Ana Sayfa | KÜLTÜR-SANAT

Hikaye: Ters Akın


Vagif Sultanlı'nın İngiltere'de yayınlanan Yılan Efsanesi kitabından alınmıştır.

Sabah uyanıp balkona çıktığında gözlerine inanamadı: Avlunun düzeni büsbütün bozulmuş, her taraf heykel ormanına dönmüştü.

Ne zamandır içerisini kavuran korkunun sırrı böylece anlaşılmıştı.

Bakır rengine çalan heykeller sabah güneşinin mülayim ışıkları altında parlıyordu. Gözlerinin alışmadığı bu manzara içinin uyuşukluğunu dağıtıyor, yılların hafızasına topladıklarını uçurup götürüyordu.

Sabahın serinliği, canlılığı kaybolmuştu. Heykeller bakır rengine dönerken bacayı da yanmış bakır kokusu bürümüştü. Bu koku burnuna doldukça nefesinin daraldığını, boğulduğunu hissediyordu.

Zamanın hafif meltem kimi sezilmeden akıp geçtiğinin, her şeyin yılların uzak, ulaşılmaz ufuklarında eriyip kaybolduğunun farkında olmamıştı. Şimdi birden bire ömrüne çöken gurubun rengini, ahengini damarlarında hissettikçe bir zamanlar yaşadığı o uzak, ulaşılmaz dünyaya dönmek istiyordu.

Sırrını, sebebini anlayamasa da onun için dünya bu köyde başlayıp bu köyde bitiyordu. Sanki son günlerini yaşıyormuş gibi onunla birlikte köyün de ömrünün bitip tükeneceğini düşünüyor ve buna hayıflanıyordu.

Avluda, bahçede gözüne çarpan her şey ona tuhaf, yabancı görünmekteydi. Gecenin bir yarısı kulaklarına dolan bir fısıltıyla uyanıyordu. Kalkıp balkona çıkıyor, gecenin sessizliğine kulak kesilerek fısıltının nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Ancak balkona çıkınca fısıltılar yavaş yavaş azalıyor, tamamen kesiliyor ve geceyi derin bir sessizlik bürüyordu. 

Geceler avluya, bahçeye inmeye ihtiyat ettiğinden öyle balkondaca karanlığı dinliyordu. Bağı, bahçenin cinler, şeytanlar yuvasına çevrilebileceğini düşünüyor, gecenin esrarı onu korkutuyordu. Dönüp yerine uzandığı anda tekrar fısıltılar duyuluyordu.

O, ne denildiğini, ne konuşulduğunu anlamasa da uykusunu kaçıran bu fısıltıların sırını, sebebini bilmek istiyordu.

Gündüz bahçeye inerek dört bir tarafı sabırla, dikkatle gözden geçiriyor, geceleri onu uyumaya koymayan fısıltıların izini, nişanesini bulmak için her şeye bakıyordu.

İhtiyarın nazarında yalnız ev eşik, kapı baca, bağ bahçe değil, daş kesek, toprak, su hatta gökyüzünü kaplayan bulutlar bile başka renk almış, her şeye bir yabancılık, başkalık ruhu dolmuştu. Bir zamanlar tan yerinin ağarmasıyla kuşların bahçeyi dolduran sesleri şimdi işitilmez olmuştu. Ancak akşam vakti gökyüzü kararmağa başladığında nerden peyda olursa bir küme karga gaklaya gaklaya avlunun üstünde dönüp dururlardı. Kargaların bu dönüp durmaları karanlık çökene kadar sürerdi. Karanlık bastıktan sonra ise kuşlar kim bilir nereye uçup gidiyorlar, ertesi gün yine aynı vakitte dönüyorlardı. Böylece günler geçtikçe bu manzara da tekrarlanıp duruyordu.

Kargalar havada dönüp dururken heykellerin dirilip canlanarak kuşlarla bilinmeyen bir dille temas kurduklarını, bir şeyleri anlatmaya çalıştıklarını hissediyor, içine tedirginlik, korku yayılıyordu. Bu vade heykellerin fısıltıları birbirine karışarak gecenin sessizliğini bozuyordu. Heykellerin sesini duymak için kargalar halka halinde biraz da alçaktan uçuyorlardı.

