Ana Sayfa | TÜRKİYE

Başkanlık ve Türkiyelileşme politikaları ve yol ayrımındaki HDP

selahattin_demirtas

1 Kasım seçimleri AKP'yi tek başına iktidara taşırken muhalefetteki partileri kendine döndürdü. "Nerede hata yaptık" sorusu bile bazı siyasi hareketlerin yenilgisini açıklamaya yetmedi; "neden varız" gibi ontolojik sorulara geri dönüldü. Sadece seçim öncesine kadar gidilerek yapılan sorgulamalardan yapıcı sonuçlar çıkarılamayacağı kesinleşti. Metin Şenergüç Avrupa Gazetesi için yazdı

Metin Şenergüç Avrupa Gazetesi için yazdı: 14.12.2015-Londra- 1 Kasım seçimleri AKP'yi tek başına iktidara taşırken muhalefetteki partileri kendine döndürdü. "Nerede hata yaptık" sorusu bile bazı siyasi hareketlerin yenilgisini açıklamaya yetmedi; "neden varız" gibi ontolojik sorulara geri dönüldü. Sadece seçim öncesine kadar gidilerek yapılan sorgulamalardan yapıcı sonuçlar çıkarılamayacağı kesinleşti. İktidara karşı izlenen politikaların, AKP ile olan ilişkilerin temelden gözden geçirilme ihtiyacı ortaya çıktı. Evet, AKP'nin beklenmeyen başarısı, muhalefetin her kesiminde bir yılgınlığa neden oldu, ama diğer yandan siyasi partilerin ayrışma, şeffaflaşma, "kimin için varız" sorusunu da kapsayan bir aynaya bakma sürecine girmelerine de yaradı. Bu süreç elbette topyekün bir geri çekilme ve kendi içine hapsedilmiş bir tartışmayla geçirilemez. Yaşam devam ediyor ve daha da önemlisi, 'atı alan Üsküdarı geçmek üzere' ve orada durmasını beklemek de bir saflık olur. Türkiye ve bölge  tarihsel bir yapı-söküm ve yeniden yapılanma dönemine girdi. En kısa yoldan bu 'ayna süreci'nde herkes düşündüklerini açıkça ortaya koymalıdır. "Aman o duymasın, kırılır", "sakın onun ayağına basma", "biraz dozunu ayarla", "ama onlar mağdur", vb. uyarılar özünde eleştirilerin önünü almaya çalışmak veya körü körüne destek beklemekten başka bir şey değildir. Herkesin külahını, poşusunu önüne koyma zamanı geldi de geçiyor.

 

 

 

'Biz kimiz' sorusunu, karşıtı üzerinden yanıtlamak olumsuz bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir, ancak, pratik olduğu da kesindir; özellikle Türkiye ve bölgenin içinde bulunduğu karmaşık durum gözönüne alındığında ve zaman kaybetmeden harekete geçmenin yaşamsal olduğu durumlarda.

 

İkitidardaki AKP'nin yapısı ve politik çizgisine karşı konuşlanma noktasında en kararsız partinin HDP olduğunu söylemek abartma olmaz. Doğu illerinde süren silahlı direniş ve son dönemde parti yöneticilerinin iktidarla yaptıkları ağız dalaşı bu gerçeği değiştirmiyor. Daha seçimin ertesi günü en yetkili ağızlardan gelen, "başkanlık tartışılabilir" demeçleri bir kez daha Kürt siyasi haretinin (KSH) koşullara göre geri adım atmaya hazır olduğu sinyalini vermişti. Evet, hemen arkasından, "ama, tek adamlığa karşıyız" gibi, en samimi haliyle bile saflık olarak nitelendirilebilecek söylemler de geliştirdi HDP yönetimi. Sanki Erdoğan'ın 'tek adamlığı' konusunda şu anda bile bir şüphe varmış gibi; ya da AKP iktidarı altında, ister başkanlık sistemi, ister parlamenter sistem, adına ne derseniz deyin, demokrasinin inşası konusunda en ufak bir umut varmış gibi. Bu nedenle olsa gerek, eş başkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen yüksekdağ  sık sık, “Başkanlık tartışmaları kafa karışıklığı yaratıyor, yorum yaparak tartışma zemini yaratmayın” diye uyardı yöneticileri. 

