Ana Sayfa | Yurdagül Beyoğlu Atun

Niye bu kadar sessiziz

Yurdagül Beyoğlu Atun


Yurdagül Beyoğlu Atun

Geçtiğimiz gün 7 kişilik bir aile Karşıyaka mezarlığında toprağa verildi.

Kuyudan çıkarıldılar. Anne, baba, 5 de çocuk…

Bir de annenin karnındaki bebek, 8…

 

Rumlar tarafından Aralık 1963’te  Sadrazamköy’de, Kormacit Burnu yakınlarında kuyuya atılarak şehit edilen Karşıyakalı 49 yaşındaki Rahmi Hasan, 32 yaşındaki eşi Ayşe Rahmi ile çocukları Hasan (15), Zahide (12), Ahmet (7), Şerife (5) ve  Mustafa (2) toprağa verilenler.

Kayıp listesindelerdi, bulundular…

Şehit Rahmi Hasan’ın yeğeni Mehmet Özilmen, törende bizleri yerin dibine sokması gereken bir konuşma yapıyor.

 “Bugün Karşıyaka Mezarlığı’nda yalan dolan ve kandırmacaların değil, tarihi gerçeklerin kanıtı bulunuyor. Rahmi Hasan, eşi ve 5 çocuğu, Aralık 1963’te Sadrazam köyünde insanlıktan nasibini almamış Rumlar tarafından barbarca şehit edilmiştir. Bugüne dek elde ettiğim bilgi ve tespit ışığında amcam Rahmi Hasan ile yengem Ayşe Rahmi tüfekle vuruldu. 3 buçuk aylık hamile olan yengemin karnına ayrıca süngü sokuldu. 5 yeğenim ise gözleri bağlı, canlı canlı kuyuya atıldı. Çocukların ölümlerinin anne babaya izlettirildiğini öğrendik.

Şimdi bizlere; ‘geçmişi unutun, geçmişte yaşananlar geçmişte kaldı’ diyenler; bizi tanımayan, haksız izolasyon uygulayan, yıllardır yaptıkları haksızlık ve yanlışlardan dönmeyen ülkelerden hak ve adalet beklenmekte... Her şeyimiz olan Anavatanımız suçlanıp, dışlanmakta çalışılmaktadır. Bunu asla kabul etmeyeceğiz.”

Bu acı tablo ve insanın yüreğini delip geçen sözler üzerine söylenecek bir şey yok, tek duyumsanan sonsuz acı ve öfke…

Acı; Yavrularının kuyuya atılışını gören anne baba için, doğmamış bebek için, yaşam hakları elinden alınan 5 çocuk ve katledilen onca insan için… 

Öfke ise kendimiz dahil herkese…

Kendimiz de dahil diyorum çünkü biz aciziz.

Hakkımızı aramaktan, derdimizi anlatmaktan aciz…

Suçlunun güçlü olduğu bu adada pısmış, bize layık görülene boyun eğmişiz.

Bu vahşet tablosunu olağanlaşmış, bu acıyı dile getirmeyi bile nefret söylemi olarak algılamaya başlamışız.

Geçmişi hatırlatana “ırkçı”, gelecekten endişeli olana “çözümsüzlükten nemalananlar” adını takmışız.

Refleks verdiğimiz tek yer, nazımızı, kahrımızı çeken “Türkiye” olmuş.

Ona sövüp sayma cesaretini bulmuşuz ama diğerlerine hesap sormayı gözümüz yememiş.

Oysa niye “Kıbrıs sorunu 1974’den sonra başladı, Türkiye 1974’de geldi, adayı işgal etti” diyenlerin yalan söylediğini haykırmıyoruz Rum yanlısı devletlere?

Niye sormuyoruz, iki yaşındaki çocuğun suçu neydi, Türkiye gelmeseydi Kıbrıslı Türklerin hali ne olurdu diye?

Niye geçen haftalarda, ellerine taş verdiği öğrencileriyle birlikte Lokmacı Kapısı’ndan geçerek, Türk tarafına taş yağdıran öğretmenin haberi adamakıllı yer bulmuyor medyamızda?

Niye biz hakkımızı arayamıyoruz?

Kuyudan çıkarılan çocukların resmi niçin dünya medyasına, AB’ye, ABD’ye, BM’ye servis edilmiyor, niye anlatamıyoruz Kıbrıs sorununun 1974’de başlamadığını.

 

Niye, Rum Lider Nikos Anastasiadis’in "Türk askeri Kıbrıs'tan çekilmezse çözüm olmaz" sözlerine karşın, kalıntıları yıllar sonra kuyudan çıkarılan 7 kişilik aileyi örnek vererek, “senin fikrin de, zikrin de değişmedi, neyine güveneyim. Türkiye geldikten sonra Kıbrıs Türk halkı huzur buldu” diyemiyoruz?

Önümüzde Kıbrıs, Bosna, Ukrayna vs. dururken neyine güveniyoruz bunların, neyine güveniyoruz AB’nin? Niye söylemiyoruz Anastasiadis ve sadık tebaları olan devletlere bu ailenin kuyuya atıldığı dönemde Albay Peters komutasındaki İngiliz Birliği Barış Gücü olarak görev yaptığını, BM’nin 4 Mart 1964’te aldığı 181 no’lu kararla 1964’ün Mayıs’ında Barış Gücü’nün temelli geldiğini, o soykırım ve katliamların yaşandığı dönemde, yani 1974’e kadar Barış Gücü’nün Kıbrıs’ta olduğunu (halen burada), BM Barış Gücü’nün katliamlara göz yumduğunu?

Niye sessiziz bu kadar?