İhtiyar gündüzleri de gökyüzünde kargaların halkavari izlerini seziyordu. Ona öyle geliyordu ki, kuşlar uçup gittikten sonra onların kanat izleri gökyüzünden silinmiyor ve her gün bu izlerin üzerine yenileri çiziliyordu.

Bahçedeki ağaçlar, çiçekler eski görkemini, kokusunu kaybetmişti. Artık avlu, bahçe çiçek değil, ölüm kokuyordu. Çiçeklerin, ağaçların dibine nerdense sızıp gelen kan birikiyordu. O, kanın topraktan mı, yoksa ağaçların, çiçeklerin gövdesinden mi sızıp geldiğini anlayamıyordu.

Avlu-baca, bağ-bahçe ile birlikte, üstünde gezdiği toprak da ona tuhaf görünüyordu. Toprak can veriyormuş gibi kâh açılıp kapanıyor, kâh ölü gibi düşüp kalıyordu. Sanki ceset üstünde geziyormuş gibi ayağını bahçenin toprağına basmaya yüreği elvermiyordu.

... Şimdi birdenbire bağın bahçenin heykel ormanına dönmesi aylarca, yıllarca içerisini saran rahatsızlığın sırrını açıp dökmüştü.

O, avlu-bacanın önceki manzarasını gözleri önüne getirmek, bir zamanlar bakıp büyüttüğü ağaçların, çiçeklerin nerede gömüldüğünü hayalinde canlandırmak istiyor, ancak geçmişi dağıldığından bir türlü hatırlayamıyordu. Sanki bu yurtta dünyaya göz açmamış, ömrünü, kaderini burada harcamamıştı.

Topraktan göverip çıkan heykellerden nasıl kurtulacağını bilmediğinden iyice şaşırmış, eli kolu bağlanıp kalmıştı. Birbirine benzeyen heykeller yabani otlar gibi bağı bahçeyi sarmış, her şeyi örtüp gizlemişti.

  Bazen toprağı, yeni filizlenmeye başlayan heykellerden temizlemek istiyordu, ancak bahçenin bir tarafını temizleyip bitirmeden, öbür tarafı göverip kalkıyordu. Hem de heykeller öyle hızla çoğalıyorlardı ki, onları temizleyip kurtarmaya vakti, mecali yetmiyordu.

Bağı bahçeyi dolaştıkça canı sıkılıyordu. O, heykelleşen avlunun içinde dolaşan gerilimi kanında, damarlarında hissediyordu. Bahçenin belli bir yerinde herhangi bir heykelin önünde durur, onun ağaç olduğu çağları hatırlar; ruhu, hafızası sızıldardı.

Eli iş tutmaya başladığından beri ekim biçimle uğraşmıştı; geniş bağ bahçe yapmış, türlü türlü meyve ağaçları yetiştirmiş, nadir tohumlar elde etmişti. Ancak şimdi, hayret içerisinde, toprağa diktiği ağaçların, kök atıp filizlenmiş fidanların heykele dönüşmesini seyrediyordu. Bağa bahçeye, ekin yerine hangi tohumu serpmişse, yerden heykel göverip çıkıyordu. Heykellerin göverip çıkmasıyla bağ bahçe çeşitliliğini, renkliliğini, güzelliğini kaybetmiş, aynı renge, aynı şekle dönüşmüştü.

O, bahçenin bir tarafına üst üste yığdığı heykelleri ateşe verip yakmak istese de, ne yaptıysa bir türlü tutuşturamadı. Yakamadığı için her gün biraz daha artan heykel yığınları büyüyordu.

El obanın eli ayağı tutanları gittiğinden köyde in cin top oynuyordu. Boş, ıssız sokaklardan geçerken evlerin rengi, ruhu bilinmeyen kapılarına vurulmuş paslı kilitler burada sanki ezelden hayatın olmadığını hatırlatıyordu. Yıllarca aynı kaderi yaşayan insanların evinden ocağından yüz çevirmesi yüreğini dağlıyordu.