 

Etnik bir köken temelinde örgütlenen ve buna yapıştırılmış, gündeme göre değişebilen derme çatma bir 'ideoloji' etrafında kümelenen HDP'nin homojen örgütsel bir yapısı olmadığı bir sır değil. Bu sadece İmralı, Kandil ve Meclis olmak üzere üç ayrı 'yönetim merkezi’ olmasından kaynaklanmıyor. HDP içindeki -bu odakların görüşlerini temsil eden- bazı yöneticiler dışında- 'farklı görüş' olarak adlandırılamayacak kadar stratejik farklılıklar içeren demeçleri sık sık tartışma gündemlerini meşgul ediyor. Özellikle son günlerde Demirtaş'ın istifa edip etmeyeceği söylentileri, parti içindeki "Erdoğan sevicileri"nin (1) artık inkar edilemeyecek varlıkları, PKK'nin Türkiye'den çok, sınır ötesine endeksli görülen politikası ve sınırlar içinde de giderek nihilist bir görünüme giren özyönetimleri savunma adına yapılan silahlı savaşımı; ve başkanlığı başından beri desteklediği bilenen ama son dönemde bir türlü görüşleri alınamayan tecritteki Öcalan'ın ne düşündüğü muamması, HDP'yi "ben kimin için varım" temelinde sürecek bir ayrışma süreci içine soktu. Şüphesiz bu sorunun yanıtlanması, bir dizi alt soruların yanıt bulmasından geçiyor. Bu sorular kısaca iki ana başlık altında irdelenebilir: Başkanlık ve "Türkiyelileşme" ya da Türkiye partisi olma hedefi.

 

 

Masadaki 'fix- menü': Başkanlık ve yerel yönetimler

 

Çözüm süreci çöktü, masa devrildi. Asker savaştan yoruldu. Kürt halkının silahlı mücadeleye verdiği desteğin giderek azalması, Kandilin halkı topyekün sokağa çağırmasına rağmen, tersine  bölgeden göçlerin artması ve karşılıklı kayıpların artık gerekçelendirilemez boyutlara ulaşması izlenen politikaların ciddi bir şekilde gözden geçirilmesini dayatıyor.  

 

Diğer yandan, AKP İktidarı Rusya krizinden sonra Suriye'de tamamen yalnızlaştı ve sınır ötesinde işledikleri savaş suçları nedeniyle uluslararası mahkemelerde yargılanması, Suriye konusunda geri adım atması ve AB'yle yapılan göçmen pazarlığı nedeniyle şimdilik ötelendi. Ülkenin geldiği noktada, hem AKP, hem de HDP er ya da geç masaya oturmak zorunda. İşte o zaman masadaki 'fix- menü' belli: Başkanlık ve yerel yönetimler. Yerel yönetimlerin kabul edilmesi, hatta göreceli de olsa buna anayasada yer verilmesi halinde, HDP'nin başkanlık temelinde kurgulanmış bir anayasaya nasıl bir yanıt vereceği, KSH'nin ontolojik karakterine yani etnik çıkarlarına karşı bir karar alıp almayacağı, HDP'yi önümüzdeki dönemde bekleyen sınavlar. Yine de şimdiden söylenmesi gereken şudur: AKP'nin 'yandaş faşizmi'ne herhangi bir düzeyde verilecek destek, rejimin Türkiye'nin temelden yeniden yapılanmasının önünü açacaktır. Nasıl ki, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye'nin Batısının rahat yüzü görmesi imkansızsa, "ben bölgemde yerel yönetimlerimi kurarım, siz orada ne yaparsanız yapın" anlayışı da bir o kadar fantazidir.

