Ana Sayfa | Yurdagül Beyoğlu Atun

Yaşlı ve yalnız olmak

yurdagül beyoğlu


Yurdagül Beyoğlu Atun

Çocuğun adını koyma vakti. Gün mü ağarıyor, karanlık mı bastırıyor! 

Bence karanlık bastırıyor, hem de en siyahından.

Karamsarlığıma sebep çok.

Belli ülkülerden arınmış, tencerede pişirip kapağında yiyen, bencil bir toplum olmamızdı istedikleri, olduk. 

Onca işime rağmen beni klavyenin başına oturtan bir gazete haberi.

Karamsar girişime sebep de, tüketmek için daha çok körleşen, sınıfsal sıçrama yaptığını sandıkça kendinden ve değerlerinden uzaklaşan bir topluma dönüştüğümüz gibi, bunu normalleştirmemiz.

Haberin konusu İtalya’da geçiyor. İtalya’da yaşlı bir çiftin çığlık çığlığa ağlamalarını duyanlar olayı polise bildirmiş, polis, soygun veya kavgaya müdahale edeceklerini düşünürken bir yalnızlık hikayesiyle karşılaşmış. 94 ve 89 yaşlarındaki çiftin yalnızlıktan ağladıklarını öğrenince de kendilerine makarna yapmışlar, sohbet etmişler.

İçim burkuldu okuyunca. Şimdi “onlar Avrupalı, bizde böyle şeyler olmaz” demeyin, aynısı oluyor.

Geçen ay Antalya’da yaşadık bu olayın benzerini. Bir alışveriş merkezinde bir şeyler içerken yanımıza 75-80 yaşlarında bir kadın geldi. Giyimi, kuşamı, saçı, başı, konuşması sön derece düzgün bir hanım.

“Oturabilir miyim” dedi. “Tabi ki…” deyince ikiletmedi. Alışveriş merkezinin plazasında oturuyormuş. Çocuklu yalnızlardan bir kadın. Oturduğumuz dükkanın sahibi tanıyor, orada yiyip, orada içiyor zira para var, evde bir tas çorba hazırlayacak kimsesi yok. Çocukluğundan başladı, eşini anlattı, annesini, babasını anlattı, çocuklarını anlattı, yaşamını anlattı… O anlattı, biz dinledik…

“Özür dilerim, çok konuştum ama o kadar yalnızım ki çok iyi geldiniz bana” dedi. 

Alışveriş merkezi kapanmak üzereyken ayrıldık. Ayrılmadan evini tarif etti, beklediğini söyledi.

İçim sızladı, Kıbrıs’ta çok rastladığım halde ilk defa böyle bir olaya şahit oluyormuşçasına şaşırdı, reddetti yüreğim.

Oysa malını mülkünü evlatlarına verdikten sonra o evlatların mehel gördüğü bir göz odada, -oda da sayılmaz, kömürlükte- yaşayan kaç yaşlı gördüm burada…

Ve kendisi anne babasına hesap vermediği halde, anne babasından hesap soran;

Anne babayı eleştirme hakkı bulan;

Anne babasını azarlayan evlatlar…

Babamız kaşını çatsa korkardık. Tam tersi, çocuklar kaşını çatsa anne baba korkar duruma geldi. “Anne babası hayattayken hayır duasını almayanın burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün” diyen peygamberin ümmetinden bahsediyoruz. Allahtan sonra ana babaya hürmeti öneren bir dinin mensuplarından!

Kimse kızmasın, denklem basit. Para arttıkça insanlık azalıyor. Para arttıkça megalomani artıyor, para arttıkça değerler anlamsızlaşıyor. Para arttıkça kişiler hükmünü yitiriyor. Para arttıkça insanlar meta olarak görülmeye başlanıyor. Para arttıkça gücün arttığı yanılgısına düşülüyor ve para arttıkça insanlar kendini tanrılaştırıyor. 

Parayla sınıfsal bir sıçrama da beraberinde geliyor ama her sıçrayış, içinden çıkılan fikri zemini bir kenara itme, büyüklenme, mevcudun dışındaki ters yönlere yönelme vesilesi oluyor. İşte bu ters yönde ilerleyiş de, günümüzdeki milli, manevi kaosun asıl akslarından birini oluşturuyor.

Ne garip ki, farklı kültürler, farklı siyasi görüşlerden ötürü bir noktada buluşması imkansız görünen bu katmanlar, bu dejenerasyonda aynılaşma eğilimi gösteriyor.

İtalya’sı da aynı, İngiltere’si de, Amerika’sı da, İran’ı da….Menfaatlerin yan yana getirdiği insan kalabalığı…

Birileri  ‘parayı tanrılaştırıp’, anayı babayı bir yük olarak beyinlerimize işlerken, diğer bölümü, meyvelerini toplamaya başlıyor.

Kırık, dökük, nesepsiz, köksüz, bayramda 30 kişilik sofraları görmemiş, ramazanda akrabalarıyla oruç açmamış, anne baba hakkı nedir bilmeyen, Allahtan korkup kuldan utanmayan bir neslin kırılganlığından medet umanların bugün kazandıkları zaferde bizim de payımız var.

Dini, milli, manevi olan her şeye diş bilemeyi hüner edinmiş güruhun değirmenine su taşıdık bizler de…

Karamsarlığım; bu yüzden işte. Normalleştirmekle kalmadık, içselleştirdik, hayatımıza yerleştirdik bu kınanası hali.

Çepçekirdek ailemizle ana babadan kalan malikânelerimizde mutlu günler geçirirken, boş vakitlerimizde –dahi- ana babayı arama lütfunda bulunmuyor, vefasızlığımıza kılıflar arıyoruz.

 

Ve aslında kendi kaderimizi çiziyor, geleceğimizi şekillendiriyoruz.