Eskiden ara sıra köyde kendisine yakın bildiği tek tük insanlarla toplanıp dertleştiği günler oluyordu. Bunlar elden ayaktan düşmüş, ömrünün son demlerini yaşayan ihtiyar insanlardı. Her görüşmede pencerelerinden ışık gelen evlerin sayısının azaldığını gördükçe içini hüzün kaplar, köyün son adamına kadar boşalacağı korkusu kalbini kemirirdi.

Yeryüzü tersine dönüyordu. İçinin dağılmış hatıra dünyasında her şey baş aşağı durduğundan hafızasında ne varsa, gözlerine ters şekilde görünüyordu. Ona öyle geliyordu ki, akşamları gökyüzünde daireler çizen heykellerle fısıldaşan kargalar da tersine uçuşuyorlar. Bazen de baştan itibaren ömrünü tersine yaşadığını, yılları tersine harcadığını düşünüyordu.

Akşamların, sabahların çarkı da tersine dönüyordu; gün, akşamın çökmesi ile başlıyor, tan yerinin ağarması ile bitiyordu. Sanki hayatın tabii akışı düğümlenmişti de açılmak için tersine dönüyordu.

* * *

Henüz erken idi, havanın kararmasına hayli vardı. Akşam olsaydı, evlerin pencerelerinden gelen ışıkları görebilir, köyde kaç kişi kaldığını tahmin ederdi.

Ancak akşamın gelmesini beklemeye sabrı olmadığından dikkatle avlu kapısını açarak sokağa çıktı.

İhtiyar gözlerine inanamadı, yolun çevresinde, hendeklerin etrafında, su arklarının kenarlarında heykeller göverip durmuştu.

O, dikkatle, sağı solu heykellerle çevrili yolu adımlayarak köyün alt başına vardı.

Biraz ileride otlak vardı, bahar başından ta güz sonuna kadar köyün malı, davarı burada otlatılırdı. Ancak şimdi bu yerleri tanımak mümkün değildi. Bir zamanlar yemyeşil çimle kaplı otlağı göverip kalkmış heykeller girilmez bir ormana çevirmişti.

İhtiyar ırmağın vadisi boyunca göz alıncaya kadar uzayıp giden heykel ormanını süzdü. Çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği ormanlar heykellerin göverip kalkması ile rengini, canlılığını kaybetmiş, tanınmaz hale gelmişti. Şimdi geçmişini, hafızasını silip süpüren bu heykel ormanını hayret içerisinde seyrediyor, yönünü kaybetmiş yolcu gibi çaresizlik girdabında dövünüyordu.

İhtiyar o yana bu yana göz gezdiriyor, hatıralarının serpildiği bu yerlerde bir işaret, iz arıyordu, ancak ona tanıdık gelen sadece gökyüzünde parlayan güneş vardı, diğer bütün şeyler rengini, canlılığını kaybetmişti.

Güneş hissolunmadan guruba indikçe özlediğini, heykellerin içinde sıkıldığını, nefes almasının zorlaştığını hissediyordu.

Gurubun rengi heykelleri altını renge boyuyordu.

İhtiyar yavaş yavaş geri dönmeye başladı. Birazdan dönüp avluya girdiğinde artık hava kararmıştı.

Balkona çıkıp akşamın alacasında dağın yamacı boyunca sıralanan köy evlerini süzdü.

Köyün son evinin de ışığı sönmüştü.

Köy boşalmıştı.

Bir süre sonra hava kararıp köy büsbütün karanlıklara gark olunca ihtiyarın ruhuna gariplik çöktü. Ona vatan olan bu köyde uzun yıllardan beri ilk yalnız gecesini geçirecekti. En çok korktuğu da işte buydu. Belki de köyün boşaldığını bilmeseydi, geceyi sabah etmek o kadar da zor olmazdı. Zaten yıllardır tek başına yaşıyordu.

 Ancak şimdi...