 

Kürt halkının büyük oranda muhafazakar bir kültüre sahip olduğu gerçeği genellikle  gözardı edilir. Oysa HDP tabanının AKP ile olan organik ilişkisi onların ikinci tercihlerinde gizli. 1 Kasım seçimleri bunu bir kez daha sergiledi. Bir anlamda kimlik politikaları izleyenlerin içinden çıkamadıkları bir paradoks bu: Bir yandan kimlikler üzerinden politik bir strateji kurmak çabası içine girerler, ama diğer yandan da, politikalarını belirlemekte kullandıkları aynı kültürün gerici öğelerinin önlerine çıkardıkları engellere takılıp kalırlar. HDP içindeki başkanlık tartışmaları da aslında bu temelde yürüyen bir süreç. Yani parti içinden başkanlık sistemine olumlu veya olumsuz bakma eğilimleri, bir demokrasi sorunu çerçevesinde değil, görüş sahiplerinin temsil ettikleri kültürel yapı ve sosyal tercihlerine göre şekillenmesi. Hemen seçim ertesinde başkanlık tartışmalarını gündeme getiren isimlerin kimlikleri de bu görüşü doğruluyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde hızlanacak olan başkanlık sitemi tartışmasının HDP'yi 'büyük sorular'a yöneltmesi kaçınılmaz görülüyor.

 

 

Kürtler ne istiyor?

 

Herşeyden önce yukarıda bahsettiğim ontolojik sorular kapsamında, Kürt halkının yasal temsilcisi olarak HDP’nin, "Kürt halkı ne istiyor" sorusunu net bir şekilde yanıtlaması gerekir. Bu soru, milliyetçilerin sık sık ağzından duyulan olumsuz bir tonla sorulmuş bir soru olarak değil, aynı topraklarda birlikte yaşamak isteyen halkların bunu bilmek hakkı olduğu temelinde algılanmalıdır. Bu soruya verilecek yanıt, sadece KSH'nin önündeki politik stratejisinin belirlenmesi anlamında değil, aynı zamanda Türkiye'de yaşayan diğer etnik kökenlilerin de bilmesi gerektiği, ve buna hakkı olduğu gerçeğinden hareketle verilmelidir. Ayrıca, bu yanıt, diğer siyasi partilerin HDP'yle olan ilişkilerini daha şeffaf ve olgun bir noktaya getirmesi, çeşitli spekülasyonların durdurulması ve ittifaklar kurulması açısından da önemlidir.

 

KSH içinde yer alan ağızlardan, kime, ne zaman, hatta nerede sorulduğuna bağlı olarak değişen, ne içerikleri tam olarak belirlenmiş, ne de geniş olarak halkın görüşü alınmış 'yerel yönetim' gibi kavramlardan, kültürel muhtariyete, fedaratif yapılanmadan tam bağımsızlığa kadar çeşitli istemler dile getirildiğini duyuyoruz; ki, ‘özyönetim’ olarak kısaca  tanımlayabileceğimiz bu önerilerin genellikle katılımcı demokrasinin bir biçimi olarak  değil, etnik bir ayrışmanın bir yöntemi olarak savunulduğu görüyoruz.

 

Kırk yıldır silahlı mücadele veren PKK'nin gerçek hedefinin bağımsızlık olduğu, her ne kadar bugünlerde dile getirilmese de bir sır değil. HDP içinde ise, Demirtaş, "aynı devlet altında" yaşamak istediklerini defalarca dile getirdi.(2) 'Demokratik özerklik', 'eyalet sistemi' vb. farklı adlarla önümüze çıkan önerilere, bunların nasıl hayata geçirileceği gibi  teknik çözümlemelere girmeden HDP'nin ilk açıklığa kavuşturması gereken nokta; birlikte mi, yoksa ayrımı sorusudur. Bu belirlendikten sonra teknik ayrıntılar üzerinden bir tartışma başlatılır.

Şüphesiz bu kararda belirleyici olacak Kürt halkının kendi özgür iradesidir. Bu amaçla, farklı dönemlerde yapılmış araştırmalar olabilir. Ancak, anket çalışmalarının Türkiye'de güvenilirliği ortadadır. Bu nedenle HDP'nin bölgede bir referandum hedefi belirlemesi yerinde olacaktır.  Anket araştırması yerine herkesin fiziksel olarak sandığa gidip özgür iradesiyle verdiği oyla kaderini tayin etmesi, hem Kürt halkı, hem de Türk halkı için daha belirleyici ve bağlayıcı olacaktır. Karşılıklı güvenin tekrar kurulmasında da bir temel olacaktır.

