Ana Sayfa | SİYASET Türkiye

Özgür, Türkiye Kıbrıs’ta misafirdir

CTP UBP koalisyonunu Birikim Ozgur

CTP UBP koalisyonunu önemli bir hadise olarak değerlendiren Birikim Özgür, Başlamak yolun yarısıdır. Yine aynı şekilde, inanmak da yolun yarısıdır denir bazen. İki büyük parti bu zor kararı vererek yolun yarısını kat etmiş oldular dedi.

Avrupa Ajansı (AVA) Yurdagül ATUN/Lefkoşe-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, CTP-UBP koalisyonunu “önemli bir hadise” olarak değerlendiren Birikim Özgür, “Başlamak yolun yarısıdır. Yine aynı şekilde, inanmak da yolun yarısıdır denir bazen. İki büyük parti bu zor kararı vererek yolun yarısını kat etmiş oldular” dedi. İki partinin de önemli bir eşiği aştıklarını ifade eden Özgür, her iki partide de, inanç, kararlılık ve iyi yönetim noktalarında sıkıntılar oluşması halinde, bunları aşıp yakalanan momentumun heba edilmemesini sağlayacak birikimin olduğunu belirten Özgür, 1974’ten sonra oluşan bozuk düzeni değiştirmek zorunda olduklarını vurguladı.

“Bütçede 55 milyon TL olan ek mesai harcamalarında 80 milyon TL’yi aşıyorsak, pek çok alanda bütçede karşılığı olmayan harcamalar yapmamıza yol açan birtakım yapısal bozuklukları düzeltemiyorsak, günün sonunda Türkiye’ye avuç açar pozisyondan kurtulamayız” diyen Özgür, Kıbrıs Türkünün, onuruna sahip çıkması gerektiğini vurguladı. Bunun için bedel ödenmesi gerekse dahi bütçede karşılığı olmayan harcamalar yapılmamasını sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirebilmesi gerektiğini ifade eden Özgür, Özker Özgür ve Hakkı Atun ile Tansu Çiller arasında geçen bir diyalogu örnek verdi.

Türkiye’nin, gerek uluslararası alanda kurduğu ilişkilerde, gerekse Kıbrıs çözüm sürecinde, Kıbrıs’taki askeri varlığının bir sorun olarak algılanmasını tercih etmediği kaydeden Özgür, “Türkiye, Kıbrıs’ta misafirdir. Bizim misafirimizdir. Bu kalıcı değil geçici bir durumdur” dedi. Özgür, bu misafirliğin, çözüm aşamasında, adadaki Türk-Yunan dengesinin gözetilmesi ve Türkiye’nin stratejik çıkarları hilafına bir çözüm formülünün gündeme gelmemesi adına çözüme kadar devam edeceğine vurgu yaptı.

 CTP milletvekili Birikim Özgür, Haberal Kıbrıslı Gazetesi’ne konuştu. CTP-UBP koalisyonundan Kıbrıs sorununun çözümüne kadar birçok konuda değerlendirmelerde bulunan Özgür, babası Özker Özgür’ün en büyük hayalini ve en üzüldüğü günü açıkladı.

 

 

**** “Türkiye Kıbrıslı Türklerin tepkisinden ürküyor diye bizim burada bilhassa Türkiye’den elde ettiğimiz kaynakları geleceğe dönük değerlendirmek yerine günübirlik harcamaya çalışmamız Türkiye’ye değil bize zarar veriyor”

 

*** “500 milyon TL’ye yakın bir hibeyi siyaset iyi değerlendirememişse, iç dinamiklerimizin bu noktada devreye girmesi ve bunun hesabını sorması gerekir ki siyasette de taşlar yerli yerine oturabilsin”

*** “Siyasetçilerin başarısızlıklarını ya da basiretsizliklerini sendikalara mal etmek bana göre yanlıştır. Bu bir nevi softa şaşırtmacasıdır. Yapısal sorunları aşma sorumluluğu biz siyasetçilere aittir, sendikalara değil…”

