Ana Sayfa | Necdet Sivaslı

Kıbrıs sorunu hakemlik ve Arabuluculukla çözülemez

necdet Sivaslı


Necdet Sivaslı

Kıbrıs sorunun çözümü bugünlerde yine gündemden düşmüyor. Ancak,yapılan tüm çalışmalara ve çabalara rağmen iki toplum arasında bir orta yol bulunamıyor. Özellikle de Kıbrıs Rum tarafının AB üyesi olmasından sonra sorunlar da bir kilitlenme yaşanmaya başladı.

 

Gazi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Soyalp Tamçelik, bugüne kadar Kıbrıs ile ilgili çok önemli çalışmalara imza attı. Kıbrıs sorunun çözümü konusunda da görüşlerini açık şekilde dile getirdi. Tamçelik, Kıbrıs konusunda yaptığı son açıklamasında  “Kıbrıs’ta, ABD ve AB patentli çözüm yöntemleri Türk tarafının aleyhine olabilir. Bunun yerine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde çözüm arayışını esas almak Türk tezi açısından daha az sakıncalıdır” diyerek yeni bir tartışmayı da başlatmış oldu.

 

Doç.Dr. Soyalp Tamçelik, bugüne kadar Kıbrıs’ta iki toplum arasında bir anlaşmanın yapılamamasının ana nedenlerine de değiniyor. Kıbrıs sorunun hakemlik ve arabuluculuk ile kolay şekilde çözülemeyeceğine de dikkat çekiyor. ABD ve AB patentli çözümleri de sakıncalı olarak değerlendiriyor.

 

Tamçelik’in Kıbrıs konusundaki görüşlerini son derece önemsiyoruz. Konu ile ilgili açıklamalarını da sizlerle paylaşmak istedik:

 

“Türk tarafının her ne kadar savunduğu tezler hukukî yanı güçlü ise de ‘arabuluculuk’ ve ‘hakemlik’ müessesesi ile çözülmesi oldukça zordur. Bu yöntem, tarafların siyasî olarak anlaştıkları, fakat geçici yönetimde veya uygulama döneminde ortaya çıkan fiilî sorunların hâlli için yeterli olabilecektir.  Devletler, kendileri ile ilgili sorunların başkaları tarafından karara bağlanmasını istemedikleri gibi çatışan taraflar arasında uyuşmazlığın siyasî nitelik taşıması nedeniyle bunların salt hukukî açıdan ele alınması veya çözüme kavuşturulması sanıldığı gibi kolay işlem değildir. Bu yüzden devletler arasındaki anlaşmazlıkların, bireyler arasındaki anlaşmazlıklarla karşılaştırılmaması gerekmektedir.

 

Kıbrıs meselesi, bir yandan etnik, bir yandan toplumsal, bir yandan da hukukî, ancak bir yandan da siyasî bir mesele olarak kayda geçmiştir. Özellikle bu yönü ile Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz’de Filistin meselesinden sonra çözülemeyen ikinci en büyük meseledir. Ancak bu mesele, başta Filistin meselesi olmak üzere diğer meselelerden farkı bir boyutu vardır. Bu yönü ile Kıbrıs meselesi, uluslararası barışı ve güvenliği tehdit edecek bir konumda değildir. Sadece bölgesel istikrarı bozması ve ilgili tarafların NATO gibi savunma ittifakı içinde sıkıntı yaratmasından öteye geçmeyen Kıbrıs meselesi, AB sürecinin başlamasıyla boyut değiştirmiştir. Zira AB üyesi olan Kıbrıs’ın bölgesel barışı ve istikrarı temin etmesi beklenirken hidrokarbon kaynaklarının çıkartılması, bölüşülmesi ve pazarlanması nedeniyle yeni bir istikrarsızlık adası olarak dikkatleri çekmiştir.

 

Aslında gerek BM’nin, gerekse AB’nin uyguladığı yöntemlerin hemen hepsi Kıbrıs’taki sorunun bir an önce çözülmesine yönelik olduğu söylenebilir. Ancak ilk kez Butros Gali’yle birlikte yeni bir süreç başlamıştır. Bu sürecin iki ana unsuru ‘hakemlik’ ile ‘müzakereciliktir’. Ardından Kofi Annan da bu yöntemi uygulamış ve oluşturulan planda aktif rol alarak, tarafların anlaşamadıkları konularda en son karar alma ve gerekli hükümleri yazma yetkisine kavuşmuştur. Ancak bugüne kadar uygulanan bütün yöntemler, Kıbrıs meselesinin çözümünü sağlamamış, aksine içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olmuştur.

 

Özellikle Kıbrıs konusunda tehlikeli bir başka yaklaşım daha vardır. O da mevcut meselede soğukkanlılığı ve sağduyuyu devre dışı bırakmak ve infiale kapılmaktır. Günümüzde hiçbir devletin gücü, ne olursa olsun kendisini uluslararası camiadan soyutlaması veya belirli kuralların dışına çıkabilecek davranışları benimsemesi doğru ve sonuç verici bir yaklaşım değildir. Bu bakımdan haksız davranışlara kızıp, başlamış ve devam eden müzakereleri kesmek pek tercih edilmemiştir. Dolayısıyla BM nezaretinde yapılan müzakereleri, Türk tarafının boykot etmesi pek düşünülecek bir yaklaşım değildir.

 

Kıbrıs sorununda Genel Sekreter’in görev boyutunun bir tür ‘hakemliğe’ dönüştüğü görülmüştür. Oysa Genel Sekreter’e başlangıçtan beri verilmiş görev, ‘iyi niyet’ misyonudur. Aslında bu gelişmeye, Türkiye’nin ciddi bir şekilde karşı koyması gerekmektedir. Türkiye’nin, Genel Sekreter’in görev algısını değiştirmiş olması ve önerilen unsurların, Kıbrıs’ın geçmişinde yaşanılan trajediyi engellemekten uzak olacağını anlatması gerekecektir. Her şeyden önce Genel Sekreter’in, etnik sorunları bulunan ülkelerindeki yanlış uygulamaların nasıl patlamalara neden olduğunu ve son gelişmeler ışığında bunun ne kadar önem taşıdığını algılaması elzemdir.”

 

İşin bir başka boyutuna da değinelim:

 

Kıbrıs Rum kesimi AB üyeliğini kullanarak Türk toplumu üzerinde egemenlik kurmak istiyor. Batı’nın da desteği ile Kıbrıs’ı bir Yunan adası haline sokmayı hedefliyor. Siyasi desteği sağlayan Kıbrıs Rum tarafının bir oldu-bitti ile hedeflerine ulaşmasının önündeki en büyük engel Türkiye’dir.

 

Ancak, Türkiye Kıbrıs konusunda önüne konulmak istenilen tuzaklara bugüne kadar düşmedi. Yavru vatanın koparılmamasını ve burada yaşayan soydaşlarımızın hak ve hukuklarının korunmasında gereken özeni de gösterdi. Adada iki toplum arasındaki sorunların barışçı, eşit ve hukuk çerçevesinde çözümü konusunda ısrarcı oldu.

 

Biz bu açıdan Tamçelik gibi Kıbrıs sorununu ve çözüm yollarını çok iyi analiz eden akademisyen ve aydınların bu tür açıklamalarını önemsiyoruz. Yol gösterici olarak da değerlendiriyoruz.