 

 

"Türkiyelileşme"nin politik ve psikolojik boyutları

 

HDP çeşitli yönetici düzeylerinde, ayrılmadan yana olmadıklarını, eşit bir vatandaşlık temelinde var olan sınırları paylaşmak istediklerini dile getirdiler. Bunların samimi olmadığını düşünmek için bir neden yok. Ne ki, gelecekle ilgili istemlerin gerçekleşmesi, şimdi yapılanlarla doğrudan ilintilidir. Bu anlmada, HDP'nin politik söylemini de bu istemlerine uygun bir şekilde değiştirmesini istemek sanırım adil bir istem olacaktır. Tanımlar, kavramlar, kimin ne olduğu, ne olmadığı açık bir dille anlatılmalıdır. Bir yandan Türk halkıyla birlikte bir gelecek planları yapıldığı ilan edilirken, diğer yandan, onu düşman olarak göstermek hem insani düzeyde, hem de politik olarak tutarsızlıktır. Zaten bir kırılma noktasına doğru hızla ilerleyen halkların hassasiyetleri göz önüne alınmalıdır.  Örneğin, HDP'nin "Türkiyelileşme" hedefi bazı Kürtler arasında Kürtlerin "Türkleşmesi" olarak algılandı ve kabul görmedi. Bu durum, HDP'nin tabanına bu nosyonu iyi anlatamamasından kaynaklanmış olabilir. Ama aynı şekilde, KSH'nin sürekli olarak düşman ilan ettiği "Türk devleti" kavramı içinde devleti tanımlayan sıfat olarak kullanılan "Türk" sözcüğünün bazı Türkleri rencide edebileceği de düşünülmelidir. Kendini  Türk olarak tanımlayan herkesin devleti desteklediğini ileri süremeyeceğimize göre, devletin tanımının da bir açıklığa kavuşturulmasında yarar vardır. Kürtler arasında bir nefret öznesine dönüşen "Türk devleti"nin bir etnik köken üzerinden tanımlanmasına bir son verilmeli onun adı konmalıdır. 

 

Erol Katırcıoğlu bir yazısında "Türkiyelileşme" düşüncesini, "ortak bir yaşam duygusu üretememiş bir toplumda böyle bir duyguyu yaratma" olarak tanımlıyor. (3) Şüphesiz 'Türkiye partisi' olma hedefi sadece duygular üzerinde kurulabilecek bir şey değildir, ancak Katırcıoğlu'nun işaret ettiği nokta, politikaların ötesinde, hatta politik eylemden önce böyle bir ortak duygu yaratmak için karşılıklı hassasiyetlere dikkat etmek gerektiğidir. Yabancılaştırmak, ötekileştirmek her zaman hakim ulusun bir kabahatı değildir. Eğer birlikte bir yaşam için asgari koşulların var olduğunu düşünüyorsak, 'Kürt' ve'Türk' arasında var olan 'devlet'i ortadan kaldırmak gerekir; ilk önce söylemlerde, sonra pratikte. 

 

Evet bıçak iki taraflı kesiyor. Türk tarafında olduğu gibi KSH içinde de bu konuda ciddi eksiklikler görülmektedir. Gün  geçmiyor ki Kandil'den bir komutan Kürt halkına destek vermediği için Türkleri azarlamasın. Türklerin kayıtsızlığını şikayet etmesin. Ve bu sessizliğin bir bedeli olacağıyla tehdit  etmesin. (4) Haklı olabilirler de bu eleştirilerinde. Çok sayıda siyasi parti ve çevre, bir darbe, faşizm hatta savaş halinin olduğunu ileri sürdükleri Türkiye’de pasif ve edilgen politikalarını değiştirmiyorlar. Ancak, burada sorun, sürekli duyduğumuz bu tür eleştirilerin etnik  köken üzerinden gerekçelendirilmesidir.  Bu eleştirilerin hedefindeki 'Türkler' kimdir? Bir soysuzlar çetesine dönüşen AKP'yi bir kez daha tek başına iktidara taşıyanlar mı, yoksa HDP'ye oy vermeyenler mi? Gezi Direnişi'nde sokağa çıkan "darbeci", "statükocu" "faşistler"mi, yoksa CHP'liler mi? Etnik kökenler üzerinden yapılan suçlamaların nereden gelirse gelsin ırkçılığa vardığı görülmelidir. Mağdurluk, milliyetçiliğe karşı bağışıklık yaratmadığı gibi buna bir mazeret de değildir.