 

*** “Bütçede 55 milyon TL olan ek mesai harcamalarında 80 milyon TL’yi aşıyorsak, pek çok alanda bütçede karşılığı olmayan harcamalar yapmamıza yol açan birtakım yapısal bozuklukları düzeltemiyorsak, günün sonunda Türkiye’ye avuç açar pozisyondan kurtulamayız”

 

*** “Tansu Çiller, “Sizin Konya ilinden ne farkınız var? Onlara yoksa size de yok!” diyerek karşılık vermişti Atun ve Özgür’e…”

 

*** “Türkiye’nin bize vaat ettiği ve reformlarımızla ilişkilendirdiği 195 milyon TL’lik kaynağı biz kullanamadık”

 

 

Soru: Öncelikle CTP-UBP koalisyonu, 39 sayısıyla reform sayılabilecek yasa değişikliklerini hayata geçirme gücüne sahip. Size göre bu fırsatı değerlendirmek mümkün olabilecek mi? Yoksa partisel ilke ve görüşler öne çıkıp, bu fırsatın tepilmesine neden olur mu?

İki büyük partinin ellerini birlikte taşın altına koymuş olması başlı başına önemli bir hadisedir. 1974 sonrasında oluşturduğumuz bozuk düzeni değiştirmek zorundayız. Kıbrıs Türk halkı mevcut yapıdan çok daha iyisine layıktır. Partizanlığı, adam kayırmacılığı ve benzeri hastalıklarımızı kamu yönetiminden söküp atmak ve her alanda adaleti, eşitliği ve özgürlüğü sağlamak için bir yerden başlamamız gerekiyordu. Türkçede güzel bir tabir vardır. Başlamak yolun yarısıdır. Yine aynı şekilde, inanmak da yolun yarısıdır denir bazen. İki büyük parti bu zor kararı vererek yolun yarısını kat etmiş oldular. Bu çok önemli bir aşamadır. Şimdi değişime inanmak ve süreci iyi yönetmek gerekiyor ki tam manasıyla başarıya ulaşılabilsin. İnanç, kararlılık ve iyi yönetim noktalarında sıkıntılar oluşması halinde bunları aşıp yakalanan momentumun heba edilmemesini sağlayacak birikim her iki partide de vardır.

“2004 öncesi ve sonrasında değişim yaşadık”

Soru: Siz, değişim şart diyenlerden ve bunu cesaretle dile getirenlerden birisiniz. Ülkede sağlık, vatandaşlık, eğitim ve birçok alanda, radikal bazda değişikliklere ihtiyaç olduğu aşikar ancak değişim nereden başlamalı? Sizin öncülünüz nedir?

Onlarca ülkenin değişim süreçlerini detaylı şekilde inceledim. Konjonktüre göre öncelikler değişebiliyor. Eski Sovyet ülkelerinin yaşadığı değişim süreci farklı aşamalar içeriyordu. AB üyeliği öncesi ve sonrasında ülkelerin yaşadıkları tecrübeler de çok farklıydı. Bizim ana değişim hedefimiz doğrudan Kıbrıs sorunu ile ilişkilidir. Biz 2004 öncesi ve sonrasında ciddi bir zihniyet değişimi yaşadık. Barış ana toplumsal projemiz oldu. Son Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçları bu projeden vazgeçilmediğinin göstergesidir. 2004 sonrasında bir dönem AB uyum süreci bağlamında birtakım değişim denemelerini tecrübe ettik. Kıbrıslı Rumların AB ile ilişkilerimizi engelleyen tavırları nedeniyle süreci ilerletemedik. Gelinen aşamada Türkiye ile ilişkilerimiz ve kuşkusuz iç dinamiklerimiz değişimin motorları oldu. Kıbrıs sorunu çözülürse yeni bir konjonktürde değişimi çok daha farklı koşullarda konuşuyor olacağız. Ancak varoluş mücadelesi veren bir halk olarak muhatabımız, ister AB ister Türkiye olsun, siyasi varlığımızı, onurumuzu, kimliğimizi ve kültürümüzü korumak ve gelecek nesillere aktarmak için kendi iç dinamiklerimizle önceliklerimizi belirleyebilecek olgunluğa erişmemiz şarttır. 

