Ana Sayfa | Mustafa Öz

Maşala

Mustafa ÖZ


Mustafa Öz

Bazı değil, çok değerlerimizi unuttuk. Kültürümüzün nadide değerlerini, binlerce yıldan beri oluşturduğumuz anane, gelenek ve göreneklerimizi halada unutmaya devam ediyoruz. 

Dünyanın malı dünyada kalır derdi anacığım. Asıl miras kişinin ardında bıraktığı hatırasıdır. İyi olan iyi adıyla anılır, kötü bir anılır, iki gün sonra unutulur gider. Sizler hep iyi olun yavrularım derdi hep, çilekeş anam. Bu kadar uzun yıllar geçmesine karşın; aynı zamanda hiç okuyup yazması olmayan, ama hayatın çileleri ile yoğrulmuş anamın ibretlik sözleri her geçen gün karşıma gerçekler olarak çıkıyor.

Bu günün eğlencesi her ne kadar internet, TV, sinema olsa da bunlar insanları toplumdan soyutlama yoluna giden ucuz vakit öldürme araçları olmuş haldeler. Özellikle internet ve televizyon; insanları birey olarak kendi içine hapsetmiş, toplumdaki dayanışma ve birlik ruhunu öldürmüş durumda. Nedeni ise gayet basit; artık insanlar eğlenirken bile doğal olanı değil, sanal olanı, kendi içinde olanı değil, hazır olanı seçer oldular. 

Özellikle benim doğup büyüdüğüm Burdur’un Çavdır İlçesinin Ambarcık köyünde biz kendimizce çok şanslıydık. Çünkü bizim çocukluğumuzda köyümüzdeki odalarda (Bin seneden fazla olan tarihi ile irice bir köydü Ambarcık. Her mahallenin kendine ait köy odaları vardı. Bizim mahalledekinin adı Solaklar Odasıydı. Yukarı Mahallede Taş oda, meydanda ise Hatıplar Odası vardı.) özellikle kış gecelerinde toplanılır, sohbetler edilir, namazlar kılınır, kavurga (buğday, nohut ve mısırdan yapılma kışlık çerez) yenilir, taş değirmende dövülmüş kahveler içilir, eğlenceler tertip edilirdi. İnsanlarımız birbirini görür, dertleşir, sorunlar ortaya yatırılır, ortak çözümler üretilirdi.

Hakikaten o yıllar yokluğun, kıtlığın ve bir o kadarda bolluğun hüküm sürdüğü yıllardı. Yokluk vardı; yollarımızı bile çok kötüydü, elektriğimiz yoktu. Köyümüzün ortak kullanım suyu bile 1972 de gelmişti. İlçeye ulaşmak için üç köyün gittiği yol bırakın asfaltı eşeklerin zor gittiği bir yoldu. Doktor yoktu mesela. Telefon yoktu. En yakın PTT şubesi 13 km. ötedeki Çavdır nahiye merkezindeydi. Kıtlık vardı; ilaç bu kadar çok değildi. Hayvanlarımı her sene yazın Tabak (Şap) hastalığına yakalanırdı. Baytarlar bu kadar çok değildi. En yakın 30 km uzaktaki Gölhisar ilçesinde hükümet veterineri vardı. Çiçek yağı bilinmezdi, anamgilin süt makinesinde çektikleri sütün yağı bilinir, onu kullanırdık. Ha birde sahilden (anam rahmetli seğil derdi Fethiye, Dalaman, Antalya taraflarına) gelen zeytin yağları olurdu. Margarini bilmezdik mesela. Kanser hastalığı da yoktu ya hani. Ama bolluk vardı, bereket vardı o yıllarda! Sevgi boldu, saygı, kardeşlik, dürüstlük boldu! İnsanın insana saygısı, 60-70 yaşındaki koca koca adamların bizim gibi yeni yetmelere bile gösterdikleri bir saygı vardı. İnsanlık boldu anlayacağınız!

Çoğu zaman kış akşamlarında odalarda kılınırdı akşam ve yatsı namazları. Evlerden getirilen yemekler coş edilir (ortaya toplanır) hep beraber akşam yemekleri yenilirdi. Namazların adından kimisi bir köşede uyuklar, kimisi eski hatıratını, askerlik ve seferberlik günlerini anlatırdı. Hele hele seferberlik günlerini anlatanların bir anlatmaları olurdu ki; gözlerinden yaşlar sicim misali akardı ya, sadece görenler bilir. Bazen de namlı avcılarımız yaptıkları avları anlatır, neşe olurdu meclise. Pıynar odunları, ardıç kütükleri ocakta kütür kütür yanarken bilenler bağlama ile türkü söyler, eski hikayeler anlatılırdı. 

İnsanlarımız sosyalleşmenin, bir arada olmanın, dertlere çözüm üretmenin yani kısaca sorumluluk almanın hazzını yaşardı köy odalarında. 

Eskiden köyümüzde düğün üç gün olurdu. İmece ile kız yada oğlan evine düğün odunu edilmeye gidilir, Cuma akşamı (Perşembe gecesi) Bayrak Başı yapılır, ertesi günü Cuma namazından sonra davul vurulurdu. Cuma gününün akşamında kına yakılırdı. Kına yakılması ayrı bir yazımızın konusu olacak kadar önemli ve ayrıntılıdır. Bunu bir başka zaman yazalım inşallah. 

Düğünün ikinci günü –ki genelde Cumartesi günüdür- çeyiz ve maşala yapılırdı ki; bu gün eğlencenin doruğa çıktığı gündür. Çeyiz dediğimiz olay kız evinde kız ve oğlan evlerinin ortaklaşa yaptığı gündüz ve gece olmak üzere iki defa yapılan sadece köyün kadınlarının yaptıkları eğlencenin adıdır. Bu eğlencede kadınlarımız delbekçi adını verdikleri kadınların tef, darbuka veya metal leğen ile yaptıkları ritimle oynarlar, ISPA dediğimiz erkek kılığına girmiş kadınlarımızın yaptığı şaklabanlıklara gülerler. Köyün erkekleri ise genellikle köyümüzün Oda Önü denilen en merkezi yerinde toplanırlar, (bu toplanma ikinci günün akşamında yapılır.) ortaya büyükçe bir ateş yakılır. Burada Maşala oyunu oynanır. 

Maşala için bir deve gereklidir. Üç insan üzerlerine örtüler örtülerek devenin gövdesini oluştururlar. Devenin boynu içinde hayvanların kışın yemesi için toplanan otlardan deve boynu yapılır. Devenin ağzı bile ihmal edilmez. Uzaktan bakınca gerçek bir devedir sanki. Deveyi çeken çelimsiz ve boyu kısa birisi bulunur. Bu arada seyircilerin arasında dolaşan külcü vardır. Onun işi insanları güldürmektir. Bacaklarının arasına bir keçi bacağı bağlamıştır. Boyuna asılı torbanın içinde kül vardır. Zaman zaman külü elleriyle sağa sola savurur. Köyün her yaştan delikanlılarının katıldıkları bir orta oyunu oynanır.  Genellikle o yöreye has geçmişte anlatılan bir hikayenin canlandırması olan bu orta oyununun ardından ikramlar yapılır ve oyunlar oynanır. Her yaştan insanımızın katıldığı MAŞALA oyunu aynı zamanda sosyal barışın da teminatı gibidir. Çünkü bu oyunda çok kez dargınlar barıştırılır, kırgınlıklar unutulurdu. 

Şimdi düşünüyorum da; bizler gerekten çok şanslı bir nesildik. Çünkü en azından çocukluğumuzu ve gençliğimizi yaşayabildik!