 

 

Türkiye'nin önünü tıkayan ana sorun nedir?

 

KSH içinde farklı dönemlerde, farklı kişiler tarafından farklı düzlemlerde formüle edilen yaklaşımlardan biri de, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye'ye demokrasi gelmez görüşü. Bunun karşısında da formülü tersinden okuyanların, demokrasi olmadan Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulmak imkansızdır görüşü yer alıyor. Adeta, bu hedeflerden ancak biri gerçekleştikten sonra diğeri gündeme gelebilir gibi kesin sonuçlara varılmaktadır. Karşı karşıya getirilen bu iki formülün politik alanda farklı eylemleri gündeme getirmesi mümkün. Ne ki, yaşamda nasıl ki olaylar, bir diziler serisi gibi çizgisel bir doğru üzerinde ilerlemezse, politika da sabit kalemle çizilmiş bir eğriyi izlemek zorunda değildir. Bu bağlamda soruyu basitleştiremez miyiz, her iki görüş sahipleri için? Türkiye’nin bugün ana sorunları olan demokrasi ve Kürt sorununun (bu sıralamayı kendinize göre değiştirin) önündeki ilk  engel nedir, diye sorsak. Soruyu böyle formüle ettiğimizde aslında temelden  farklı gibi görünen iki yaklaşımın sürekli olarak aynı engel önünde tökezlediği görülecektir. Bu engelin adı, AKP iktidarıdır. 

 

Bu yaklaşımlardaki farklılıklar çoğu zaman Kürt halkının çıkarlarını merkeze alan bir kaygıdan değil, AKP iktidarına bakıştan kaynaklanmaktadır. Sadece “Erdoğan sevicileri” değil, AKP’nin karakteri gereği kendi iktidarını koruyabilmek için er ya da geç geri adım atacağını düşünen dar politik hesaplar içinde kestirme yol arayan kesimler de hala bu umut üzerinden politika üretmektedirler. AKP'nin yapısını doğru tanımlayanlar, onun faşist karakteriyle ilgili bir kuşkusu olmayanlar için yanıt bellidir; AKP iktidarının ortadan kaldırılması hem Kürt sorununun, hem de demokrasi sorununun önünü açacaktır. AKP iktidarını hala bir umut kapısı olan görenler, belki kapı açılır umuduyla kapıda bekleyenler için, Kürt sorununun çözümü (neyse bu) önceliklidir, çünkü elde edilecek bir 'yerel özerklik' ötesinde Türkiye halkları adına bir beklentisi yoktur  bu yaklaşımın. Sadece Kürtlerin siyasi taleplerini merkeze aldıklarını düşünerek sahaya sürdükleri fiili özerklik müdafası, demokratik siyasal zemini önemsizleştirmesi bir yana, Türkiye’nin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtuluşu nerede gördükleri konusunda giderek daha fazla belirsizlik yaratmaktadır. Batı, ortaçağ karanlığına gömülürken Doğuda, kültürel muhtariyet ışıkları altında özgür yaşayabileceğini sananların fantazilerdir bunlar.

 

Bu nedenle, HDP’nin önünde AKP’yi tanımlama ödevi de vardır. AKP nasıl bir partidir ve nasıl bir iktidar kurmuştur ve gelecekteki görülen hedefleri nelerdir gibi sorulara açıklık getirildiğinde ona karşı verilecek mücadele de açıklık kazanacaktır. Bu konudaki netlik Türkiyedeki demokrasi güçleriyle aynı platformda buluşmanın başta psikolojik temellerini yaratacak ve en geniş demokrasi platformunun temeli atılacaktır. HDP nin Türkiye partisi olmasının yolu da buradan geçmektedir.

 

 

 

HDP politik stratejisini Türkiye merkezli belirlemelidir.