       “Hayal kırıklığı içinde olduğumu itiraf etmek durumundayım”

Bu anlamda bireysel olarak bir hayal kırıklığı içerisinde olduğumu itiraf etmek durumundayım. Türkiye’nin bize vaat ettiği ve reformlarımızla ilişkilendirdiği 195 milyon TL’lik kaynağı biz kullanamadık. Bu kaynakla belki de iç borç ödeyecektik. Çocuklarımızın sırtındaki ağır yükü bir nebze hafifletebilecektik. Yine iç borç faiz ödemeleri için Türkiye ile imzalanan programda yer alan 300 milyon TL’yi de kullanma şansımız olmadı. Bireysel düşüncem odur ki pek çok alanda güzel icraatlara imza atabilmenin birinci koşulu iç ve dış kaynaklarımızı etkin ve verimli kullanmayı önemsemek ve siyaseti de buna göre şekillendirebilmektir. 500 milyon TL’ye yakın bir hibeyi siyaset iyi değerlendirememişse, iç dinamiklerimizin bu noktada devreye girmesi ve bunun hesabını sorması gerekir ki siyasette de taşlar yerli yerine oturabilsin.

 “Milletvekillerine yüzde 3 artış verdik”

Soru: “Kendi kendine yeten, ayakları üzerinde duran bir yapı” her eylemde değişik şekil ve hareketlerle dile getiriliyor ancak ayaklarımız üzerinde duran bir yapının oluşturulmasına ne kadar hazırız? Örneğin, “ayaklarımız üzerinde durabilmek istiyorsak giderlerimizi kısmalı, daha fazla çalışmalıyız” dendiğinde bu lafları diline pelesenk edenlerin “tabi, üzerimize düşeni yaparız” demelerini bekliyor musunuz? 

Biz tam iki yıl önce seçime girerken kamuda tasarruf vaadinde bulunmuştuk. Bakanlıkların kendi cari harcamalarını yarı yarıya azaltmayı başardık. Personel harcamalarında ve benzeri harcamalarda eşel mobil uygulamasını devam ettireceğiz demiştik. 2014’te bunu uyguladık. “Milletvekillerine yüksek maaş artışı yapılıyor” eleştirisi gelince 2015’te hayat pahalılığı üzerinden hesaplanan toplam meblağı tüm çalışanlara eşit dağıtıp kamu çalışanları arasında düşük gelirlilere ilave refah payı artışı yaptık. Son 7 ayda ilkokul mezunu kamu çalışanlarının başlangıç maaşlarını yüzde 20, öğretmen maaşlarını yüzde 15 artırırken, milletvekillerine sadece yüzde 3 civarında artış verdik. Bu sürdürülebilir bir uygulama olmamakla birlikte düşük gelirli kamu çalışanları açısından ciddi bir açılım yapmış olduk. Kamu çalışanları eşel mobil, barem içi artış ve terfilerle birlikte düşünüldüğünde hayat pahalılığına karşı gelirlerini muhafaza etmiş oldular. Hedefimiz, kamu çalışanlarını fakirleştirmeden, ekonomik büyümeye bağlı olarak katı bütçe yapısını düzeltmektir. Kuşkusuz kamumuzun verimliliğini artırmak da ortak toplumsal hedefimizdir. 

 

 

“Geç kaldık…”

Bu konuda geç kaldık. Kamu görevlileri yasasının en kısa sürede Meclis’ten geçirilmesi gerekiyor. Gerek kamuda gerekse özel sektörde çok daha iyi ücretler için hep birlikte ekonomik büyümenin gereklerine odaklanmamız gerekiyor. Üretimin arttığı koşullarda adaleti sağlamak çok daha kolay olacaktır. Ortada böylesi önemli bir toplumsal hedef varken kısır tartışmalar yerine somut kazanımlar üzerinden bu süreci ilerletmek sanırım en doğrusudur.