Eve girse de duvarların üstüne yürüdüğünü hissettiğinden içeride duramadı. Yeniden balkona çıktığında ay doğmuştu. Ayın beyaz ışıkları bakır renkli heykellerin üzerine yansıyarak geceyi benzeri görülmemiş ışıklı meşaleye çevirmişti. Heykellerin aydınlığında bir an ona öyle geldi ki, köy boşalmayıp, aksine çok çok eskiden olduğu gibi sessiz sedasız gece hayatını yaşıyor.

İhtiyarın içindeki panik gitgide büyüyordu. Geceyi bir şekilde sabah edebilse, tan yeri sökülür sökülmez köyü terk edecek, bu yerlerden tamamen çıkıp gidebilecekti. O, insansız bir köyde, mantar gibi biten heykellerin çevresinde tek başına yaşayamazdı.

Yatağına girmeden önce sabırla yol tedariki görmeye başladı. Ancak nereye gideceğini, kime sığınacağını, kendisiyle ne götüreceğini bilmiyordu, birtakım giysiden ve yıllarca boğazından kesip kefenlik biriktirdiği üç beş kuruştan başka hiçbir şeyi yoktu.

Yatağına uzansa da gözlerine uyku girmediğinden geceyi uyanık geçirdi. Elleri ayakları, kemikleri, kasları acıdan sızım sızım sızlıyordu.

Sabaha kadar hayatı bir film şeridi gibi gözlerinden kayıp durdu.

* * *

Tan yeri kızarır kızarmaz kalkıp özenle giyindi, akşamdan toplayıp hazırladığı siyah meşin çantasını omzuna atarak balkona çıktı, ağır ağır tahta basamakları indi ve taşlarla döşenmiş avlunun ortasına doğru ilerledi. Buradan hem ev, hem bahçe net görünüyordu.

Yola çıkmadan önce son kez kendi elleriyle yaptığı, bunca ömür sürdüğü evi, avluyu bacayı, bağı bahçeyi gözden geçirdi. Onun yapıp ettiklerinden bir işaret kalmamış, her şey büsbütün değişmiş yabancılaşmıştı.

Avlu kapısını açıp sokağa çıktığında gözlerine inanamadı. Köyün içerisinde uzayıp giden yol taşların, çalıların arasından göverip kalkan heykellerle kaplanmıştı.

... Yolu ve yol kenarlarını heykellerin arasında zar zor adım atabiliyordu. Yürümek son derece zorlaştığından bazen geçip gitmek imkânsızlaşıyor, yoluna devam etmek için heykellerin biraz seyrek yerlerini arıyordu.

Ve birdenbire vücudunda, el kol hareketlerinde gariplikler hissetmeye başladı. Sanki eli kolu, dizleri, topukları, vücudunun tüm organları uyuşmuştu.

Adımlarını hızlandırarak bir an önce bu yerlerden uzaklaşmak istedi. Ancak ayakları ağırlaştığından onlara söz geçiremiyor, sanki başkasının ayaklarıymış gibi isteğine, iradesine tabi olmuyordu.

Kendini toparlamak için uğraştıysa da bir türlü başaramadı.

Aklına gelen korkunç fikirle büsbütün sarsıldı: O, heykele dönüşüyordu.

Kiev - Harkov – Bakü

 

Vagif SULTANLI 

Bakü/Azerbaycan

 

Türkiye Türkçesine aktaran Hayri Ataş


'İçerde' dizisinde yürek dağlayan o sahne

Show TV'nin reyting rekortmeni İçerde dizisinde Mert bu hafta her şeyi öğreniyor.

Bal mumu heykel müzesinde o sanatçının heykeli yok

İstanbul'da açılan bal mumu heykel müzesinde her alandan pek çok ünlü ismin heykeli bulunuyor. Tarkan'la görüşmüş olmalarına rağmen müzede heykelinin olmaması dikkatlerden kaçmadı.

Sinemaseverlere müjde, bu hafta 8 film vizyona giriyor

Sinema salonlarında bu hafta 5'i yerli olmak üzere 8 film izleyicilerle buluşacak