 

PKK'nin (ya da YPG) ortadoğuda,emperyalizmin bölgedeki planlarına uyumlu bir şekilde son yıllarda aldığı rol, Türkiye'de  Kürt sorununun sınırlar içinde çözülmesi önünde ayrı bir engel yarattı. Bölgede çıkarlarını korumak isteyen ve yeni bir paylaşım savaşına giren emperyalizm, kendi askerlerini tehlikeye atmamak amacıyla, yaptığı yanlışlıkları temizleme görevini giderek daha sık bir şekilde Kürt silahlı birliklerine vermeye başladı. Diğer bir deyişle, bölgede yaratılan pisliği Kürt halkının temizlemesini istiyor Batı. Bu durum, Kürt silahlı birliklerin (KSB) bölgede emperyalizmin taşeron silahlı birliklerine dönüşme tehlikesini gündeme getiriyor. Şüphesiz KSH'nin bu eğilimi, bölgedeki fiili durumu kendi hedefleri açısından bir fırsata dönüştürme amacıyla açıklanabilir. Ne ki, "kim, kimi kullanıyor" çözümlemesinde sonunda kimin üste çıkacağını tahmin etmek için tarihe bir göz atmakta yarar vardır.

 

ABD, İngiltere, Rusya gibi vekalet savaşı yürüten ülkelerden bağımsız hareket etmesi giderek zorlaşan PKK aracılığıyla Türkiye'deki Kürt sorununun sınır ötesine eklemlenmesi,  HDP'nin politik alanını daha da daraltıyor. Demirtaş'ın ABD ziyaretinde konunun Suriye üzerinden tartışılması bir tesadüf değildi. Yine aynı günlerde, Barzani Türkiye'ye gelirken, Demirtaş’ın ABD ziyaretinin hemen ardından Kuzey Irak'a geçmesi de aynı eğilimin bir göstergesi değil miydi? Bu durum sadece HDP'nin Türkiye partisi iddiasına gölge düşürmüyor, ayrıca Kürt halkının ortadoğuda emperyalizmin yarattığı kaosun içine daha fazla karışmasına da neden oluyor. (HDP’nin bir dış politikası olmayacak mı, ya da Kürtler böylesine dört ayrı ülkeye dağılmışken nasıl onları görmemezlikten gelebiliriz argümanlarını burada dışarıda tutuyorum.)

 

Ortadoğuda büyük bir fırçayla boyanmaya çalışılan resim içinde Kürtler, dünyayı IŞİD illetindenkurtarabilecek tek güç olarak resmedildi. Adeta sahnelenmiş bir senaryonun oynandığı Kobani'den sonra‘resmileştirilen’ bu görev  gereği KSB, bölgede IŞİD'in ardından, oradan oraya yönlendirilen, ABD ve batının 'terminatör'lerine dönüştürüldü. Bu durum, birbirlerine iki düşman görüntüsü vermesine rağmen, KSB ve IŞİD’in özünde, kimlik siyasetlerini sürekli yeniden üreten savaş makinelerine dönüşmelerini getiriyor. "İronik kader" olarak, seçim sürecinde Türkiye'de yaşadığımız PKK ve AKP arasındaki "ölümcül cazibe" sınır ötesinde, IŞİD ve YPG olarak olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum KSB'ni, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin bölgedeki politik hedeflerine ulaşmalarında araçlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda, çevre ülkelerde verilen vekalet savaşları üzerinden merkez ülkelerin, 'güvenlik' argümanıyla kendi ülkelerinde güçlenen solun önünü kesmenin koşullarını yaratmalarına da yarıyor.

 

 

 

Politikanın en temel sorusu ve "mağdur" patolojisi

 

Bireyin oy vereceği, destekleyeceği partiyi belirlemesi için sorabileceği  en basit soru "benim çıkarım nerede?"dir. Bunu politikanın en temel sorusu olarak da kabul edebiliriz. Bu soruya verilecek yanıtlar üzerinden birey sınıfsal bağını da bulur, bilincini de oluşturur. Ancak kimlik siyasetinin bu anlamdaki sorusu, "kim bana benziyor?"dur. Buradaki "benzemek" sözcüğündeki vurgu, sınıfsal temelde  bir benzeşme değil, tamamen kültürel bir çerçeve içinde anlamını bulur. Giyim kuşamdan, aileye bakışa,  dinden, toplumsal yapılanmalara kadar her türlü kültürel paylaşımı öne çıkaran sosyal normlar belirleyici olur bu ‘benzeşme’ halinde. Bu bağlamda, bir Kürdün sorusunu nasıl formüle edececeği, sadece Kürt sorunuyla değil, tüm Türkiye'yle de ilgilidir. 'Benzeşmeler' üzerinden kurulmuş yapılanmaların sezgisel bir ötekileştirme karakteri de vardır. Bu karakteri ortaya çıkaran unsurlardan biri de 'mağduriyet'tir.