 “Siyasetçilerin basiretsizliklerini sendikalara mal etmek yanlış”

Soru: Sendikaların yetkilerini aştığı konusunda eleştiriler var. Sendikal hakların başladığı ve bittiği yerlerin altını çizmek gerekmez mi?

Sendikaların toplumsal yaşamda önemli bir rolü vardır. Örgütlü toplum, güçlü toplumdur. Bu düşünceyle hükümet programında özel sektörde sendikalaşmanın teşvik edilmesine dönük hedeflere yer verilmiştir. Yasalarımızda sendikaların yetki ve sorumlulukları açıktır. Siyasetçiler katılımcılıktan ödün vermeden belli aksaklıkları düzeltmeye dönük adım atmakla mükelleftir. Siyasetçilerin başarısızlıklarını ya da basiretsizliklerini sendikalara mal etmek bana göre yanlıştır. Bu bir nevi softa şaşırtmacasıdır. Yapısal sorunları aşma sorumluluğu biz siyasetçilere aittir, sendikalara değil. Herkes sorumluluklarını bilirse örgütlü ve üretken bir toplum olma hedefimize ulaşabiliriz.

“Kemer sıkma politikamız yok”

Soru: Hükümet programlarındaki kemer sıkma politikalarının gerekliliğini topluma anlatabilmek için nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Bugüne kadar hiçbir hükümet programında kemer sıkma politikalarına yer verilmedi. Yeni hükümet programında da herhangi bir kemer sıkma politikası yoktur. CTP, 1970’li yıllarda “Bütçe Meclis’e” diyordu. Demek ki o dönemlerde bütçemiz Meclis’te görüşülmüyordu bile. Bugün böyle bir sorunla karşı karşıya değiliz. Her yıl bütçe yasası Meclis’te 2 ay boyunca görüşülüp siyasi onay alıyor ve uygulanıyor. Bugün ise “bütçede karşılığı olmayan harcamalar” siyaseten demokrasimizi zayıflatmaktadır. Bütçede 55 milyon TL olan ek mesai harcamalarında 80 milyon TL’yi aşıyorsak, Tarım alanında ve pek çok diğer alanda bütçede karşılığı olmayan harcamalar yapmamıza yol açan birtakım yapısal bozuklukları düzeltemiyorsak, günün sonunda Türkiye’ye avuç açar pozisyondan kurtulamayız. Bu da demokrasimize ciddi zarar veriyor. Bu yapısal sorunları düzeltmenin siyasi bir bedeli olabilir. Ancak hiçbir bedel, toplumsal onurumuzdan daha önemli değildir. Gerekirse bir daha seçilmemek pahasına bu bedeli ödemeyi göze alarak siyaset yapmakla mükellefiz. 1994 öncesinde Türkiye ile ilişkilerimiz bağlamında toplumsal onurumuzu ve kimliğimizi korumak adına dişe diş mücadele yürütmeyi göze alan CTP’nin, 1994’te DP-CTP hükümeti döneminde kamumuzun cari harcamalarındaki sıkıntıları aşmak için dönemin Türkiye Başbakanı Tansu Çiller’e yaptığı ziyaret ve orada gerçekleşen diyalog tarihe not edilmelidir. 

 

 

“Özker Özgür ‘hayatımın en kötü günü’ demişti…”

Özker Özgür, yaşadığı bu tecrübeyi, sonraları, “hayatımın en kötü günü” diyerek anlatmıştı yakın arkadaşlarına. Tansu Çiller, “Sizin Konya ilinden ne farkınız var? Onlara yoksa size de yok!” diyerek karşılık vermişti Atun ve Özgür’e. Bunun gibi yüzlerce örnek sıralanabilir. Yapmamız gereken şey, onurumuza sahip çıkmaktır. Bunun için de demagoji ve popülizmden medet ummaksızın bedel ödememizi gerektirecek olsa dahi bütçemizde karşılığı olmayan harcamalar yapmamamızı sağlayacak düzenlemeleri hayata geçirebilmemiz gerekiyor. 

