnekler hariç, hangi üretimlerimizin

ileride müzelere konabileceğini düşünmek, insana sadece acı veren bir gerçektir. Bu

nedenle, benzer yapılanmaların, günün koşullarına göre revize edilerek hizmete sokulması,

çocuklarımıza bırakabileceğimiz bir dünya için tek seçenek olmalıdır.

Binlerce yılın genetik ve kültürel kalıtlarını bağrında saklayan Anadolu’nun ışığının tekrar

parlaması dileği ile.

Saygılarımla

Av.İskender Azatoğlu

Kazdağı/İda - 28 Şubat 2015

 

 

 

I

Meraklısına notlar.

Meydan Larousse şöyle yazıyor:

“Arcipelago - Doğu Akdeniz’in eski adı. Batıda ve kuzeyde Balkan Yarımadası, doğuda

Anadolu, güneydoğu ve güneyde Rodos ile Girit arasında kalan bölge. Siklat adaları ile ikiye

ayrılır. Güneyde Girit denizi, kuzeyde esas Arcipelago (Ege denizi) adıyla yer alır.

“Pelasgia - Yunan Anakarası’nın, Peleponnesos’un ve Midilli adasının ilk adı.

“Pelasgiotis - Tesalya’da bölge.

“Pelasgos - Pelasglara adını veren kahraman, Zeus ile Niobe’nin oğlu.

“Pelasgoslar - Yunanlılardan önce Yunanistan ve komşu ülkelerde (Karia, Girit, Sicilya, Güney

İtalya, Etruria) yaşayan halk. Özellikle Tesalya’nın bir bölgesinde yaşayan halk olduğu sanılır.

“Pelasgos Dili - Bazı çağdaş dilbilimciler tarafından (Georgiev, van Windekens, Cornoy) Ege

bölgesinde “Hellen” devrinden önce konuşulan bir dile verilen isim. Yunanca’ya “alt tabaka” dili

görevi yapan bu dil, yer isimlerinde ve mitolojideki özel isimlerde birçok iz bıraktı. Ön Hint-Avrupa

dili olarak kabul edilir. Bu dil ile, “Kelt” ve “İtalik” dillerden önce konuşulan diller arasında bağlantı

kurulmaya çalışıldı.

“Özellikle özel isimlerin etimolojik yorumlanmasında başvurulan bu sistem çok tartışılmıştır”.

Not: Herodot, Atina halkının Hellenleşmiş Pelasgoslar olduğunu söylemektedir.

Pellazg kültürünün mirasçısı olduğunu varsayan Arnavutçada durum şöyledir:

Pellazg (Arn.) - Popullsi qe banonte kryesisht ne pellgun e Egjeut dhe ne krahinat jugore te

Ballkanit para Heleneve e İlireve=Özellikle Ege Çukuru’nda (Havzası’nda) ve Balkanlar’ın güney

eyaletlerinde Helenler ile İlirlerden önce yaşamış halk.

Pell/pellg (Arn.) - Çukur, havali (Edremit Çukuru/Havalisi gibi), bir nehrin ya da kollarının

suladığı alan, ova; etrafı karalar ile çevrili deniz alanları, havza (Akdeniz/Ege Havzası gibi),

dağlarla çevrili düzlük ve ova alanlar.

Not: Ege Adaları’nın ve Ege ile Akdeniz’in en eski adlarından olan Arşipel, Pontus Pellagus,

Arkhipellagus sözcükleri de bu anlamları vermek için kullanılmış olmalıdır.

Myrmidon, Akha ve Danao sözcüklerinin Hititçe ve Türkçe/Arnavutçadaki karşılıkları

şöyledir.

“Homer Anadolu Diliyle Konuşuyor” kitabımda şöyle not almışım:

Myrmidon - Erguvan boyamlı askerler, mor giyenler, morlular (Aeneas/Vergilius).

Mor (Tr.) - Erguvani, menekşe/eflatun rengi; güneş tayfında siyaha yakın olan renk.

Murrm (Arn.) - Mor erguvani renk; don- istemek, sevmek (don=efendi, adonis).

Türkçe’de bu isimden moruk, moruklamak, moruklaşmak, morarmak, morartı, morartmak,

morlanmak, ceset morluğu, morlaşmak, morlaştırmak, morluk, morumsu, morumtrak,

mosmor, mort, mortlamak, mortlatmak, mortoyu çekmek, mortocu, morg vs. gibi sözcükler

doğmuştur.

Morr (Arn.) - Tifo hastalığına neden olan kırmızı renkli parazit (bit/pire) ile mort, murtaja, mortor,

mortje, morth gibi ölüm ile ilgili sözcükler.

Murr, murrm (Arn.) - Mor, siyaha yakın koyu renk.