 

Post-kolonyal dönemin toplumsal bir patolojisi olarak tezahür eden 'mağduriyet' (5) ABD ve Avrupada 90'lı yıllarda kimlik politikalarının bir semptomu olarak kavramsallaşmıştı. Herkesin mağdur olduğu bir kesim vardı toplumda; yoksa bile bulunmalıydı! Kabileleşmenin ve dolayısıyla toplumda bir yer edinmenin ana dayanaklarından biri de buydu. Kapitalist sistemi sorgulamak yerine, kültürler yarıştırılarak  toplumun gazı alınıyordu.Türkiye’de AKP iktidarıyla beraber siyasi hayata girdi bu eğilim. Önce müslümanlar Kemalistlerin mağduru ilan edildi ve AKP bir intikam partisi olarak kuruldu. Bu temelde din üzerinden siyasete bir format atıldı. Aleviler, Sünnilerin mağduru oldu. Kürtler, Türklerin mağduru. Son dönemde de Fethullahçılar ve sonunda da askerler mağdur oldular. Herkesin kanayan bir yarası olan bu formülde Türkler mağdur kategorisinde görülmüyor! Aslında bu, yukarıda söylediğimiz gibi iktidarla Türklüğü örtüştürmenin grotesk sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Aksi halde AKP iktidarını bir 'Türk elitin faşizmi' olarak ilan etmiş olurduk ki, bu da siyaset bilimine karşı işlenmiş bir suç olurdu. Ama tam da bu nedenle, yani herkes şu veya bu şekilde birbirinden mağdurluğunu ilan ettiği bir coğrafyada asıl düşmana karşı bir ortaklık kurmak imkansızlaşıyor.

 

 Mağduriyetin, bireyin toplumdaki yeriyle olan ilişkisinden ortaya çıkabilecek kişisel deneyiminin toplumsal bir patolojiye dönüşmesi ve bu ruh hali üzerinden dünyanın yorumlanmaya, politikalar belirlenmeye başlanmasına, toplum (kabile) dışında kalan herkesin (kendini bu mağduriyetle tanımla-ya-mayan) düşman ilan edilmesine tanık oluyoruz. Bu eğilimin patolojik bir düzleme taşınan tipik bir örneğini, Aziz Sancar'ın Nobel ödülü alması üzerine ortaya çıkan tartışmalarda görmüştük. Kürt kökenli olmasına rağmen, bir bilim insanı olarak Sancar'ın etnik kökenini kimliğinin belirleyici bir unsuru olarak görmemesi, ödül almasının hemen ertesinde Kürtler arasında ortaya çıkan büyük coşkunun yerini nefrete bırakmasına yetmişti. "Eğer o, kendini bir Kürt olarak görmüyorsa benim için yoktur" anlamında yorumlar sosyal medyayı doldurmuştu o günlerde. Artık onun bilime katkılarının, politik görüşlerinin, barış çağrısı yapmasınınbile  bir önemi kalmamıştı! Sadece Kürt oldukları için gerici Saidi-Nursi'lere, Şeyh Said'lere övgüler düzenler, Kürtlüğü kimliğinin belirleyici bir karakteri olarak görmeyen Sancar'ı 'biz'den çıkarmış, 'öteki' hanesine yazmıştı.  Aynı şekilde, Ankara Katliamı sonrasında bir futbol maçında yapılan saygı duruşunun kökten dinci  faşistlerce "yuh" ve "allahu-ekber" sesleriyle kesilmesi de, çok ayrı noktalardan yola çıkmasına rağmen aynı hastalığın varlığına bir örnekti. 

 

Eğer Kürt halkı gerçekten birlikte yaşamak istiyorsa bu önemli bir noktadır. Çünkü insanların birlikte yaşama istemi ve bilinci ancak birlikte yaşama kültürünün gelişmesine bağlıdır. Ortak toplumsal belleğin paylaşımı ve bunun üzerinden yeniden üretim ancak  böyle mümkün olabilir.