    Soru: CTP-UBP koalisyonuna, parti içlerinden gelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Tepkileri kişisel olarak adlandırmak mümkün mü?

Tüm CTP ve UBP milletvekilleri hükümete güvenoyu vermiştir. Siyaseten esas olan budur.  Daha önce de ifade ettiğim gibi bu kritik hükümet modeline dair inanç, kararlılık ve iyi yönetim noktalarında sıkıntılar oluşması halinde bunları aşıp yakalanan momentumun heba edilmemesini sağlayacak birikim her iki partide de vardır.

 “Bu misafirlik çözüme kadar devam edecek”

Soru: Yunanistan-AB örneği önümüzde dururken, Türkiye’nin, ‘ekonomik protokole uyulması talebini/telkinini’ reddetmek bir yana, küfür gibi addetmeyi hangi psikolojiye bağlamamız gerekir?

Burada yanlış bir mekanizma oluşmuştur. Bu mekanizma Kıbrıs Türk halkının gelişimine hizmet etmiyor. Gözlemleyebildiğim kadarıyla Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili önceliği sorun yaşamamaktır. Gerek uluslararası alanda kurduğu ilişkilerde gerekse Kıbrıs çözüm sürecinde Türkiye, Kıbrıs’taki askeri varlığının bir sorun olarak algılanmasını tercih etmiyor. Türkiye, Kıbrıs’ta misafirdir. Bizim misafirimizdir. Bu kalıcı değil geçici bir durumdur. Gerek Kıbrıslı Türklerin olası bir çözümde siyasi eşitlik temelinde yer alabilmesi adına gerekse de yine çözüm aşamasında adada Türk-Yunan dengesinin gözetilmesi ve Türkiye’nin stratejik çıkarları hilafına bir çözüm formülünün gündeme gelmemesi adına bu misafirlik çözüme kadar devam edecek. Bu gerçekliği bilerek siyaset yapmamız gerekiyor. Bu gerçekliğin bozuk düzeni muhafaza etmek adına kullanılması ise bana göre yanlıştır. 

“Türkiye ile ilişkimiz, AB-Yunanistan ilişkisinden farklıdır”

Türkiye Kıbrıslı Türklerin tepkisinden ürküyor diye bizim burada bilhassa Türkiye’den elde ettiğimiz kaynakları geleceğe dönük değerlendirmek yerine günübirlik harcamaya dönük kullanmaya çalışmamız aslında Türkiye’ye değil bize zarar veriyor. Bu bağlamda, çözümsüzlük koşullarında Türkiye ile bizim ilişkilerimizi AB ile Yunanistan arasındaki ilişkiye benzeterek bir sonuç elde etmemiz mümkün olmayacaktır. Türkiye ile eşitliğe dayalı ve sadece ekonomik konuları içermeyecek anlaşmaları gündeme getirmemiz ve bu anlaşmalar çerçevesinde her konuda şeffaf bir denge kurabilmemiz halinde iç dinamiklerimizdeki aksaklıkları giderme şansımız da artabilir. 

 “Küçük toplum olmanın dezavantajını yaşıyoruz ama avantajı da var”

 

Soru: Herkesin bir şekilde birbiriyle akraba, akraba olmayanların da siyasi/maddi kaygılarla birbirine bağlı oldukları bu ülkede liyakat sistemini getirecek bir uygulamanın hayata geçirilmesini beklemek hayal mi? 