Arnavutça “murr” ile yakınlık/paralellik kuran Türkçe adlardan bir seçkiyi şöyle

sunabiliriz:

Murt (Tr.)- Mersin ağacı ve yaprağı (ölü yıkama suyuna konur); mürdüm eriği- mor renkli bir

erik cinsi; mürdümük- mor çiçekli bitki; mürver, mındar, murdarağacı- mor meyveli ağaç (ölümü

ve cenaze törenlerini çağrıştırdığına, cadıların uçan süpürgesi görevini üstlendiğine inanılır);

murd, murdar (mundar), murdarhane, murdarlamak vs.

II

Türkçe “mor/mur/mür” ve Arnavutça “murr/murrm” ile ilişkilendirilen tüm antikçağ sözcükleri

(örneğin, “Moros/Morpheus=ölüm meleği” gibi), ölüm, ölümcül hastalık, dinsel ritüel objelerinin

renkleri ile bağlantılıdır. Hiçbir dilde bu olguların anlamı “renk” ile bağlantılı olarak açıklanmaz.

Sözcüğümüzü Eski Anadolu Dilleri’nde arayabiliriz (Johann Tischler-Hit./Alm.Sözlük):

Murdudu (Akk.) - Uyuşturucu/zehirli özelliği olan bitki; murşu - hastalık.

Murina/muri/muriyan (Hit.) - Salkım/üzümsuyu,yığın, küme (üzümü, şarabı ya da benzer

meyve sularını tanımlayan bir ad, büyük olasılıkla siyah/mor salkımı); muriyala - pembe/kırmızı

kuru üzüm; ninda muriyala - kırmızı/pembe kuru üzümden yapılmış ekmek; gış murta - köprü

yapımında kullanılan bir ağaç (örn. “kızılçam” gibi olmalı).

Akkadcadaki “murdudu” adının karşılığında üç aday vardır; Ahududu (Böğürtlen, Ağaççileği),

Ağıağacı (Zakkum) ve Ağıotu (Baldıran). Hepsinin ortak noktası “kırmızı/kızıl/mor” renktir.

Baldıran otunun gövdesinde kırmızı lekeler vardır ve bir çeşidi “zehirli”, diğeri “sakinleştirici”

özelliktedir.

Zakkum’un çiçekleri ve Ahududu’nun meyvelerinin rengi de yine “kırmızı, kızıl, mor”dur. Ayrıca

“murdudu” adı, “Mordut” ve “Mürdümük” anlamına kolaylıkla gelebilecektir.

Hastalık adı olduğu saptanan “Murşu” ise, “Kızıl/Kızamık(Tr.)” ya da “Morr/Murtaja(Arn.)” gibi

ölümcül bir hastalık olmalıdır.

Hitit dilinde, “ninda muriyala=kırmızı kuru üzümden yapılmış ekmek” bize ipucunu vermektedir.

Aynı şekilde “gışmurta” da “Kızılçam, Kızılmeşe” gibi bir ağaç türü olmalıdır. “Muri.yan” adındaki

“yan” soneki ise günümüzde halen kullanılan bir “durum eki”dir (üryan, uluyan, kanayan gibi).

Bu örneklere bakıldığında kanımca, diğer dillere Latinceden geçtiği savlanan bu sözcüklerin

tamamı Anadolu kökenlidir ve “mor-mur” adından türemiştir. Bu nedenle “Mort, Moral, Morg” gibi

sözcüklerin asılları, anaları sayılmalıdırlar.

Akhaiolar (İliada) - Akalar/Agalar; bir amaç uğrunda (akt/ahd) birleşmiş olanlar/ordu.

Aht (Arn.) - Aht/ahdetmek, ağır yemin/derin öc/intikam alma duygusu; akt - akit/bir gaye uğruna

yapılan anlaşma (belge, eylem, iş, görev vs).

Ahd/aht, ahid/ahit (Tr.) - Söz verme, yemin, and, anlaşma, ittifak, irade, emir (ahde vefa, ahdı

atik); akd/akt, akid/akit- sözleşme/anlaşma/bağıt, bu anlaşmayı sapt


'İçerde' dizisinde yürek dağlayan o sahne

Show TV'nin reyting rekortmeni İçerde dizisinde Mert bu hafta her şeyi öğreniyor.

Bal mumu heykel müzesinde o sanatçının heykeli yok

İstanbul'da açılan bal mumu heykel müzesinde her alandan pek çok ünlü ismin heykeli bulunuyor. Tarkan'la görüşmüş olmalarına rağmen müzede heykelinin olmaması dikkatlerden kaçmadı.

Sinemaseverlere müjde, bu hafta 8 film vizyona giriyor

Sinema salonlarında bu hafta 5'i yerli olmak üzere 8 film izleyicilerle buluşacak