 

 

 

"Hepimiz suçlu olduğumuz zaman, demokrasi gerçekleşmiş olacak."

 

Gezi Direnişi sonrasında HDP, Kürt halkının ulusal burjuva-kapitalist partisi olma ufkunu biraz genişletmişti. İslam sosuyla bezenmiş neo-liberalizme karşı verilen, sosyal hak ve adalet, demokrasi, laiklik mücadelesi HDP'nin yolunu ister istemez solla kesiştirmişti. Yine de, AKP iktidarının planlı bir projeyle hayata geçirdiği toplum mühendisliği ve kültürel erozyonun sadece Kürt halkı için değil, tüm Türkiye'deki  demokrasi güçleri için bir "kültürel soykırım"a dönüştüğü konusunda bir serzeniş görülmüyor.

 

Seçim sonrası bir ayrışma sürecine giren HDP'nin yakınlaşan kongresinde gerçekten önünde önemli görevler duruyor. Hem Kürt halkı, hem de göreceli de olsa Türkiye solunda yarattığı 'heyecan' açısından önümüzdeki dönem için alacağı politik kararlar Türkiye siyasetini derinden etkileyecek. Yine de bu 'ayrışma' bir güç yitirimi anlamında olumsuz bir bölünme olarak algılanmamalı. Bu ayrışma, yapısı gereği HDP'nin, bir anlamda 'kaçınılmaz evrim'inin başlangıcı olarak görülmelidir.

 

HDP'nin (genel olarak KSH'nin) içine girdiği bu tarihsel evrim sürecinde, laiklik ve aydınlanma geleneği mirasına sahip çıkıp gerçek bir sosyal demokrat çizgiye girme ya da kimlik politikalarının peşinde, etnik renklerle boyanmış bir 'light-AKP'ye dönüşme ikilemiyle karşı karşıya. Birinci yol, HDP'nin Türkiye partisi olmasının ve Türkiye'deki demokrasi mücadelesinde, diğer halkların yanında yerini almasının önünü açabilecekken, ikinci yol, ülke içinde halklar arası kutuplaşmayı artırıcı ve bölgedeki emperyalist güçlerin planlarına endeksli soyut bir 'özgürlük' umudu ardında, sürekli bir çatışma hali içinde nihilist bir örgüte dönüşmesinin önünü açacaktır.

 

Kürt siyasi hareketinin poşuyu önüne koyarken Albert Camus'nun şu sözünü hatırlamalarında yarar var: "Hepimiz suçlu olduğumuz zaman, demokrasi gerçekleşmiş olacak."

 

 

 

******************************************************************

(1) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/445805/HDP_de_gizli_Erdogan_seviciler_vardi.html

 

(2) "Kürtler, kendi topraklarında, binlerce yıldır yaşadığı ata, dede yurdundaki onur hakkını istiyor.Bir özgürlükçü anayasayla Türkiye'deki bütün kimlikleri kardeşçe, eşitçe bir arada yaşatabiliriz.HDP işte bu birlik anlayışı üzerine kurulmuştur."

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/381403/Demirtas__Topyekun_bir_devlet_reformuna_ihtiyac_var.html

 

(3) http://www.ozgur-gundem.com/yazi/134530/turkiyelilesme-out-mu

 

(4) http://odatv.com/turkiye-toplumu-kendini-kurtaramaz-0712151200.html

 

(5) http://t24.com.tr/k24/yazi/paris,479

 

 


TSK açıkladı DEAŞ'a ait 10 hedef imha edildi

TSK, Bratah, Bab, Bzagah ve Zarzur bölgesinde DEAŞ'a ait olan 10 hedef imha edildiğini bildirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konvoyunda korkutan kaza

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın cuma namazı için Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii'ne giderken oluşan konvoyda Koruma Şube Müdürlüğü'ne ait 3 araç kaza yaptı.

FETÖ'nün İzmir'deki kurmayları gözaltına alındı

Fethullah Gülen'in kurmayları olarak bilinen 18 şüpheli hakkında operasyon başlatıldı. İzmir'de yapılan operasyonda Rodi Giyim ile İdil Kolonyaları'nın sahipleri de gözaltına alındı.