Küçük toplum olmanın elbette dezavantajlarını yaşamaktayız. Ancak bunun avantajları da vardır. Bugün AB kurumlarında da “networking” dedikleri ilişkilerle pek çok iş yürütülmektedir. Biz eğer kamunun imkânlarının siyasi çıkar amaçlarıyla kullanılmasını engelleyecek yasal düzenlemelere gidebilirsek, yakın insan ilişkileri sayesinde pek çok işin daha hızlı yürütülmesini de sağlayabiliriz. Partizanlık en önemli sorunumuzdur. Özellikle istihdam konusunda bu sorunu aşmamız ve sadece sayısal olarak değil nitelik bakımından da çağdaş bir istihdam politikasını tüm kamu kurum ve kuruluşlarında yerleştirmemiz şarttır. Yeni hükümet programının en öncelikli hedefi de budur. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında siyasetsizleştirme olarak da tabir edebileceğimiz özerkleştirme politikası doğrultusunda köklü değişikliklere gidilmesi ve yönetim yapılarının siyasi beklentilerden arındırılmasıyla bu alanda önemli mesafe kat edeceğimizi düşünüyorum. 

     Soru: CTP-UBP koalisyonunun, Kıbrıs müzakerelerinin ivme kazandığı bir dönemde kurulması tesadüf mü, Kıbrıs davasında yekvücut olduğumuzun göstergesi olarak adlandırabilir miyiz?

Doğrudan bu hedef gözetilerek bu koalisyonun kurulduğunu ben sanmıyorum. Bunu bir fırsata dönüştürmek ise bize bağlıdır. Geniş tabanlı bir koalisyon ortamında, karşıtlık paradigmasına hapsolmadan CTP ve UBP, Kıbrıs sorunundaki gelişmeleri birlikte değerlendirebilir ve toplumumuza birlikte anlatabilirse, olası bir referandumda başarı olasılığı yüksek olacaktır. Yeknesaklığı sağlayacak olan tek başına bu koalisyonun kurulması değil, bu modele inancı pekiştirecek şekilde iki partinin eşitlikçi bir ortamda birlikte kararlar alabilmesi ve karşılıklı güven ortamında diyalogun geliştirebilmesidir.

 “Babamın en büyük korkusu…”

Soru: Babanız Özker Özgür bu ülke siyasetine çok emek vermiş, acısı, tatlısı, himmeti ve hiddetiyle siyasi yaşamı tasvir edebilecek isimlerdendi. Babanızın dönemindeki CTP ile bugünkü CTP’yi karşılaştırırsanız, en büyük farklılık olarak neyi ortaya koyarsınız? Babanız Özker Özgür yaşasaydı, nelere kızardı, neleri değiştirmek isterdi? 

Babamın CTP Genel Başkanı iken ve CTP’den ihraç edildikten sonra da en hassas olduğu konu Kıbrıs sorununun çözümü idi. Bu minvalde tüm Kıbrıslıların insan haklarına saygıyı ve iki toplum arasında sağlıklı ilişkileri temel alıyordu. En büyük korkusu ise CTP’nin Kıbrıs sorununun çözülebileceğine dair inancının azalması ve bu bağlamda mevcut yapıyı kabullenerek siyasetini şekillendirmesiydi. Bugün de yaşasaydı, bu konuda uyarılar yapıyor olacaktı. Yaşamını yitireli 10 yıl oldu. 10 yılda çok şeyler değişti ama CTP Kıbrıs’ta federal çözüm hedefinden asla vazgeçmedi. Dahası, çözüme hazırlanmak adına kendi evimizi düzene sokmak için yoğun bir çaba içerisindeyiz. Belki evimizi düzene sokmak için yapılması gerekenleri kendi aramızda tartışıyoruz, birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz ancak çözüm konusunda hiçbir tereddüdümüz yoktur. Ben inanıyorum ki yaşamını 1974 sonrasında kurulan bozuk düzenle dişe diş mücadeleyle geçiren bir lider olarak Özker Özgür ile bugün yaşasaydı, değişim konusunda bazı fikir ayrılıklarımız olabilirdi ancak bugün hükümet programına da yansıdığı şekliyle partizanlığı ortadan kaldırma ve adaleti tesis etme gibi temel meselelerde bize yol gösterici olacaktı.  

 “İsrail doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması öngörülüyor”

Soru: Siz kısa vadede Kıbrıs sorununun çözülebileceğine inanıyor musunuz?

2000’li yıllarda AB dinamiği ile çözüm ihtimali doğmuştu. Kıbrıs’ın AB üyeliği bir fırsata dönüştürülebilirdi ancak o günün koşullarında Kıbrıslı Türkler ve Türkiye üzerlerine düşeni layıkıyla yerine getirmiş olsa da maalesef bunu başaramadık. Bugün enerji konusu yeni bir dinamik olarak değerlendiriliyor. İsrail doğalgazının Kıbrıs ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarına ulaştırılması öngörülüyor. Bunun için siyasi istikrarın sağlanması gerekiyor. Bunu Türkiye de istiyor. Diğer yandan Kıbrıs açıklarında tespit edilen doğalgaz rezervlerinin en uygun şekilde değerlendirilebilmesi için de en gerçekçi senaryolar Kıbrıs’ta çözümle ilişkilendiriliyor. 

“Kıbrıslı Türklerin olmazsa olmazı”

Kıbrıslı Türklerin enerji ile ilgili gelişmelerin dışında kalmaması için de Kıbrıs sorununun çözümü olmazsa olmazdır. Diğer yandan Türkiye’nin Batı ile yakınlaşma ihtiyacı giderek artıyor. Bu açıdan da Sayın Erdoğan’ın 20 Temmuz’da verdiği olumlu mesajları iyi değerlendirmek gerekiyor. Müzakere sürecine ilişkin de tatmin edici düzeyde bir verimlilikten söz etmemiz mümkün. Doğalgaz konusunda tarafların uzlaşıya vardığını, çözüme kadar krize sebep olabilecek yeni bir doğalgaz arama veya sismik araştırma çalışmasının yürütülmeyeceği yönünde açıklamalar yapılıyor. Belli ki zaman zaman iç kamuoylarına dönük bazı açıklamalar hariç tüm taraflar dikkatli bir biçimde sürece aktif destek verme sorumluluğunu hissediyorlar ve çalışıyorlar. Mülkiyet bilindiği üzere en çetrefil konu olarak algılanıyor. Kullanım hakkı gözetilerek ve tüm Kıbrıslıların insan haklarına saygı duyacak bir formül olgunlaşıyor basına yansıyan haberlere göre. Sütten dili yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Çözümle ilgili umut tacirliği yapmadan, çözüm için üzerimize düşen her şeyi yapmakla mükellefiz. Çözüme hazırlanmak adına içte yapacağımız yapısal dönüşümler bence bu mükellefiyetlerin başında geliyor.  

Soru: Bana göre, hükümet değiştiğinde kadrolar değişmediği zaman bu ülke ileriye doğru yol almış demektir çünkü bu, makama göre iş değil, işe göre makam düsturunun hayata geçirilmesi anlamına geliyor. Sizce bu mümkün olabilir mi? Layık olanı, partide tanıdığı yoksa bile hak ettiği yere konumlandırabileceğimiz günler gelecek mi?

Hükümet programında açıkça ifade edildiği üzere Kamu Görevlileri Yasası değişene kadar yeni müşavirler yaratmayacak şekilde atamaların gerçekleştirilmesine özen gösterilecektir. Yasa değişiklikleri ile birlikte çok daha sağlıklı bir düzene kavuşacağız. 

 

CHP lideri kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkını kutladı

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 82. yıl dönümü nedeniyle sosyal medya hesabından mesaj yayınladı

ÇIRAY’DAN ÖZDAĞ’A ŞOK SUÇLAMA, FETÖ’NÜN SİYASİ UZANTILARINI ÖRTMEYE ÇALIŞIYOR

TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Başkanvekili Selçuk Özdağ’ın AA yaptığı açıklama üzerine aynı Komisyon’un üyesi CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray da AVA'ya bir açıklama yaptı.

Başbakan Yıldırım ve MHP lideri kritik görüşme sonrası konuştu

Başbakan Binali Yıldırım ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli arasında günlerdir merakla beklenen görüşme gerçekleşti